HABERLER

Soydaşlarımız Ukrayna adına savaşmak istiyor

KİEV (QHA) – Ukrayna vatandaşlarının yanı sıra Kazakistan ve Azerbaycan vatandaşları da Ukrayna’nın güneydoğusunda teröristlerle mücadele etmek...

“Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi” Sona Erdi

  “Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi” Sona Erdi Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, “Bilgelerimizin bize çizdiği yol ve...

Davutoğlu: Allah bu 3 Türk bayrağını..!

    Türkiye, Azerbaycan ve Türkmenistan Dışişleri Bakanları üçlü toplantısına katılmak üzere Azerbaycan’a gelen Dışişleri Bakanı Ahmet...

Türkiye’den tazminat çıkışı

  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, AİHM’in Kıbrıs kararı için ”AİHM verdiği bu kararla yetkisini aşmıştır, tazminat ödemeyeceğiz.”...

Uluslararası Tıbb-ı Nebevi Kongresi 2014

  Türkiye’de Geleneksel Tıp uygulamalarının yasal düzenlemelerinin hazrılanmasıyla başlayan süreçte Muhder’in düzenlediği Uluslararası Tıbb-ı Nebevi Kongresi ile...

Pakistan: Türkiye bizim için kardeşten de öte

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Azerbaycan  Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ATAK’i iceliyor ——————————————-Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Rana Tanveer Hüseyin, Türkiye...

TÜRKİSTAN ŞUURU

Muhammed Sâlih

Hazırlayan
Şuayip KARAKAŞ

SÖZ BAŞI

1970′li yıllarda önce şair olarak tanınan Muhammed Sâlih, çağdaş Özbek şiirinin önemli temsilcilerinden biridir. Şiirlerini 5. Fasıl (1977), Ak Köylekler (1980), Kudugdagi Ay (1980), Velfecr (1983), Şeffaf Üy (1985), Âlıs Tebessüm Sâyesi (1986), Tünggi Teşbehler (1987) ve Arzu Fukarası (1989) adlı kitaplarda toplamıştır.
Muhammed Sâlih, 1985′ten sonra, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla neticelenen “yeniden yapılanma” yıllarında, bütün kalem sahipleri gibi siyasî ve sosyal konularla ilgilenmeye başlamış, çeşitli gazete ve dergilerde sistemi sorgulayan cesur yazılar neşretmiştir. Özbekistan’da Rus idaresine karşı kaleme alınan ve aydın çevrelerde geniş yankılar uyandıran bu ilk itiraz yazılarının bir kısmı, Közi Tiyren Derd (1990) adlı kitapta toplanmıştır. 1990′dan sonra, “müstakillik” yıllarında yazdığı yazıları ise, daha önce kaleme aldığı bazı yazılarla birlikte Ikrar (1985) kitabında bir araya getirilmiştir. Yazarın Devlet Sırları (1992) adlı risalesinde ise, nesir hâlinde kaleme aldığı siyasî hiciv yazıları bulunmaktadır.
Muhammed Sâlih’in tercüme ve aktarma eserleri de bulunmaktadır. Muasır Fransız Şe’riyatıdan Örnekler (1981) ile Franz Kafka Hikâyeleri (1982)’ni Rusçadan Özbek Türkçesine tercüme etmiştir. Türkçilik Esasları (1986), Dede Korkudun Kitabı (1987) ve Hakdın Söyler Bu Tilim (Yunus Emre Divanı’ndan Seçmeler) (1991) adlı eserleri, Türkiye Türkçesinden Özbek Türkçesine aktarmıştır.
Muhammed Sâlih, bütün yazılarında, Türkistan Türklerinin 20. yüzyıldaki macerasını, millî bakış açısıyla değerlendirmektedir. Böylece, Sovyet sisteminin fert ve millet üzerindeki siyasî, sosyal, kültürel ve psikolojik tesirlerini tesbit etmektedir. Sistemin, kendi içinden gelen ve sanatkâr, fikir adamlığı ve siyasetçi kimliğini hâiz bulunan bir aydın tarafından sorgulanması, elbette çok önemlidir. Bizzat yazarı tarafından seçilen bu kitaptaki yazılar, Sovyet sisteminin, “demir perde” dışında propaganda edildiğinden çok farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Muhammed Sâlih’in değerlendirmeleri ve verdiği bilgiler, yetmiş yıl boyunca “dünya cenneti” olarak takdim edilen Sovyet sisteminin, aslında içeride korkuya, dışarıda yalana dayanan Rus sömürme ve söndürme siyasetinden başka bir şey olmadığını, bariz bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Kitap, yazıların kaleme alındığı tarih sırasına göre kronolojik olarak tertip edilmiştir. Maksadımız, edebî, fikrî ve siyasî bir şahsiyet olan Muhammed Sâlih’in kaleminden, Özbek Türklerinin siyasî, sosyal ve kültürel hayatı hakkında Türkiye Türklerinin sahip olduğu bilgi ve kanaatlere katkıda bulunmaktır.
Dr. Şuayip Karakaş
Ankara, Nisan-2006

MUHAMMED SÂLİH’İN MAKALELERİ HAKKINDA

Muhammed Sâlih, birkaçı hariç, “Közi Tiyren Derd” (Taşkent-1990) ve “Ikrar” (Taşkent-1995) adlı eserlerinden aktardığımız bu yazılarında, fikir adamı, sanatkâr ve bir siyasetçi olarak birbirinden farklı konulara yer vermiştir. Onun, yazılarında çeşitli vesilelerle ele aldığı konuları sanat, dil, 20. yüzyıl Özbek edebiyatı, eğitim, Sovyet ideolojisi, Türkistan şuuru, Türk kuşağı, pamuk mono-kültürü, ekolojik bozulma, sağlık ve nüfus plânlaması şeklinde hülâsa edebiliriz.
Konu itibariyle birbirinden çok farklı görünmekle birlikte, bu yazıların tamamını “Özbek Türklerinin 20. yüzyıldaki macerası” genel başlığı altında değerlendirmek de mümkündür. Burada, Muhammed Sâlih’in yazıları, kolay nüfuz edebilmek maksadıyla yukarıdaki sıraya göre müstakil başlıklar altında değerlendirilecektir.

SANAT
Muhammed Sâlih, bu kitaba dâhil edilen birkaç makalesinde, şiir ve sanat hakkındaki görüşlerini açıklamaktadır. Ancak bu makalelerden sadece bir tanesi doğrudan sanata tahsis edilmiştir. 1988 yılında Moskova’da, Sovyet Yazarlar Birliği’nin toplantısında tebliğ olarak okunan söz konusu yazısında Muhammed Sâlih, şiirin Sovyet edebiyatında da, Batı edebiyatında da “buhran devrini” yaşadığını, çökmekte olduğunu ifade etmektedir. Haberleşme vasıtalarının gelişmiş olması veya sanat olarak son derecede basitleşmiş olması sebebiyle şiir, popüler bir sanat hâline gelmiştir. Şiir, diğer bir ifadeyle seviyesini kaybederek “halkın basit idrâkine” boyun eğmiştir. Hâlbuki “vaktiyle şairler, velîlerle yarış” etmişlerdi. Bugün ise şair “sokak şarkıcılarıyla” rekabet etmektedir. Muhammed Sâlih, bu tespitini izah etmek üzere, “bütün Türk topluluklarının” büyük şairi Ali Şîr Nevâî ile bugünkü Özbek şairlerinden Abdullah Âripov’u örnek göstermektedir. Abdullah Âripov’un şiirlerine itibar edenlerin sayısı, Nevâî’ye hayran olanlardan daha fazladır.
Bu yazısında sanatkâr hüviyetiyle karşımıza çıkan Muhammed Sâlih, şiiri bir masal kuşuna benzetmektedir. Şiirin, zaman zaman asıl mekânı olan yüksek zirvelerden inerek “insanların idrâkine tohumlarını serptikten sonra” tekrar kendi yurduna dönmesi icab etmektedir. Böylece onun insanların arkasından değil, bilâkis insanların onun arkasından koşması gerekmektedir. Ancak bu sanat kuşu, kendi mekânı olan zirvelerden ebediyen aşağıya inmiş gibidir. Artık insanlarla beraber aşağılarda yaşamaktadır. Tekrar asıl mekânına dönecek takati de kalmamıştır. İçine düştüğü bu acıklı hâle, şiir kendisi de gülmektedir. Muhammed Sâlih, bugün “dünya şiirinin sihri”ni kaybettiğine inanmaktadır.
Yazar, Nevâî’nin bir beyti ile Franz Kafka’nın “Açlık Şampiyonu” adlı hikâyesini hatırlatarak artık gerçek sanatkârı takdir edecek idrâk sahiplerinin bulunmadığından şikâyet eder. Halkın idrâkine hitap etmek düşüncesi, şairi sanatkâr kimliğinden uzaklaştırmış; bu da sanat ruhunun kaybolmasına yol açmıştır. Muhammed Sâlih, yazısının sonunda Alman filozofu Friedrich Nietzsche’nin fikrine iştirak ederek sanatkârın kalabalığın idrâkine boyun eğmemesi gerektiğini belirtir. Yazar, “Közi Tiyren Derd” adlı yazısında da şiirin, okuyucunun sanat zevki dikkate alınarak yazılmayacağını belirterek “hakiki şiir, anlaşılır olmak için kendi zirvesinden aşağı inmez, okuyucunun kendisi çıksın”, demektedir.
“Özbekistan Edebiyatı ve San’atı” gazetesi muhabiriyle olan mülâkatında da, sanatkârın sadece kendi vicdanına karşı sorumlu olduğunu ifade eder. Aynı mülâkatta, “saf sanat arzusu”nun, “gözü sanattan başka bir şey görmeyen” genç sanatkârlar için bir zaruret olduğunu, hatta bir dönem kendisinin de şair olarak aynı kanaate sahip bulunduğunu söyler. Ancak sanatkâr, hayatı tanıdıkça saf sanat ruhuna uygun yaşayamayacağını anlar.
Yazar, aynı ifade içinde, “şahsî garez, şahsî sevgi veya nefret”in, “şahsî gayeye hizmet eden her şey”in, sanat için yabancı unsur olduğunu belirtir. Ayrıca, “fikri herkese eşit şekilde hissettirmeye, duyurmaya çalışmak gayreti” de, sanata zarar verir. Herkesin idrâkine hitap edebilen bir afişle, Behzad’ın minyatürü arasındaki farkı, unutmamak lâzımdır. Bu ifadeler, bize, sanatkârın sanat endişesini daima muhafaza etmesi, fakat içinde yaşadığı topluma da bîgâne kalması gerektiğini telkin etmektedir.
Muhammed Sâlih, hayat hikâyesini anlatırken, dinî terbiyeden mahrum bırakılan insanların devamlı bir arayış içinde olduklarını söylüyor. Herkes gibi kendisi de iltica edecek, dayanacak bir varlığa ihtiyaç hissetmektedir. Kendisi gibi boşluk hissine kapılan şairler için şiir, bir arayış vasıtasıdır. “Şiir, arayış ıztırabından yorulup bıkmamak için bir teneffüs”tür. Zira, şiirin dışında “hudutsuz ve insanın kalbini dehşete düşüren bir boşluk” bulunmaktadır. Bu boşluk, her şeyden çok sevilen dünyadır; maddî hayattır.

DİL
Muhammed Sâlih, “Dil tabiattır, dil şahsiyettir, dil damarımızda akan kandır. Ben dile, ana dilimize inanıyorum. Dilin kendi tabiî kudreti, bizi kendine râm edecek ve Garb’a veya Şimâl’e olan her türlü taklit felâketinden kurtaracaktır.” diyor. Ancak hayatî önemi hâiz bulunan dil, kendi yurdunda resmî dil olarak kullanılmamaktadır. Resmî dil, Rusçadır. Bu, Sovyet döneminde takip edilen eritme siyasetinin temel unsurudur. Özbek Türkçesinin eğitimden çıkarılması ve alfabe değişiklikleri gibi uygulamalar da yine aynı siyasetin diğer unsurlarıdır.
Muhammed Sâlih, bu uygulamalardan rahatsızlık duymakta ve bu konudaki düşüncelerini açıkça ifade etmektedir. Özbekistan’ın etnik yapısı da takip edilen dil siyasetinin yanlışlığını gözler önüne sermektedir. Yazar, mücadeleci tavrını ortaya koyarak bu meseleyle yakından ilgilenir. Dil komisyonu başkanı Erkin Yusupov’a hitaben yazdığı açık mektupta, bütün Sovyetler Birliği’ni saran hürriyet ve istiklâl ortamında, Özbek Türkçesinin, devletin resmî dili olarak kabul edilmesinin şart olduğunu belirterek “dilimizle gönlümüzü birleştirelim”, diyor. Bu konudaki haklılığını ifade etmek için de Özbekistan’daki nüfus yapısını gösteren rakamları açıklıyor. Buna göre, “Özbekistan nüfusunun % 72′si Özbeklerden, % 13′ü Rusça konuşanlardan, % 4′ü Taciklerden, geri kalan kısmı ise diğer Türk boylarından meydana gelmektedir.” Burada, genel nüfusun % 13′ünü meydana getiren Rusça konuşan grubun tamamının Ruslardan ibaret olmadığını da dikkatlerden uzak tutmamak lâzımdır. Yazar mektubunda, Özbek dilinin % 13′e kurban edilemeyeceğini belirterek “eğer bu oran % 25 veya % 40 bile olsaydı, biz kendi dilimizin kendi vatanımızda, kendi devletimizin resmî dili olmasını yine talep ederdik.” diyor.
Muhammed Sâlih başka bir yazıda da, anayasada yer alan “denklik” prensibini hatırlatarak Özbekistan’da Rusça öğrenmenin teşvik edildiğini, fakat buna mukabil Özbek dilinin hiç kâle alınmadığını belirtmektedir. Meselâ Rus okullarında eğitim gören Özbek çocukları, kendi dillerinde “ekmek, ver, para” gibi kelimelerden başka bir şey bilmemektedir. Rusça hakkında devamlı konferanslar, toplantılar tertip edilmekte, fakat Özbek dilinin durumunu değerlendirmek üzere hiçbir faaliyette bulunulmamaktadır.
Yazar, mankurtluk ideolojisine cevap vermek üzere kaleme aldığı yazısında, Özbeklerin, Türk milletinin bir parçası olduğunu izah ederken dil ortaklığını, sağlam delillerden biri olarak gösterir. Özbek ilim adamlarının, “Özbek dili, saf Türk dili değildir; Türkçenin tesiri altında teşekkül etmiş yeni bir dildir.” iddialarını, Ali Şîr Nevâî’nin şu çok meşhur olmuş;
“Türk nazmıda çü min tartıb alem,
Eyledim ul memleketni yek-kalem.”
beytiyle karşılar.
Yazar, bugünkü Özbek dilini, Türk dilinin merkezi olarak görür. Onun bilgilerine göre, “bugünkü Kazak ve Kırgız dilleri, Kıpçak lehçesine dayanmaktadır. Türkmen, Azerî ve Türkiye Türklerinin dilleri, Oğuz lehçesine; Uygurların dili Karluk lehçesine dayanmaktadır. Bugünkü Özbek dilinin temelinde ise, bu üç lehçenin hepsi mevcuttur.”
Aynı yazıda, Özbek Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasındaki yakınlıktan da bahsedilir. Yazar, hiç Türkiye’ye gelmediği hâlde Türkiye Türkçesiyle şiirler yazan Abdülhamid Süleyman Çolpan’ın eserlerini örnek göstererek iki şive arasındaki farkın, “sadece telâffuzdan ve yeni türetilen kelime ve terimlerden” ibaret olduğunu belirtir. Bu cevap yazısında, Kiril alfabesinin Özbek şivesine olan menfî tesirleri de hatırlatılır. Yazarın tesbitine göre, Kiril alfabesi, bilhassa Türkçenin sesli uyumuna tesir ederek büyük tahribata yol açmıştır.
Muhammed Sâlih’in dil bahsine dair kaleme aldığı en önemli yazısı, hiç şüphesiz alfabe meselesine tahsis ettiği makalesidir. Son beş-altı yıldan beri bütün Türk dünyasında bu meseleye dair yürütülen ilmî çalışmalar ve toplantılar, bazı ortak kararlar alınmış olmakla birlikte sonuç itibariyle henüz hedefine ulaşamamıştır. Aynı dilin farklı alfabelerle yazılması, sadece Türk dünyasına ait üzüntü verici bir durumdur. İmlâsı ve alfabesi, yetmiş yıl içinde bu kadar parçalanmış, birbirine yabancılaştırılmış başka bir millet, insanlık tarihinde görülmemiştir. Bu, Rus Sovyet imparatorluğunun, Türk yurtlarını sömürmek uğrunda hangi usûlleri tatbik ettiğini göstermesi bakımından çok mühim bir örnektir.
Bugün kültür kelimesinin müteradifi hâline gelen dilin, alfabe girdabından mutlaka kurtarılması lâzımdır. Rusça, Rus Sovyet imparatorluğunda yaşamak zorunda kalan milletlerin zihinlerine vurulmuş prangadan başka bir şey değildir. Sovyet toplulukları, imparatorluk dağılırken, Ruslardan ayrı milletler olduklarını, dilleriyle bütün dünyaya ilân ve ispat ettiler.
Yeni “birlik”lerin kurulmaya çalışıldığı günümüzde, Türk topluluklarının da birbirlerine yakınlaşması, toparlanması tabiîdir. Bir asra yaklaşan bir zamandan beri devam ettirmek zorunda kaldıkları imlâ ve alfabe farklılıklarını bir yana bırakarak müşterek bir noktada birleşmek istemeleri, Türk topluluklarının en tabiî hakkıdır.
Muhammed Sâlih, 1994 yılında kaleme aldığı yazısında, alfabe meselesi hakkındaki görüşlerini izah ederken iki husus üzerinde durmaktadır:
1. Yeni alfabe, Türkçedeki sesleri ifade etmeye elverişli olmalıdır.
2. Yeni alfabe, farklı şiveleri birbirlerine yakınlaştıracak bir vasıta özelliği taşımalıdır. Yani müşterek bir alfabe olmalıdır.
Muhammed Sâlih, alfabe değişikliğinin, “çok büyük maddî harcamaları ve teknik yenilikleri icap ettirmesi”ne rağmen bir “zaruret” olduğunu düşünmektedir. Zira kullanılmakta olan Kiril alfabesi, Özbek Türkçesindeki mevcut sesleri karşılamaktan âcizdir; bütün ünlüleri ifade edememektedir.
Yazıda, ünlü meselesinin, aslında sadece bugüne ait bir problem olmadığı ve Arap alfabesinin kabulünden beri devam ettiği bildirilmektedir. Çünkü Arap alfabesinde de, Kiril alfabesi gibi Türkçedeki ünlüleri ifade edebilecek işaretler bulunmamaktadır. Bu sebeple Babür Şah, Arap alfabesini ıslah etmek istemiş ve dinî çevreler tarafından hoş karşılanmayan “Hatt-ı Babürîyi hazırlamıştır. Ancak Kiril dönemi, Özbek Türkçesinin en karanlık devrine tekabül etmektedir. Çünkü Kiril alfabesi, Özbek şivesini, diğer Türk şivelerinden uzaklaştırmıştır. Bu alfabenin kullanıldığı dönemde, aynı dile sahip Türk toplulukları, “birbirlerinin yazdıklarını okuyamaz ve konuşulanları da zor anlayabilir hâle” gelmiştir.
1917 Ekim ihtilâlinden sonra Taşkent ve Fergana vadisi ağızları, yeni Özbekçenin edebî dili olarak kabul edilmiştir. Bu ağızlarda Farsça kelimeler, diğer ağızlara nisbetle daha çok kullanılmaktadır. Bu tespit, Özbek Türkçesinin telâffuzuna menfî surette tesir etmiştir. Bugün bazı Özbek dilcileri, bu telâffuz farklılığını ve bunun sebep olduğu ünlü problemini, Özbek şivesinin tekâmülü olarak değerlendirmektedirler. Dilin âhengini bozan bu tahribat, Sovyet döneminde takip edilen dil politikasının tabiî bir sonucudur.
Muhammed Sâlih, Türk cumhuriyetlerinin “alfabelerini yakınlaştırmaya çalıştıkları bir zamanda”, Özbek dilcilerinin eski politik mülâhazalarla Lâtin karakterli yeni bir alfabe hazırladıklarını haber veriyor. İlmî temeli bulunmayan bu yeni alfabe, Rusçadaki “ts” gibi çok özel sesleri karşılamasına rağmen, Türkçedeki ünlülerin tamamını karşılamaktan uzaktır; dolayısıyla “Kiril alfabesinden daha beter” bir alfabedir.

20. YÜZYIL ÖZBEK EDEBİYATI
Muhammed Sâlih’in yazılarında, 20. yüzyıl Özbek edebiyatı hakkında geniş bilgi ve değerlendirmeler bulunmaktadır. Fakat o, şair ve yazar olmakla birlikte bir edebiyat tarihçisi değildir. Yazılarını da Özbek edebiyatı tarihini ortaya koymak için kaleme almamıştır. Sadece farklı sebeplerle kaleme aldığı yazılarında, edebiyat tarihini ilgilendiren bilgi ve değerlendirmelerini de ifade etmiştir. Matbuat ve sanat çevrelerinde bulunması sebebiyle kendi devri hakkında verdiği bilgiler, diğerlerine nazaran elbette daha büyük bir öneme sahiptir. Çok dağınık hâlde bulunan Özbek edebiyatı bilgileri, Cedit döneminden başlayarak kronolojik sıra içinde tesbit edilmiştir.
Özbek Cedit edebiyatı, 19. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye, Kırım, Kazan ve Kafkasya’da başlayan ve giderek bütün Türk dünyasını etkisi altına alan millî uyanış hareketinin sonucu olarak 20. yüzyılın başlarında doğmuş yeni bir edebiyattır. Bütün Türk yurtlarında olduğu gibi Türkistan’da da Usûl-i -Cedit mekteplerinin açılması, Rusya’ya meşrutiyet idaresini getiren 1905 ihtilâlinden sonra gazete ve dergicilik faaliyetlerinin başlaması, Ceditçiler Tôdesi, Yaş Buharalılar, Yaş Hiveliler gibi millî karakterli aydın derneklerinin kurulması, Rusya Müslümanları Kongreleri, Müslüman İttifakı Partisinin faaliyetleri ve bütün Türk dünyasında hızla cereyan eden kültürel münasebetler, Türkistan’da da aksini bulmuş, Mahmudhoca Behbudî, Münevver Kaarî, Abdullah Avlânî, Abdurrauf Fıtrat, Hamza Hekimzâde Niyazî, Abdülhamid Süleyman Çolpan, Abdullah Kâdirî gibi şahsiyetlerin temsil ettikleri yeni bir edebiyat teşekkül etmiştir.
Milleti cehaletten kurtarmak, millî birliği sağlamak ve istiklâl için mücadele etmek, Ceditçilerin yegâne arzusudur. Bu dönem şair ve yazarları, bu yolda eserler vermişlerdir. Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerden kurtarılan sade lisanla, aruzun yanında hece vezniyle millî konulan terennüm etmek, bu edebiyatın en mühim özelliğidir. Aynı dönemde Türkiye’de teşekkül eden Millî edebiyat cereyanı ile Türkistan’daki Cedit edebiyatı arasında dil, şekil ve muhteva bakımından tam bir paralellik bulunmaktadır.
Edebiyat tarihi ile meşgul olanlar, 20. yüzyıl Özbek edebiyatını değerlendirirken Ceditçilik hareketinin 1929 yılında sona erdiğine dikkat çekiyorlar. 1924 yılında Sovyet İttifakı kurulmuş, 1926′dan itibaren Rus Sovyet idaresini kabul etmeyen şair ve yazarlar baskı altına alınmıştır. Bu yıllarda bir kısım şair ve yazarlar hapis cezalarına çarptırılır. Sovyet idaresi, 1929 yılında Türkistan üzerinde hâkimiyet kurunca, Ceditçi şair ve yazarların edebî faaliyetlerde bulunmaları yasaklanır. Bu tarihten sonra Ceditçilere hayat hakkı tanınmaz. 1930′lu yıllarda Ceditçiler yok edilmeye başlanır. İlk olarak 1931 yılında Münevver Kaarî öldürülmüştür.
Bu dönemde sadece Sovyet ideolojisine hizmet eden şair ve yazarlara hayat hakkı tanınmış, millî karakterde eserler veren Ceditçiler ise “halk düşmanı” ilân edilerek öldürülmüştür.
Muhammed Sâlih; Abdülhamid Süleyman Çolpan, Mahmudhoca Behbudî, Münevver Kaarî, Abdurrauf Fıtrat gibi Ceditçi şair ve yazarların 1920′li yıllarda, “Özbeklerin, ulu Türk ağacının büyük bir kolu olduğunu” söyleyerek “Rus sömürgecilerinin” Türk topluluklarını ayrı ayrı milletler hâlinde taksim etmek politikasına karşı çıktıkları için “Pantürkist” olmakla suçlandıklarını ve “buna yaraşır şekilde” cezalandırıldıklarını, yani öldürüldüklerini kaydetmektedir.
Muhammed Sâlih, “halkların babası” olarak takdim edilen Stalin’in, ihtilâlin yirminci yıldönümü kutlamalarına şanına lâyık bir armağanla geldiğini söyleyerek “memleketimizin gülleri sayılan aydınları kurbanlık olarak getirdi”, diyor. Yazının devamında, “Muhbirler, hainler, bayram sofrası etrafında pervane olmaya başladılar. Kasaplar bıçaklarını bileyerek kendilerine verilen emri yerine getirmeye çalıştılar. 1937 yılı, Stalin katliamının sabahı yaklaşmaktaydı. Çolpan’ın bir milliyetçi olarak ilk kafilede ölüme mahkûm edilmesi muhakkaktı. Abdullah Kâdirî de aynı şekilde… Fıtrat da bundan müstesna değildi deniliyor. Öldürülen şair ve yazarların eserleri de aynı âkıbete uğramıştır. Muhammed Sâlih, büyük şair Süleyman Çolpan’dan bahsederken, onun “Keçe ve Kündüz” romanının birinci kısmının şairin sağlığında tefrika edildiğini, fakat ikinci kısım olan “Kündüz”ün ise Çolpan’ın kabri gibi nerede olduğunun hâlâ bilinmediğini söylüyor. Ceditçilerin eserlerini okumak ve neşretmek yasaklanmıştır. Eserler, sahiplerinin isimleriyle birlikte edebiyat tarihlerinden çıkarılarak unutturulmak istenmiştir. Ceditçiler, öldürüldükten yaklaşık yirmi yıl sonra, 1956′da aklanmışlar, haksız yere katledildikleri devlet tarafından ilân edilmiştir. Aynı şekilde, eserler üzerindeki yasak da kaldırılmıştır. Buna rağmen sadece Abdullah Kâdirî’nin “Ötgen Künler” romanı, millî birlikten bahsolunan kısımları çıkartılarak yayımlanabilmiştir. Mahmudhoca Behbudî, Abdurrauf Fıtrat, Süleyman Çolpan gibi şair ve yazarların eserleri ise, Muhammed Sâlih’in makalesini yazdığı 1988 yılma kadar hiç yayımlanmamıştır. Muhammed Sâlih, Ceditçiler hakkında hüküm verirken, “1920′lerin edebiyatını, onlar olmadan tasavvur etmek mümkün değildir,” diyor ve eserler üzerindeki yasağın devam etmesini de “tarih karşısında duyulan korku” olarak değerlendiriyor.
Muhammed Sâlih, başka bir yazısında da millî bir hareket olarak değerlendirdiği Basmacılık isyanı bastırıldıktan sonra Türkistan’daki siyasî ve sosyal hayatın derin bir sessizliğe gömüldüğünü kaydediyor. Böylece millî ideal, “hareket hâlinden fikir âlemine” çekilmiş, diğer bir ifadeyle “edebiyat ve sanat örtüsüne” bürünmüştür. Millî fikirler, edebiyat ve sanat “örtüsü” altında ifade edilmiştir. Bu usûl, Cedit edebiyatının cebir ve katliamlarla nihayete erdirilmesinden sonra da devam etmiştir. Yazar, Maksud Şeyhzâde, Gafur Gulam ve Mirtemir’in eserlerini buna örnek göstermektedir. Millî fikirleri müphem sûrette ifade etme usûlü, aslında Sovyet idaresi altında meydana getirilen bütün sanat eserlerinin en büyük ortak özelliğidir.
Yazar, diğer bir yazısında, başkasına ve kendisine ihanet etmeyen vicdan sahibi her yazarın, “şahsge sığınış” (şahsa tapınma) denilen Stalin devrinde, ya “kozmopolit” sayıldığını veya “halk düşmanı” ilân edildiğini belirterek Mirzakalan İsmailî’yi buna örnek gösteriyor. Muhammed Sâlih’in “hakiki halk yazarı” olarak takdir ettiği Mirzakalan İsmailî, İkinci Dünya Savaşından döndükten sonra yazdığı bir hikâyesinde, Almanların, tramvaya binerken yanındakine yol vermek nezaketini gösteren bir millet olduğunu anlatır. Ancak yazar, bu hikâyesi için ağır bir bedel ödemek zorunda kalır; kozmopolit olmakla suçlanır ve hapsedilir. Muhammed Sâlih, Mirzakalan İsmailî’nin cezalandırılmasına, onun en büyük eseri olan “Fergana Tang Atgunçe” romanının edebî çevreler tarafından lâyık olduğu şekilde değerlendirilmemesine ve en önemlisi edebiyattan uzaklaştırılmasına asıl sebep olarak Stalin devrinin icaplarından olan “kasidebazlığa” itibar etmemesini gösterir.
Muhammed Sâlih, Sovyet edebiyatını değerlendirirken Stalin’in her şeyi alt üst ederek manevî değerleri siyasî ideolojinin emrine verdiğini söylüyor. Bu ideolojide muhbirlik, vatanperverlik sayılmakta, karşı çıkanlar ise vatan haini ilân edilmektedir. Bu manevî çöküş, elbette edebiyatta da kendisini gösterecektir. Yazar, Cedit edebiyatının yerine ikâme edilen Sovyet edebiyatının temel esprisini şöyle açıklıyor: “Edebiyat nazariyecileri, ‘şeklen millî, ruhen sosyalist’ kanununu icat ettiler. Hayat, bütün hâlinde bir mucizedir. Onu geçici bir siyasî ideolojinin emri altına sokmak için ‘şekil’ ve ‘ruh’ diye parçalamak, gülünç olur. Elbette Stalinci edebiyatçılar bundan daha ‘gülünç’ bir terim bulabilirlerdi. Ancak bu ‘şekil’ ve ‘ruh’ tarzındaki parçalanma da kâfi derecede gülünçtü. Fakat buna gülmeye cür’et edebilenlerin sayısı, o devirde çok azdı.
Stalin, 1953 yılında ölür. 1956 yılında toplanan Komünist Partisinin 20. kurultayında, Stalin’in katı rejimi şiddetli bir şekilde tenkit edilir. Bunun tabiî sonucu olarak hayatın her sahasında nisbî bir yumuşama meydana gelir. Böylece bütün Sovyetler Birliği’nde yeni bir devir başlar. Bu değişiklik, derhâl edebiyata da akseder. Ceditçilik hareketinden sonra plânlı bir şekilde söndürülmek istenen millî idealler, 1960′lı yıllarda Erkin Vâhidov, Abdullah Ârif, Çolpan Ergeş, Rauf Parfi, Aman Metçan, Abdullah Şîr gibi şairlerin eserlerinde tekrar terennüm edilmeye başlanır. Muhammed Sâlih, bu ideallerin bazen komünist sloganlarla ifade edildiğini yazıyor: “Fakat şiirleri okuyanlar, bu eserlerden kendilerine lâzım olanı alacak kadar zekiydiler. Bu eserler arasında en meşhuru, Erkin Vâhid’in 1970′li yıllarda yazdığı ‘Özbegim’ şiiridir. Yanılmıyorsam bu şiir için Erkin Bey’i defalarca KGB’ye de çağırmışlardı.
1970′li yılların başında Sovyetler Birliği’nde, 1960′lı yıllara göre daha sert bir rejim uygulanmaya başlanır. Hruşçev tarafından şiddetle tenkit edilen Stalin rejimi tekrar canlandırılır. Alexander Soljenitsin ve Andrei Saharov gibi yüzlerce liberal fikirli Rus aydını, “vatan haini” veya “halk düşmanı” ilân edilerek yurtdışına gönderilir veya hapsedilir. Bütün Sovyetler Birliği, iktisadî ve fikrî bakımdan “durgunluk batağı”na saplanır. 1956′dan beri hayata hâkim olan nisbî serbestlik, tamamen sona erer. Buna rağmen 1960′lı yıllarda Özbek edebiyatında yeniden filizlenen millî uyanış fikri, 1970′li yıllarda bilhassa şiirde varlığını yeni bir şekle bürünerek devam ettirir. Yazar, 1970′li yılların şiirinde görülen bu yeni şekli, şöyle izah ediyor: “Sosyopolitik ve açık ifadenin yerini, karmaşık şekillerden meydana getirilen kapalı ifadeler aldı. Buna biz o zaman şiirde metaforizm (istiare, mecaz) adını verdik. Metaforizm, 1970′li yılların başında artan siyasî ve sosyal baskılara karşı edebiyat tarafından kullanılan bir kalkandı. Edebiyat, canlı bir hadisedir. Varlığını her zaman koruyabilmektedir. Çünkü her zaman ve her şartta yaşayabilmenin bir yolunu bulabilmektedir. 1970′li yıllarda, şiirin kendini himaye kalkanı metaforizm idi. Metafor, yani teşbih, millî ideali saf edebiyat vasıtasıyla ifade imkânını genişletti. 1960′lı yıllar edebiyatına has ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ usûlü, artık geleneğin dışına çıkmaya başladı. Yani şiir doğrudan doğruya gelinin kendisine söylenir oldu. Elbette bu yeni şiirin dilini anlayabilmek için okuyucunun da belli bir hazırlığının olması gerekiyordu. Bundan endişeye kapılan tenkit, bir ara itiraz sesini yükseltti. Fakat, zannedildiği gibi problemler çıkmadı; okuyucu, bu şiiri anlayabilmek için hazırlığını derhâl tamamladı. Yani şiir, kısa zamanda topluma mal oldu.
Sansür idaresi bu dönemde, bütün edebî eserleri kontrole tâbi tutar. Fakat şiir öyle bir ruh kazanmıştır ki, bunları kontrol etmek ve anlamak âdeta imkânsız hâle gelmiştir. Kendisi de 1970′li yıllarda şair olarak tanınan Muhammed Salih, kontrol mekanizmasının nasıl işlediğini şöyle açıklıyor: “Fakat sansür memurlarının çoğu, kontrol ederken edebî eserleri anlamaz görünürlerdi veya hakikaten anlamazlardı. Bilhassa 1970′lerde yazılan şiirlerdeki fikrî yükselişte sadece şairlerin değil, hatta bizi hiçbir zaman sevmeyen sansür memurlarının da hizmeti vardır.
“Bu cereyanın meşru şekilde devam etmesinde elbette sansür memurları gibi muhterem tenkitçilerimizin de hizmetleri olmuştur. Tenkitçiler, o günkü şiiri izah ederken hiçbir zaman sosyal muhtevaya temas etmezler, temas ettikleri zaman da satıhta kalır ve hiçbir şey yokmuş gibi diğer hususları münakaşa ederlerdi.
Başka bir yazıda da, 1970′li yıllarda, ediplerin hangi şartlar altında nasıl eserler verdikleri, büyük şair Erkin Vâhidov’un mısraları örnek gösterilerek izah edilir: “Özbek yazarları kendi sözlerine kat kat elbiseler giydirdiler. Son on yılda sözün etrafında kurulan bu ‘inşaat’ o kadar kalınlaştı ki, onun sesi duyulmaz oldu. Biz sözü öyle sağlam bir şekilde himaye etmek zorunda kaldık ki, hatta kime karşı himaye ettiğimizi de unuttuk. ‘Zeyrek insanlar’dan korktuğumuz için biz de zeyrek olup çıktık. Her sözümüzü hakikat değil, ihtiyatkârlık terazisinde tarttık.
-Buna ihtiyaç var mıydı?
-Evet, vardı.
Parlak sloganları kendisine kalkan yaparak hücum etme fırsatı kollayan adamlar vardı: Bir samimi cümle söyleyecek olsanız, derhâl ‘idealsiz’ sayılmanız muhakkaktı. Gülmek ise ‘hakaret’ olarak değerlendirilirdi. Erkin Vâhidov’un böyle bir şiiri var:
‘Huşyar bol! Safsatabaz, nâmerdü tili bâtır,
Yakangge tahkir mühri yarlığını kadaydı.
Çet tilini örgenseng, seni kosmopolit der,
Öz tilingde sözleseng, milletçi deb ataydı.’

(Dikkatli ol! Geveze, nâmert ve boşboğaz,
Yakana hakaret damgasını basıverir.
Yabancı dili öğrenirsen, kozmopolit der,
Öz dilinde söylersen, milliyetçi deyiverir.)
Bu sebeple yazarlar evvelâ, ne söyleyeceklerini, yani neyin mümkün, neyin mümkün olmadığını bilirlerdi.
Muhammed Sâlih, diğer bir yazısında da 1970′li yıllarda millî hayallerle yaşamış olan genç bir neslin ıztırabından söz ediyor. İyiliğin, fenalığa galip geleceğine ve dünyanın müspet yönde değişeceğine inanan bu romantik nesil, bütün milleti uyandırmak düşüncesine sahiptir:
“Sözlerni yaratıb,
Ularge boysunamız bir küni.
Her kimning boynıda asılıb turar
Ma’lûm harflerden teşkillengen söz.
Deylik, ‘Ahmed!’, dese uyganmaymen men,
Uyganmaymen Taşmat!’ deb bakırsalar hem.
İsmimi bilmese mamakaldırak
Uygata almaydı meni heç kaçan.

Oylab köring endi, kançalar kıyın
Bütün halknı uygatmakçı bolgen dehâge.”

(Sözleri yaratıp,
Onlara boyun eğeriz bir gün.

Herkesin boynunda asılı durur
Malûm harflerden şekillenen söz.
Meselâ, “Ahmet!”, dense uyanmam ben,
Uyanmam “Taşmat!” diye bağırsalar da.
İsmimi bilmezse gökgürlemesi
Uyandıramaz beni hiçbir zaman.
Tasavvur edin şimdi, ne kadar müşkül
Bütün halkı uyandırmak isteyen dehâya.)
Bu düşünce, 1970′li yıllar Özbek şiirinin esasını teşkil eder. Bu sebeple Muhammed Sâlih, 1970′li yılların şiirini, “millî ve manevî şiirin başlangıcı” olarak değerlendirmektedir. Başka bir makalesinde, Abdullah Âripov’un 1960′larda ve 1970′lerin başında neşrettiği şiirleri, millî karakteri sebebiyle günün şartları içinde bir cesaret örneği olarak değerlendirir. Bu dönemde Abdullah Âripov’un şiirleri heyecanla okunmaktadır. Daha sonra Rauf Parfi’nin şiirleri, okuyucu tarafından daha büyük bir heyecanla takip edilmiştir.
Yazar, yukarıda söz konusu edilen kapalı ifade sebebiyle bu dönem şiirinin tenkitçiler tarafından izah edilemediğini, daha doğrusu buna cesaret edilemediğini belirtiyor. Eğer cesaret edilebilseydi, “bu yeni şiirdeki mevcut sisteme ters düşen millî ve manevî keyfiyet, ifşa edilmek” mecburiyetinde kalınacaktı. Bu da sansürü şiddetlendirecek ve o dönemde şiirleri yayımlanan Abdullah Âripov, Erkin Vâhidov, Rauf Parfi, Aman Metçan, Miraziz A’zam, Çolpan Ergeş gibi şairlerin eserlerinin yasaklanmasına sebep olabilecekti.
Muhammed Sâlih, başka bir yazısında, yukarıda isimleri sayılanların yanısıra Tilek Cora, Yoldaş Eşbek, Şevket Rahman, Osman Azim, Hurşid Devran, Azim Süyün, Süleyman Rahman, Şükür Kurban, Halime Hudayberdiyeva gibi genç şairlerin 1970′li yıllarda ilk şiirlerini neşrederek edebiyat âlemine girdiğini kaydediyor. Bu şairler de, öncekiler gibi milliyetçi ruhta eserler vermişlerdir.
Yazar aynı makalesinde, milliyetçilik ruhunun zaman zaman nesir sanatında da görüldüğünü belirtiyor. Meselâ, Cedit dönemi yazarlarından Abdullah Kâdirî tarafından yazılan ilk büyük Özbek romanı “Ötgen Künler”in birinci kahramanı Atabek, Ruslarla çarpışırken şehit düşmüştür. Aynı şekilde Memedali Mahmud’un “Ölmes Kayalar” romanı ile Zahir A’lem’in “Birinci Namaz” hikâyesi de, “ilhamını millî duygudan alan” eserler olarak zikredilmiştir.
1980′lerin ilk yarısında bütün Sovyetler Birliği’nde, mahiyeti önceleri pek de anlaşılamayan bir değişiklik rüzgârı esmeye başlar. Muhammed Sâlih, “bu rüzgârı Gorbaçev değil, bilâkis Gorbaçev’i o rüzgâr yarattı,” diyor. Sovyetler Birliği çatısı altında yaşayan her milletin aydınları, artık kendi millî meselelerini, sosyal meseleler hâlinde gündeme getirmeye başlarlar. Ekoloji, tarihî gerçekler, rüşvetle mücadele gibi konular, yüksek sesle dile getirilir. Bu meseleler vasıtasıyla merkezî idare de artık yavaş yavaş tenkit edilir. “Bu son gelişmeler, Gorbaçev’in daha sonra ilân ettiği açıklık politikasının dibâcesi”dir.
Yazar, “1980′li yıllarda şiirin metaforik kabuğunu yavaş yavaş çatlatmaya” başladığını söylüyor. Çünkü siyasî ve sosyal hayatta da artık bariz bir çatlama görülmektedir. Aydınlar, Özbekistan Komünist Partisi Merkez Komitesinin gayri millî siyasetinden duydukları rahatsızlığı açıkça ortaya koyarlar, parti sekreterini Politbüro’ya şikâyet ederler. “Artık buzlar erimeye” başlamıştır. Sovyetler Birliği’nin yeni lideri Gorbaçev, 1985 yılı Nisan ayında, sistemi yeniden kurmak gerektiğini ilân eder. Muhammed Sâlih, yeniden yapılanma ve açıklık politikasının, Moskova’nın lûtfu olmadığına, bilâkis bütün sovyet aydınlarının tayziki karşısında Moskova’nın kabul etmek zorunda kaldığı bir değişim rüzgârı olduğuna inanmaktadır. Aynı hareketi Özbekistan’da da başlatan sosyal grup, aydınlar olmuştur. Özbekistan için bu millî bir harekettir. Akademide, üniversitelerde ve ilmî araştırma enstitülerinde bunun için sempozyumlar, toplantılar tertip edilir. Radyo ve televizyon sohbetleri, gazete ve dergilerde yayımlanan şiir ve makaleler, bu millî hareketin tezahürü sayılan faaliyetlerdir. Bu sempozyumlarda, toplantılarda, sohbetlerde, makale ve şiirlerde, yüz yıl boyunca yasaklanan millî konular cesaretle ortaya konulur. Hatta bu harekete, komünist şair ve yazarlar, ilim adamları, ressamlar da iştirak ederler.
Başka bir yazıda izah edildiği üzere, Özbek edebiyatı da bu dönemde “âdeta saklandığı köşesinden çıkarak halka” yönelir. Zaten millî düşünceler, Ceditçilik hareketinden beri şu veya bu şekilde hiç fasılasız edebiyattaki varlığını devam ettirmektedir. Bu sebeple Özbekistan’daki millî hareketler, önce Yazarlar Birliği’nde ortaya çıkmıştır. Şair ve yazarlar, “kayta kurış” adı verilen yeniden yapılanma döneminde siyasetle ilgilenirler. Artık mecazî şiirlerin yerini ateşli makaleler, romanın yerini sosyo-politik yazılar almıştır. Kalem sahiplerinin bu faaliyetleri, bazı çevreleri rahatsız eder. Fakat yazarlar, kendi milleti için tarihî bir fırsatın doğduğunu görüyor ve bundan faydalanmamanın, ihtarlardan korkarak sessiz kalmanın da bir ihanet sayılacağının farkındadırlar. Muhammed Sâlih, yeniden yapılanma seferberliğinin, yazarlar için “fikirden harekete” geçme imkânı verdiğini söylüyor. Bu geçiş, “şimşek hızıyla” gerçekleşmiştir. Çünkü bunun için gerekli temel hazırlık mevcuttur. “Bu temel, Cedit edebiyatından başlayarak 1970′li yılların metaforistlerine kadar devam edip gelen uzun süreli bir millî terbiyedir.
Muhammed Sâlih, şair sıfatıyla 1935 yılına gelinceye kadar yoğun olarak şiirle meşgul olmuş, şiir kitapları neşretmiştir. Ancak değişim rüzgârının şiddetle estiği yıllarda, şiir eski önemini kaybeder. Kendisi bu değişikliği, hayat hikâyesini anlatırken şöyle ifade ediyor: “1986 ve 1987 yıllarında şiir benim için ikinci plâna düştü. Artık ‘etektekiler’i dökmenin zamanı gelmişti. Ben de herkes gibi günlük makaleler yazmaya başladım. Bu önceden plânlanmış şekilde cereyan etmedi. Bizim yıllardır fısıltı hâlinde söylediğimiz fikirleri, açıkça anlatma imkânı doğmuştu. Yıllardır rüyalarımıza giren hürriyet, şimdi yanıbaşımızda, sokaktaydı. Böyle bir zamanda lirik şiirle uğraşmaya gönlüm razı değildi. Sabırsız gönül, insanı harekete zorluyordu. Önceleri birkaç ay şiir yazmayınca vicdanen rahatsız oluyordum. Sanki şiir, benim bu dünyadaki asıl vazifem gibiydi. Yeni şartlar bu durumu değiştirdi. Vicdanım, bu defa başka şeyler için sızlamaya başladı.
Yazar, 1980′lerin başında, yeni şairler olarak Osman Koçkar, Muhammed Yusuf, Mirza Kencebayev, Siraciddin Saidov gibi bir grup kabiliyetli gencin eserler vermeye başladığını belirtiyor. “Özbekistan Edebiyatı ve San’atı” gazetesi muhabiri Memetkul İsmailov’un sorularını cevaplandırırken Özbek nesir sanatı hakkındaki görüşlerini de izah eden Muhammed Sâlih, Özbek nesrinin “henüz yeni” olduğunu kaydediyor. Nesir sanatının yüz yıllık geçmişi, Özbek yazarları için “imtihan dönemi”nden başka bir şey değildir. Ceditçi yazar Abdullah Kâdirî’nin “Ötgen Künler” romanı da, bugünkü yazarlardan Âlim Atahan’ın hikâyeleri de, henüz imtihan safhasındaki eserler mevkiindedir. Ancak yazar, Özbek nesrinin geleceğinden ümitlidir. Zira, “okuyucuyu basit tahkiye yoluyla avutmanın mümkün olmadığını”, artık orta derecedeki yazarlar da bilmektedir. Eserlerdeki psikolojik değerlendirmeler hissedilir derecede artmaktadır. “Konunun seçilmesi, işlenmesi ve dilin kullanılmasında müsbet değişiklikler görülmektedir.
Muhammed Sâlih, aynı mülâkatta yeniden yapılanmadan, yani açıklık siyasetinden bahsederken, bu “hakikate susamış”lığın, Özbek edebiyatında her zaman mevcut olduğunu ve daima olacağını bildirdikten sonra, Cedit döneminden başlayarak 20. yüzyıl Özbek şiirini bu bakış açısıyla değerlendiriyor: “1920-1930′lu yıllarda Behbudî, Çolpan, Fıtrat, Hamza, Gafur Gulam, Osman Nâsır, Aybek, Mirtemir gibi şairler, yeniden yapılanmanın ilk habercileriydiler. 1960′lı yıllarda Erkin Vâhidov ve Abdullah Âripov’un eserleri de o cereyanın parlak örnekleridir. 1970′li yılların başında ortaya çıkan Rauf Parfi, Aman Metçan, Çolpan Ergeş, Miraziz A’zam ve Halime Hudayberdiyeva gibi birkaç şairi de o yenilik cereyanının muakkipleri olarak değerlendirmek mümkündür. 1970′lerin sonunda başka bir ‘teşne nesil’, Osman Azim, Şevket Rahman, Hurşid Devran gibi onlarca sanatkâr, edebiyata girdi. Bu zincir, hiçbir zaman kopmadı. Ve bu zincirin bugünkü halkasını meydana getiren başka bir sağlam nesil de gözlerimizin önünde teşekkül etmektedir.

EĞİTİM
Muhammed Sâlih, birkaç yazısında, Özbekistan’da takip edilen eğitim politikası hakkındaki tespit ve değerlendirmelerine yer vermiştir. 1986 yılında kaleme aldığı “Tehlikeli Meydan” yazısında, eğitimden bahsederken şöyle diyor: “Öğrenciler bu öğrenim yılının da tam yarısını tarlada geçirdiler. Öğrenciler, bahar aylarından itibaren hasadın tamamlandığı güz sonuna kadar pamuk tarlasında kaldılar. Ders gördükleri süre hesaplanacak olursa, bu öğrencilerin on yıllık okulu beş yılda ‘bitirdikleri’ hemen farkedilir. Öğrencilerimiz, bilgi sahibi olmak hususunda Sovyetler Birliği’nde son sıralara düşecek olurlarsa buna hiç hayret etmemek lâzımdır. Bu durumda onlar, değil Rus dilini öğrenmek, hatta Özbek dilini de tamamen unutabilirler.”
Sovyet döneminde Özbekistan’da, orta ve yüksek öğrenim öğrencilerinin, başlarında hocaları olduğu hâlde yılın mühim bir kısmını pamuk tarlalarında, çapa sallayarak ve pamuk toplayarak geçirdikleri, bugün artık herkes tarafından bilinmektedir. Zira Moskova, pamuk üretimini, insanların eğitiminden her zaman daha önemli görmüştür. Âdeta yekpare pamuk tarlasına dönüştürülen ülkede gerekli iş gücünü temin etmek için eğitim feda edilmiştir.
Böyle bir eğitime tâbi tutulan öğrencilerin başarılı olmaları, okullarını tamamlamaları çok zordur. Resmî dilin ve dil, edebiyat gibi bazı sosyal branşlar hariç eğitim dilinin Rusça olduğu bir ülkede öğrenciler, başarılı sayılmak için rüşvet vermek mecburiyetinde bırakılmıştır. Yazar, aynı yazısında bu gençlerin, “hayatlarının henüz baharında haram batağına” saplandıklarını kaydediyor. Rüşvetin, Sovyet imparatorluğunun dağılmasına yol açan en önemli sebeplerden biri olduğu unutulmamalıdır. Yazar, bu rüşvet toplumundan şikâyet etmektedir. Rüşvet toplumunu temsil eden bu “kendi milletini soyan rüşvetçiler”den ve “kendi milletini aşağılayan bürokratlar”dan bahsederken onların, mevcut eğitim sisteminin mahsûlü olduklarını belirtiyor: “Bu adamlar, bizim çocuk yuvalarımızda terbiye gördü ve bizim okullarımızda, bizim enstitülerimizde okudular. Onlar belge ve diploma aldılar; fakat ilim ve iman almadılar. Onlar kendi tarihlerini, hatta kendi dillerini bile öğrenmeden yetiştiler. Onlar, ne Allah’a, ne şeytana inandılar; sadece kendi midelerini düşünerek yaşadılar. Ayrıca kendi kültür ve medeniyetini iyi bilmeyen bir insan da hiçbir zaman temiz olamaz.
Muhammed Sâlih, Özbek gençlerinin kendi dil ve edebiyatlarını, tarihlerini öğrenmeden mezun olduklarını söylüyor. Orta ve yüksek öğrenim kurumlarında, millî şuuru temsil eden bu derslere gerekli önem verilmemekte, hatta istihza ile bakılmaktadır. Özbek dili öğretmenleri, mekteplerde en “itibarsız” kişiler olarak görülmektedir. Dil ve edebiyat dersleri, her yıl biraz daha azaltılmaktadır. Bazı fakültelerdeki dersler, Özbek dilini ilmî ve teknik terimleri karşılamadaki kifayetsizliği sebebiyle Rusça görülmektedir. Hâlbuki Gürcistan, Ermenistan, Estonya ve Litvanya’da durum, Özbekistan’dan farklıdır. Yazar, haklı olarak, “Yoksa bizim dilimiz onlarınkinden daha mı zavallıdır?” diye soruyor.
Tarih eğitimi de, dil eğitiminden farksızdır. Yazar, Türklerin parlak devrine tekabül eden orta çağ tarihini, öğrencilerin “hemen hemen hiç” öğrenmediklerini, dolayısıyla orta çağda yaşamış olan “âlimlerini, şairlerini, millî kahramanlarını” tanımadıklarını söylüyor. Buna mukabil öğrenciler, “Jeanne d’Arc”ı tanımaktadırlar. Tarih kitabında, “iki bin yıllık” Özbek tarihinin 1917 Ekim ihtilâline kadar olan kısmı için toplam 23 sahife ayrılmıştır. Bu, ihtilâlden önceki her yüzyıl için bir sahife demektir. Yazar, yine haklı olarak, “Acaba bizim bu tarihten öğreneceğimiz hiçbir şey yok mudur?” sorusunu sormaktadır.
Aynı menfî tavır, diğer eserler için de söz konusudur. Özbeklerin tarihine dair müspet kanaat beyan etmek, derhâl sovyet tenkitçilerinin ve ideologlarının hücumunu celbetmektedir. Pirimkul Kadirov’un “Yulduzlı Tünler” romanı ile Memedali Mahmudov’un “Ölmes Kayalar” romanı, “sınıf düşüncesi”ne itibar edilmediği için, “sömürü ve zulümden” bahsedilmediği için, toplum sınıflara ayrılmak yerine “iyi ve kötü hanlara göre” değerlendirildiği için, “tarihî hakikat tahrif edildiği için, tarihe karşı “muhabbet” hissi uyandırdığı için şiddetli tenkide maruz kalmıştır. Muhammed Salih, tarihten duyulan korkunun, bu şiddetli tenkidin yegâne sebebi olduğunu belirterek, “Tarihî romanlarımızın az olmasının sebebi, işte bu korkudur.” diyor.

SOVYET İDEOLOJİSİ
Muhammed Sâlih’in bu bahse dair kaleme aldığı yazıları, Sovyet Rus idaresinin bütün imparatorlukta ve bilhassa Türk yurtlarında uyguladığı sömürge siyasetini ihtiva etmektedir.
Kırgız romancı Cengiz Aytmatov, “Gün Uzar Yüz Yıl Olur” adlı eserinde, Sarı Özek bozkırına hâkim olan Juanjuanların, esir aldıkları gençleri sâdık birer köle hâline getirmek için nasıl bir muameleye tâbi tuttuklarını şöyle anlatır:
“Önce tutsağın kafasını kazırlar, bu arada saç diplerini deşip kanatırlardı. Bu işlem sürerken usta kasaplardan biri iri bir deveyi hemen oracığa yatırıp keser, kestikten sonra derisini yüzerdi. Deve derisi boyun bölgesinde çok kalın olur. İşte bu boyun derisinden bir parça kesilir, taze taze tutsağın kafasına geçirilirdi. Zamanımızda yüzücülerin giydikleri deniz başlığına benzeyen bu örtü, tutsağın kafasını sımsıkı kavrardı. ‘Deri geçirme’ işkencesi, işte böyle başlardı. Bir deveden beş, altı kişiye yetecek kadar boyun derisi çıktığı söylenir. Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boynuna tahta kalıp takılır, yürek paralayıcı çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürdü. Kolları, bacakları bağlı tutsak, orada güneşin alnacında aç susuz birkaç gün kalırdı. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlarsa belleklerini yitirerek geçmişlerini anımsamayan birer mankurt-köle olurlardı.
“… Sarı Özek güneşinin altında bırakılan tutsaklardan çoğu işkenceye dayanamayarak ölürlerdi. Beş, altı kişi arasından ancak bir ya da iki mankurt sağ kalırdı. Tutsakların ölüm nedeni açlık, susuzluk değildi. Zavallılar başlarına geçirilen taze deve derisinin güneş altında kuruyarak büzülmesi sonucu acıya dayanamadıkları için ölürlerdi. Sımsıkı sarılan deri kurudukça tutsağın kazınmış başını mengene gibi sıkıştırırdı. Deve derisinin büzülmesi yetmiyormuş gibi bir de ikinci gün başında büyüyen saçlar batmaya başlardı. Asyalı soyunun fırça gibi sert saçı ne demektir? İşte bu sert kılların bir kısmı taze deve derisini delip dışarı çıkar, delemeyenlerse geri dönerek tutsağın kafasına diken gibi saplanırdı. Bütün bu acılar sonunda tutsak aklını yitirmeye başlardı.
“… Mankurt kim olduğunu, soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını-babasını bilmezdi; kısacası insan olduğunun bile farkında değildi.
Cengiz Aytmatov, bu romanında, Sovyet imparatorluğunun aslında bir “mankurt” imparatorluğu olduğunu, bütün dünyaya ilân eder.
Muhammed Sâlih, Stalin iktidarının sonlarında, yani Sovyetlerin tamamında insanların terör ve katliam tehdidi altında mankurtlaştırma ameliyesine tâbi tutuldukları şiddet döneminde, 1949 yılında, korku toplumunun bir ferdi olarak dünyaya gelmiştir. Onun ilk çocukluk yılları, Sovyet sistemini tenkide cür’et edenlerin derhâl kurşuna dizildiği, tenkit etme ihtimali bulunanların ise hapsedildiği, hapislerde çürütüldüğü bir zamana tesadüf eder. O mutlu görünmek ve hiçbir şeyden asla şikâyet etmemek zorunda bırakılan bir cemiyetin evlâdıdır; her şeyi sessizce kabul eden ve hiçbir şeyi tenkit edemeyen bir cemiyetin mensubudur.
Korku, Sovyet sisteminin en büyük özelliğidir. Sistemin hüküm sürdüğü yetmiş yıl boyunca birkaç nesil korkuyla doğmuş, korkuyla yaşamış ve korkuyla ölmüştür. Nesiller boyu devam eden korku, tabiîdir ki, insanlarda moral çöküntüye ve şahsiyetin dağılmasına yol açar. Sovyet sistemi, insanoğlunun bu tabiî zaafını istismar etmiştir; homo-sovieticus (sovyet adamı) denilen ve insanî, dinî ve millî değerlerini kaybederek aslına yabancılaşan kozmopolit yeni bir insan ve bu insanlardan müteşekkil yeni bir toplum yaratmaya çalışmıştır. Sömürgeci zihniyetin eseri olan bu uygulama, Sovyet Rus imparatorluğunun tahakkümü altında yaşamak zorunda kalan birçok milletin yüz milyonlarca evlâdına tatbik edildiği için, Cengiz Aytmatov’un tasvir ettiği münferit hadiseden çok daha vahim bir mankurtlaştırma faaliyetidir.
Özbek şair, yazar ve siyasetçisi Muhammed Sâlih, Sovyet imparatorluğu dönemindeki farklı kültürlerden bir “sovyet kültürü”, farklı zihniyetlerden bir “sovyet zihniyeti” ve nihayet farklı milletlerden bir “sovyet halkı” yaratma gayretlerini, 20. yüzyılın “mankurtluk ideolojisi” olarak teşhis eder. Bu ideoloji, Sovyet idarecileri tarafından “yüzden fazla millet ve kabileyi bir garnizonda yaşatabilmenin en önemli silâhı” olarak kullanılmıştır. Bu silâh vasıtasıyla, “milletlerin hafızasındaki tarihî bağlar” koparılmaya çalışılmış, kendilerini “sovyet halkı” olarak hissetmelerini sağlamak için de “imparatorluk dışı”na ait bütün alâkalar kesilmeye çalışılmıştır. “Sovyet halkı”nın yaratılabilmesi için, önce milliyet şuurunun yok edilmesi icap etmektedir. Bu sebeple, milliyet şuuruna sahip hiçbir insana hayat hakkı tanınmamıştır. Bilhassa edipler ve fikir adamları, milliyet şuuruna sahip oldukları ve milletin zihninde bu şuuru daima canlı tuttukları için öldürülmüşlerdir. Böylece milletler, millî Rus ideolojisi karşısında tamamen çaresiz bırakılmıştır.
Muhammed Sâlih, başka bir yazısında da Sovyet hâkimiyetinin “halk” kelimesine çok itibar ettiğini, hatta kendisini “halk hâkimiyeti” olarak adlandırdığını söylüyor. Sisteme hizmet edenler “halk kahramanı”, “halk fedaisi”, “halk yazarı”, “halk sanatçısı” olarak takdir edilmişlerdir. Sistemin tehlikeli gördüğü kimseler ise “halkını satanlar”, “halkın yüz çevirdikleri” ve “halk düşmanları” ilân edilerek “zararsız” hâle getirilmişlerdir. Yazar, “halk” kelimesini bu kadar çok suiistimal eden ve halka karşı bu kadar çok cinayet işleyen başka bir sistem bulunmadığını kaydediyor. Bu sistemde halk, daima hiç mesabesinde görülmüş, totaliter devlet ön plâna çıkarılmıştır. “Devlet halk için değil, halk devlet için var” sayılmıştır. Sistemin nazarında, millî iradeden mahrum bırakılan halk, “sosyalist vatan” için ölmeye hazır bir sürüdür. Halkın millî iradeden mahrum olması, “Sovyet diktatörlüğünün” yetmiş yıl boyunca yaşamasına imkân vermiştir. Bu durum, 1970′li yıllara gelinceye kadar devam eder. “Durgunluk yılları” denilen bu dönemde, “sosyalist vatan” ve “sovyet halkı” ibareleri birden bütün sihrini kaybeder. Milletler, zorla bir toplumun çatısı altına sokulduğunun farkına varır. Bu millî idrâk, elbette Sovyet imparatorluğu için sonun başlangıcı olmuştur.
Muhammed Sâlih, yazılarında, Sovyet idarecilerinin Türk yurtlarında takip ettikleri mankurtlaştırma siyaseti hakkında geniş bilgi vermektedir. Onun yazılarından öğrendiğimize göre, Türk kimliğini ihsas ettirdiği için önce “Türkistan” adı yasaklanmış; birlik olmaları imparatorluk için en büyük tehlike sayılan ve en eski millet olarak Türkistan’da yaşayan “Türkler” parçalanmak suretiyle “Özbek, Kazak, Türkmen, Kırgız” adlarıyla “yeni milletler yaratılmak istenmiştir. Daha sonra Türk topluluklarının dilleriyle oynanmış, alfabe ve tarihleri değiştirilmiştir. Meselâ Özbek Türklerinin Altın Orda hanından neşet etmiş ve daha sonra Sartlarla karışarak erimiş Türkçe konuşan bir millet olduğu iddia edilmiştir.
Türkistan’ın son yüz elli yıllık tarihi, Çarlık ve Sovyet Rus imparatorlukları ile Türk toplulukları arasında cereyan eden sömürme ve sömürüye karşı çıkma mücadelesinden ibarettir. Sovyet imparatorluğu, Türkistan’ı bir sömürge hâlinde elinde tutabilmek için coğrafyayı parçalayarak siyasî taksimatı gerçekleştirmiş; bunu, dil ve alfabe yozlaştırmasıyla tahkim ettikten sonra “birbirine zıt nazariyeler”e göre yazılmış yeni tarihlerle tarihî düşmanlıklar ihdas etmiştir. Bu parçalayarak yönetme usûlü, “etnik kökleri bir olan” Türk topluluklarını birbirlerine düşman hâline getirmiştir.
Bir bütünün parçaları olmalarına rağmen ayrı milletler hâline getirilen Türkmen, Kazak, Kırgız ve Özbek Türkleri, devamlı surette kendilerini aşağılayıcı bir propagandaya maruz kalmışlardır: Buna göre Ekim ihtilâli, onları “sürü” olmaktan kurtarıp “millet” hâline getirmiştir. Bu propagandayla, Ekim ihtilâlinden önce Türkistan kavimlerinin devlet kurmasını bilmedikleri, kurulan devletlerin de daima saldırgan özellikler taşıdığı telkin edilmiş; Türkistanlı hükümdarlar dünyanın en zalim insanları, ilim ve medeniyete büyük hizmetleri geçmiş olan mütefekkir ve âlimler ise, feodaliteye hizmet eden zavallılar olarak tanıtılmıştır. Bu telkinlere maruz kalan topluluklar, sun’î şekilde yaratılan aşağılık kompleksinden kurtulmak için ellerine tutuşturulan yeni tarihleri kabul ederek daha da geliştirmeye çalışmışlardır. Bundan sonra Özbek ideologları için kendilerini Altın Orda hanına bağlamak, Tacik ideologları için Taciklerin Fars asıllı olduklarını ispata çalışmak, millî ideoloji hâline gelir. Kazak, Kırgız ve Türkmen ideologları da aynı arayış içine girerler. “Müşterek bir tarihin çocukları olan” âlimler, şairler, mütefekkirler, yeni cumhuriyetler arasında taksim edilmeye başlanır. Böylece Ali Şîr Nevâî, Özbeklerin şairi olur. Ahmet Yesevî, Kazaklarda kalır. Manas, sadece Kırgızların destanı olarak kabul edilir. Mahtumkulu ise Türkmenlerin payına düşer.
Tarihsizliğin meydana getirdiği aşağılık kompleksinden kurtulma gayretleri, kısa zamanda Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen şuurunu yaratır. 1960′lı yıllarda bütün Sovyetler Birliği’nde milliyetçilik hareketleri aleniyet kazanmaya başlar. İşte bu safhada birbirlerine hedef teşkil eden Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen, Tacik milliyetçilikleri de ortaya çıkar. Ruslar da bu yeni milliyetçiliklerin hedefi hâline gelir. Ancak Rus idareciler, ustaca bir manevra ile kendilerine yönelen bu milliyetçilik silâhını, sahiplerine çevirmeyi başarır. Türkistan cumhuriyetleri arasına tarihî düşmanlıklar sokulur: Taciklerin, Ekim ihtilâline minnettar olmaları hatırlatılır. Çünkü Tacikler, tarihte ilk defa ihtilâlden sonra bir devletin sahibi olabilmişlerdir. Özbekler, fevkalâde kabiliyetli bir millet olan Tacikleri, tarihin hiçbir döneminde devlet idaresine ortak etmemişlerdir. Aynı şekilde Kırgızlar da ihtilâle şükretmelidirler. Aksi takdirde onlar da Hokand Sartlarının idaresi altında ezilmeye devam ederlerdi.
Rus idaresi, kendisine yönelen milliyetçilik silâhını, yani Türkistan’da uyanan millî şuuru, böylece hiç kimseye hissettirmeden asıl sahibine çevirmek suretiyle kontrol altına alır. Muhammed Sâlih, yeni icat edilen millî düşmanlıkların kan davası hâlinde devam ettirilmesinde, mahallî idarecilerin de Rusya hesabına birer taşeron gibi çalıştıklarını belirtmektedir.
Yukarıda hülâsa etmeye çalıştığımız hadiseler, Rusya’nın, Çarlık döneminde de, Sovyet döneminde de aynı sömürgeci siyaseti takip ettiğini ortaya koymaktadır. Bu iki dönem arasında, sadece ikincisinin birincisinden daha şiddetli olması bakımından bir fark bulunmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Rusya Federasyonu, demokrasiyle idare edilen bir devlet olarak değerlendirilmektedir. Öyle olduğu kabul edilse bile, Rus demokrasisinin ve devlet idarecilerinin zihninde sömürgeci devlet anlayışı, hâlâ devam etmektedir. Ruslar, imparatorluğun dağılmasından önce, eski Sovyet cumhuriyetlerinin demokrasiye kavuşmalarının ancak Sovyetler Birliği içinde, yani yine Rusya’nın idaresi altında mümkün olabileceğinin propagandasını yaparak parçalanmayı önlemek istemişlerdir. Muhammed Sâlih, “Rusya’daki siyasî yelpazenin sağında yer alan demokratlar da, solunda yer alan komünistler ve şövenistler de Sovyetler Birliği’nin parçalanmasını istemiyorlardı,” diyor. Nitekim bugün Rusya’nın Çeçenistan politikasını tayin eden şahıs, yeniden yapılanma döneminin meşhur demokratı Sergey Şahray’dır. Muhammed Sâlih, sömürgeci zihniyetin, bugünkü Rus demokratları ile şövenistlerini “birleştiren ve dikkatten kaçırılmaması gereken” bir husus olduğunu söylemektedir.

TÜRKİSTAN ŞUURU
Muhammed Sâlih, “Sovyet İdeolojisi” adı altında söz konusu ettiğimiz yazılarında, Sovyet sistemini sadece sorgulamakla kalmamış, buna karşı tekliflerini de açıklamıştır. Onun teklifleri, Türkistan’ın birliği fikri etrafında toplanmaktadır. Bundan dolayı Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın önünde bugün Türkistan cumhuriyetlerine ait beş bayrağın birden dalgalanmasını esefle karşılar. Türkistanlı siyaset ve fikir adamı, müstakil “tek bir siyasî Türkistan’ı yeniden kurma” düşüncesine sahiptir.
Muhammed Sâlih, Türkistan’ın Sovyet döneminde parçalanmış olmasından ve Türkistan’da yaşayan Türk topluluklarının farklı milletler şeklinde ayrılmasından üzüntü duyar. Özbek tarihçileri A. Askerov ile B. Ahmedov’un Özbekler hakkındaki “Türk değil, sadece Türkçe konuşan bir halktır. Bugünkü Orta Asya halklarından hiçbirinin eski etnik topluluklarla ilgisi bulunmamaktadır. Bunlar, yerli halk ile göçebe halkların karışmasıyla ortaya çıkan yeni halklardır” iddiasını, şiddetle reddeder. Ayrıca, Özbek tarihçilerin bu iddiasına, yazarın “en şiddetli düşmanlarımız” dediği Ruslar bile katılmamaktadır. Ruslar, “Pantürkizm’e karşı” mücadeleye Özbekistan’dan başlamıştır. Şövenist Jirinovskiy, “Özbek diye bir millet yoktur; Özbekistan’da sadece Türk kabileleri vardır. Onlar birbirlerine düşürülürse, dünya güllük gülistanlık olur.” diye demeçler vermektedir.
Yazar, Türkistan Türklerinin başka kavimlerle kan alış verişinde bulunmuş olmasını kabul etmekle birlikte, bunu, Türk gerçeğini ortadan kaldırmaya kâfi bir sebep olarak görmemektedir. Bu, milleti kanla izah eden ırkçılara ait bir anlayıştır. Hâlbuki “milleti kan değil, bilâkis başka unsurlar daha kuvvetli bir şekilde tarif ve tayin etmektedir: Millet, dil birliği demektir; örf-âdet, hayat tarzı, zihniyet birliği demektir. Muhammed Sâlih’in bu tarifiyle, Ziya Gökalp’in millet tarifi arasında hiçbir farklılık bulunmamaktadır. Ayrıca bu milletin evlâtları, asırlardan beri Türk olduklarını haykırmaktadır: “Biz kim melik-i Turan, emîr-i Türkistanmız. Biz kim milletlerning eng kadîmi, eng uluğı Türkning baş boğınımız.” (Biz ki Turan hükümdarı, Türkistan emîriyiz. Biz ki milletlerin en eskisi ve en büyüğü olan Türk’ün yüce evlâdıyız.) diye haykıran Emir Timur’u Türkçe konuşan, fakat Türk olmayan biri saymak, hakikati inkâr etmekten başka bir şey değildir. Aynı şekilde, bütün Türklerin büyük şairi Ali Şîr Nevâî de,
“Ger bir kavm yüz yoksa mingdür,
Muayyen Türk ulusı hod meningdür.”
beytinde, “Türk ulusı meningdür” demek suretiyle kimliğini açıkça ortaya koymaktadır. Ahmed Yesevî, Mahmud Kâşgarî, Babür Şah gibi daha pek çok tarihî şahsiyet, Türk olduklarını söylemektedirler. Daha yakın bir tarihte, Ceditçi şair ve yazarlar da 1920′li yıllarda “Özbeklerin, ulu Türk ağacının büyük bir kolu olduğunu” ifade etmişlerdir. Abdülhamid Süleyman Çolpan, Mahmudhoca Behbudî, Münevver Kaarî, Abdurrauf Fıtrat gibi edipler, bu ifadeleri yüzünden “Rus sömürgecileri tarafından Pantürkist olmakla suçlanmış ve buna yaraşır şekilde cezalandırılmışlardır. Yazar, yazısının devamında, Özbeklerin millî kimliğinin hiçbir zaman meçhul kalmadığını, ancak “sömürge ideolojisi”nin bunu bir “sır” hâline getirmek istediğini ve yukarıda isimleri zikredilen tarihçilerin de bu ideolojinin esiri olduklarını belirtiyor.
“Türk” denilince, sadece Türkiye Türklerini anlamanın yanlış olduğunu söyleyen Muhammed Sâlih, aynı çevrelerin, “Özbek dili, saf Türk dili değildir.” iddiasını da Nevâî’nin,
“Türk nazmıda çü min tartıb alem,
Eyledim ul memleketni yek-kalem.”
(Ne zaman ki ben Türk şiirinde bayrak yükselttim, o zaman bütün memleketi yek-kalem eyledim, birleştirdim.)
beytiyle karşılamaktadır. Daha sonra, Özbek dilinin, Türkçenin Kıpçak, Oğuz ve Karluk lehçelerinin üçünü de bünyesinde birleştirdiğini ve meselâ Özbek Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasındaki farkın da “sadece telâffuzdan ve bazı yeni türetilen kelime ve terimlerden ibaret olduğunu” ifade etmektedir.
Muhammed Sâlih, “Biz iki bin yıldan beri Türk milletinin dilini konuşuyoruz. Bu milletin örf ve âdetleriyle yaşıyoruz. Kendimizi Özbek Türkleri olarak görüyor ve bununla da iftihar ediyoruz,” dedikten sonra, aksi iddiada bulunanlara hitaben şöyle devam ediyor: “Eğer siz Özbeklerin aslen Türk olduklarını gizlemek istiyorsanız, önce Taşkent’teki Emir Timur heykelini yıkınız. Eğer siz, Türklükten hicap duyuyorsanız, büyük Ahmed Yesevî’ye ‘bizim şairimiz’ demeyiniz. Ali Şîr Nevâî’nin de eserlerini yok ediniz. Bütün klâsik edebiyatımızı, bütün eski tarihimizi yasaklayınız. Çünkü bu eski edebiyat ve bu eski tarih, Türk olduğunu açıkça haykırmaktadır. (…) Fakat siz, sakın Özbeğin kimliğini gizlemek için penceremize perdeler asmaya kalkışmayınız. Çünkü milletimizin tarihini değil bu Nikola’dan artakalan çürük perdelerle, hatta demir perdelerle bile kapatamazsınız. Tarihimiz bu kadar parlaktır.”
Muhammed Sâlih, Özbeklerin dili ve tarihi hakkında menfî kanaatler ileri sürülmesini, Türkistan Türkleri arasında doğabilecek millî birliği önleme gayretleri olarak değerlendirmektedir.
Yazar, makalelerinde evvelâ Türkistan ahalisini Türk kimliği altında toplamaya çalışır. Türkistanlıların, Sovyet ideologlarının telkin ettikleri gibi farklı etnik köklere dayanmadıklarını, bilâkis müşterek bir tarihin çocukları olduklarını ve Türk milletine mensup bulunduklarını anlatmaya gayret eder. Sovyet döneminde, ebedî vatan Türkistan’ın adını zikretmek yasak edilmiştir. Fakat bugün değişen şartlarla birlikte Türkistan adını telâffuz etmek de mümkün hâle gelmiştir. Yazar, mademki “Türkistan”ı telâffuz edebiliyoruz, aynı şekilde “Türk” adını da telâffuz etmeliyiz, diyor. “Aksi takdirde Türkistan kelimesinin de hiçbir mânâsı kalmaz. Türkistan, sadece coğrafî bir ad değildir. Türkistan kelimesi, aynı zamanda millî bir mânâyı da ihtiva etmektedir.” Türkistan, aynı milletin ortak vatanının adıdır. Rus ideologları tahkir ettikleri için Ali Şîr Nevâî’nin, Babür Şah’ın, Uluğ Bey ve Ali Kuşçu’nun mensup oldukları Türklükten “hicap duymanın hiçbir mânâsı yoktur.”
Türkistan tarihi, “sadece Özbek’in değil, sadece Kazak veya Türkmen, Kırgız veya Tacik’in değil”, hepsinin müşterek tarihidir. “Maverâünnehir’de iki bin yıl içinde kurulan büyük saltanatların temelinde, bu kavimlerin hepsinin zekâsı, istidadı, gayreti ve şehit kanı bulunmakta”dır. Yine Rus ideologlarının iddia ettiği gibi bu kavimler, birbirlerini tahakkümleri altında ezmeye çalışmamışlar, bilâkis bütün eziyetleri beraber çekmişler, beraber ezilmişlerdir. Rusların eseri olan tarihî düşmanlıklar da hiçbir ilmî esasa dayanmamaktadır. Bu sebeple Özbekistan’da yaşayan Taciklere veya Tacikistan’da yaşayan Özbeklere karşı savaş ilân edilmesinin de Ruslardan başka kimseye bir faydası yoktur. Özbekler de, Tacikler de üzerinde yaşadıkları toprakların misafiri değil, aslî sahipleridir. Bu, dün böyle olduğu gibi bugün de, yarın da böyle olmalıdır.
Muhammed Sâlih, aynı yazısında, Rusya ile Çin arasında kalan Türkistan’da “devlet kurmanın ve onu iktisadî ve siyasî bakımlardan” yaşatabilmenin güçlüğüne de işaret etmektedir. Bu iki büyük devletin “iktisadî veya siyasî kölesi” hâline gelmemenin tek yolu “Türkistan birliğidir.” Yazar, burada “üniter bir devlet”i değil, “iktisadî, tarihî ve kültürel birliğin kuvvetlendirilmesi”ni kastetmektedir. Buna göre, Türkistan cumhuriyetleri para sistemlerini ve gümrüklerini birleştirerek “iktisadî bir cephe” oluşturmalıdır. “Aynı şekilde savunma işbirliği sağlanmalı, iç ve dış siyaset birbirine uygun hâle getirilmelidir.” Bölge cumhuriyetlerinin, aynı şartlarla Bağımsız Devletler Topluluğu’na girmeyi kabul etmeden önce “Türkistan entegrasyonunu” düşünmeleri icap eder. Bu, onların en tabiî hakkıdır.

TÜRK KUŞAĞI
Bundan önceki yazılarda, Muhammed Sâlih’in dil, tarih ve soy birliğine dair düşünceleri, ilgili bölümlerde ifade edilmişti. Bu bölümde, Türk toplulukları arasındaki yakınlaşmayı daha somut bir şekilde ifade eden ekonomik işbirliği hakkındaki düşüncelerini açıkladığı yazısı ele alınacaktır.
Ziya Gökalp, Türkçülüğün mefkûresini tayin ederken “Türkiyecilik, Oğuzculuk yahut Türkmencilik ve Turancılık” hedeflerini göstermektedir. Bu, Türkiye’den başlayan ve her merhalede biraz daha genişleyen bir mefkûredir. Muhammed Sâlih, Türklüğün istikbâli hakkında Ziya Gökalp’in görüşünü esas itibariyle benimsemiş görünmektedir. Yazar, Türklüğün birlik olma yolunda takip edeceği programı, iki kademeli olarak düşünmektedir. Bu programın ilk hedefi, “Türkistan birliği” idealidir. İkinci ve nihaî hedef ise, Türk dünyasının birliğidir. Muhammed Sâlih, buna “Türk kuşağı” adını vermektedir.
Millet bahsinde de Ziya Gökalp’in fikrine iştirak eden Muhammed Sâlih, evvelâ aynı vatanda yaşayan ve aynı milletin torunları olan Türkistan Türklerinin birleşmesini arzu etmektedir. Buna göre, bugün farklı isimlerle siyasî platforma çıkan Türkistan cumhuriyetleri, aralarındaki meseleleri unutarak birbirlerine yaklaşmalı, Rusya ile Çin arasında yaşayabilmek için kültür birliğinden istifade ederek savunma ve ekonomik işbirliğini kurmalı ve gümrük duvarlarını kaldırmalıdır. Böylece, diğer siyasîler tarafından telâffuz edilen “Türkistan, hepimizin müşterek evidir” sözü, bir hakikat olmalıdır; kilitler açılmalı ve “kendi evine girmek isteyen adamdan pasaport” sorulmamalıdır.
Muhammed Sâlih, programının ikinci hedefine “Türk kuşağı” adını vermektedir. “Künçıkar’dan künbatar’a doğru”, Çin idaresi altındaki Doğu Türkistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye, bu kuşağın içinde yer almaktadır. “Urumçi’den İstanbul’a kadar” hiçbir coğrafî kopukluk arzetmeyen bu kuşağı, bugün Rusya sınırları içinde bulunan “Altay, Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan’ı da dahil etmek suretiyle enine genişletmek mümkündür.” Muhammed Sâlih, kuşak içinde yer alan bütün toplulukları Türk kabul etmektedir. “Türk veya Türk değil”, tartışmalarının, ideolojik sebeplere dayandığını söylemektedir. Makalede, “Türk”le birlikte zikredilen “Türkî” kelimesi, tırnak işareti içinde ve (“Türkî”) şeklinde yazılmıştır. Yazar, bu imlâ ile bazı siyasîlerin ve kalem sahiplerinin Türkiye dışındaki Türk topluluklarını, “Türkî” demek suretiyle Türklüğün dışında mütâlâa etmelerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmektedir.
Muhammed Sâlih, aynı makalede, “Türk kuşağı”ndan “ekonomik işbirliği”ni kastettiğini açıklamaktadır. Türk yurtlarının sahip oldukları tabiî zenginlikleri ve ekonomik potansiyeli birleştirmeleri hâlinde, dünya çapında bir güç ortaya çıkacaktır. Bu gücün ortaya çıkması, kuşağın çevresinde bulunan Çin, Rusya, Pakistan, İran ve Avrupa’nın aleyhine olacaktır. Zira bu devletlerin hepsi, Orta Asya’daki siyasî ve ekonomik nüfuzlarını artırmak istemektedirler. Bu sebeple, işbirliğine “mani olmak için muhtemel ‘Türk kuşa-ğı’nın uçlarını yakmak, hatta mümkün olursa Sovyet devrindeki gibi tamamen parçalamak icap etmektedir.”
“Türk kuşağı”nın yaratılması, elbette Türklerin menfaatine olacaktır. Bu sebeple “Türk kuşağı”na “Türklerden başka herkes karşıdır.” Nitekim, uydurulan “Pantürkizm masalı, bu muhtemel gelişmeye karşı duyulan tepkinin ifadesinden başka bir şey değildir. Stalin tarafından Çin’e hediye edilen Doğu Türkistan, bu kuşağın parçalanmış bir kısmıdır. Azerbaycan’daki Karabağ savaşı, Tacikistan ve Afganistan’daki iç savaşlar, Türkiye’deki Kürt bölücülerin isyanı gibi hadiseler, bu kuşağı yakmak için tutuşturulmuş ateşlerdir. Türk devlet başkanlarının bir araya gelmeleri de, başta Rusya olmak üzere komşu devletleri tedirgin etmektedir. Bakû-Ceyhan petrol boru hattı anlaşması, aynı sebeple Rusya tarafından akamete uğratılmıştır.
Muhammed Sâlih, “Türk kuşağı”nın gerçekleşmesinin, “Türkistan birliği” idealinin gerçekleşmesine bağlı olduğunu düşünmektedir. Ayrıca, “önce iktisadî” rekabet gücü olarak gördüğü “Türk kuşağı”nın, daha sonra siyasî bir rekabet gücü hâline gelebileceğini de ima etmektedir. Özetlemek gerekirse, “Türkistan birliği”, Türkistan Türklerinin Rusya ile Çin arasında yaşayabilmelerini temin edecektir. “Türk kuşağı” ise, bütün Türkleri dünya ölçüsünde bir güç hâline getirecektir.

PAMUK MONO-KÜLTÜRÜ, EKOLOJİK BOZULMA, SAĞLIK VE NÜFUS PLÂNLAMASI
Kalabalık kelime kadrosuyla isimlendirmeye çalıştığımız bu bölümde meseleler, biri diğerini doğurduğu için beraber değerlendirilecektir.
Sovyetler Birliği döneminde uygulanan yanlış tarım politikaları ve nükleer denemeler, Türkistan’ın toprağını, suyunu ve havasını mahvetmiştir. Kazakistan’ın Semey bölgesindeki nükleer denemeler, çocuk ölümleri ve kanser vak’alarının artmasına, genetik bozulmalara, ziraatin ölmesine, otlakların çoraklaşmasına ve hayvancılığın sona ermesine sebep olmuştur. Ekolojik bakımdan tam bir harabeye dönen Semey bölgesi, bugün dünyanın zihnini meşgul eden önemli meselelerden biridir.
Türkistan’da takip edilen tarım politikası da nükleer denemelere benzer bir tahribata yol açmıştır. Sovyet idarecileri, merkezî Türkistan’ı daima uçsuz bucaksız bir pamuk tarlası gibi görmüştür. Her yıl daha fazla istihsâl etmek gayretiyle yeni arazilerin pamuk ziraatine tahsis edilmesi, su sarfiyatını artırmış; bu da Seyhun (Sırderya) ve Ceyhun (Amuderya) nehirlerinden beslenen ve dünyanın dördüncü büyük gölü sayılan Aral’ın, yaklaşık % 50 nispetinde daralmasına ve aynı oranda su kaybına yol açmıştır. Hâsıl ettiği su buharıyla iklimi tanzim eden Aral’ın bu muazzam çekilişi, bölgedeki tarım alanlarının çölleşmesine sebep olmuştur. Türkistan topraklarının devamlı surette pamuk ziraatine ayrılması ve istihsâli artırmak için her yıl daha fazla sun’î gübre ve ziraî ilâçların kullanılması, toprağı öldürmüştür. Bütün bir millet, pamuk yetiştirmek üzere âdeta seferber edilmiştir. Bütün bunlar, Moskova idaresinin Türk yurtlarında takip ettiği sömürme politikasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda bir şair olan Muhammed Sâlih, Özbekistan’daki bu yağmayı, “Başka” adlı şiirinde şöyle tarif ediyor:
“Ot bar, olan bar, meyseden gilem bar,
Mey bar, palav bar, elvan reng yalav bar,
Baht bar, saadet bar, toy bar, ziyafet bar,
Hemme nerse bar Özbekden başka.
Karı bar, karteng bar, ketteyu kiçik bar,
Aççık bar, çüçük bar, it bilen kuçuk bar,
Kurt bar, kumurska bar, ilan bar, çayan bar,
Hemme nerse bar Özbekden başka.

Özbek kanı? Özbek pahtada!

(Ot var, çayır var, çimenden kilim var,
Mey var, pilav var, kızıl renkli bayrak var,
Baht var, saadet var, toy var, ziyafet var,
Bütün herşey var Özbek’ten başka.

İhtiyar var, genç var, büyük ve küçük var,
Acı var, tatlı var, it ile kuçuk var,
Börtü-böcek var, yılan var, çıyan var,
Bütün herşey var Özbek’ten başka.

Özbek nerede? Özbek pamukta!)
Muhammed Sâlih, bu kitaba dâhil ettiğimiz birkaç makalesinde, pamuk mono-kültürünün çevre ve insan üzerindeki menfî tesirlerinden söz etmektedir. Yazar, toprağı mahvettiği için, Özbek köylüsünü maddî ve manevî sefalete ve hastalıklara mahkûm ettiği için pamuk tarımına şiddetle karşıdır. Çünkü, eğer “pamuk hükümranlığı devam ederse, köyle şehir arasındaki büyük sosyal eşitsizlik -Özbeklerin hemen hemen % 80′i köylerde yaşamaktadır-bertaraf edilmezse, bedenen ve rûhen sağlam bir toplum yetiştirmek çok zordur. Aynı yazının devamında, Özbek köylüsünün bütün emeğinin bir lokma ekmek uğrunda heba edilmiş olmasının “halkta ruhsuzluk ve sosyal gaflet meydana getir”diği belirtilmektedir.
Yazarın bildirdiğine göre, pamuk tarlalarına yakın yerlerde yaşayanlar, başta kanser olmak üzere çeşitli hastalıkların pençesinde kıvranmaktadır. Pamuk tarlalarında çalışanlar ise, daha çok Özbeklerdir. Bu sebeple, Özbeklerin hastalıklara yakalanma ihtimali, Özbekistan’da yaşayan diğer milletlere nazaran “kırk yedi kat daha fazladır.” İşin daha da kötüsü, çocuk ölümleri ve hastalıklar idare tarafından gizli tutulmaktadır. Meselâ, Özbekistan başhekimi Ş. Şâvahabov’un imzasını taşıyan bir rapora göre, “1988 yılında yedi ay boyunca bulaşıcı hastalıklara yakalananların sayısı Havas ilçesinde % 68, Voroşilov ilçesinde % 74.9, Sırderya ilçesinde % 80.7, Akaltın ilçesinde ise % 83 nispetinde gizlenmiştir.
Özbekistan Sağlık Bakanlığının açıklamasına göre, 1975-1988 yılları arasında 2.307.708 kişi bulaşıcı karaciğer (sarılık) hastalığına yakalanmıştır. Bu rakam, “milletin dörtte birinin çalışamaz” durumda olduğunu göstermektedir. Taşkent Onkoloji Enstitüsü tarafından Kaşkaderya’nın iki ilçesinde yapılan sağlık taraması sırasında “760 genç kadından sadece % 12.3′ü sağlam bulunmuş, % 87.7′sinde göğüs hastalıkları, bunların % 12′sinde ise kanser tespit edilmiştir. Muhammed Sâlih’i feveran ettiren bu rakamlar, Özbeklerin, 1980′li yıllarda bedenen hastalıklı, muztarip bir topluluk olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Özbekistan’da Sovyet döneminde takip edilen tarım politikası, yani pamuk ziraati, ekolojik felâkete sebep olmuştur. Bu felâket de insanları bedenen perişan etmiş, sakat doğumlara ve çocuk ölümlerine yol açmıştır. Çocukların sakat doğması veya ölmesi ise, nüfus plânlamasını bir tedbir olarak gündeme getirmiştir. Özbekistan’daki çocuk ölümleri, 1980′li yıllarda bütün Sovyetler Birliği’nde ilk sırayı işgal etmektedir. Resmî makamlar, bunun sebebini fazla doğumda görerek doğumların azaltılması yönünde kampanya başlatmak isterler. Buna mukabil, Ruslar arasında doğum oranının artması teşvik edilmektedir. Muhammed Sâlih, siyasî mülâhazaya dayanan bu kampanyayı jenosit olarak değerlendirir ve karşı çıkar. Ona göre bu facianın asıl sebebi, aşırı doğum değildir. Özbek çocukları, tarım ilâçları ve pamuk mono-kültürünün sebep olduğu ekolojik facia, anne ve babaların hastalıklı olması, maddî sefalet ve yetkili kurumların tedbirsizliği yüzünden ölmektedir.

ÖZGEÇMİŞİM
1949 yılının 20 Aralık günü, o zamanki adı Ürgenç olan bugünkü Yengibazar nahiyesine bağlı Begler köyünde doğdum. Rahmetli Beğcan Beğ’in oğlu olan babam Medemin (Muhammed Emin) Beğ, on yaşında yetim kalmıştır. Dedem Beğcan Beğ, 1928 yılında sovyet hükûmeti tarafından öldürülmüş, bütün mülkü müsadere edilmiştir.
Mensup olduğu sosyal zümre sebebiyle babam, sovyet mekteplerine alınmamıştır. Onun bütün eğitimi, “Heftiyek” (Kur’ân-ı Kerîm’in yedide birinden ibaret olan risale) ve daha sonra okuduğu ÇSB (Çala Savadlikni Bitiriş) (Okuma Yazma Mektebini Bitirme) kursu seviyesinde kalmıştır. 1942 yılında İkinci Dünya Harbine gönüllü olarak katılmış, 1943 yılında yaralı olarak dönmüştür. Yarası iyileştikten sonra, 1944 yılı başlarında tekrar savaşa gitmiştir. Ben ondan “Bu idare atalarımızı öldürdü, niye savaşa iştirak ettiniz?” diye sorduğumda, rahmetli, “Köyde sadece kadınlar kalmıştı; konuşacak, dertleşecek kimse yoktu, can sıkıntısından gittim.” diye cevap verirdi. Stalin’e çok hürmet ederdi. Fakat onun 1945 yılında “Önce Rus halkı ….” diye başlayan zafer konuşmasından, babamın dediğine göre, “gönüller biraz kırılmıştı.” Buna rağmen 5 Mart 1953 günü çok kaygılıydı. Ben bunu çok net bir şekilde hatırlıyorum. Çünkü o gün bir eşekarısı topuğumdan sokmuştu. Tıpkı Stalin’in ölüm habercisi gibi. Bu haber, “47″ markalı radyomuzdan da geldi. Ve evdekiler, bu haberi komşulara bildirmeye korktular. Babam, neyi ve kimi takdir ederse, Stalin’e kıyas ederdi.
Meselâ Ejder adlı güçlü ve saldırgan bir köpeğimiz vardı. Onu, “Bu Stalin’e benziyor, işini hiç ihmâl etmiyor. Serbest kalınca bile evin etrafından ayrılmıyor.” diye methederdi. Bununla, Stalin’in Moskova’dan hiç ayrılmadığını ima ederdi.
Babam, dinî eğitim görmemişti. Fakat Fatiha sûresini biliyordu. Son yıllarında namaz kılmaya başlamıştı. Allah rahmet eylesin.
Annem, Kalender Sarıg’ın kızı Âkile Hanım, sovyet mektebinde dördüncü sınıftan sonra ayrılmış. Herhangi bir yerde çalışmazdı. Ömrü çocuk terbiye etmek ve misafirlere yemek hazırlamakla geçmiştir. Babam, dostlarıyla beraber olmayı severdi. Annem de dinî terbiye görmemiş, fakat her akşam, yatmadan önce şu kelimeleri mırıldanırdı:
Yatgeymiz, ya Allah,
Turgeymiz, inşallah,
Turar turmaz kün bolsa,
Lâ ilâhe illâllah!

(Yatacağız, ya Allah,
Kalkacağız, inşallah,
Kalkar kalkmaz gün olursa,
Lâ ilâhe illâllah!)
Annemin bu duayı bugün de mırıldandığından hiç şüphem yok.
Annemden farklı olarak ninem Şükür Ananın bilgisi mükemmeldi. O, hadislerde zikredilmeyen dinî efsanelere varıncaya kadar herşeyi bilir ve hikâye ederdi. Meselâ, Hz. Ali’nin Harezm’de bulunduğuna dair hikâyeye hepimiz inanırdık. Aynı şekilde, ninemin Harezm Tarihi diye bize hikâye ettiği kitabın, Kitâb-ı Dede Korkut olduğunu, daha sonra öğrendim.
1956 yılında mektebe başladım ve emsalsiz bir sabır göstererek on yıl muntazam şekilde devam ettim. Yedinci sınıfa kadar mükemmel, dokuzuncu sınıfa kadar orta derecede bir öğrenci oldum. Onuncu sınıfta ise, imtihana mecburen aldılar.
Bu “mecburî hizmet” yıllarında beni avutan tek şey, ders kitapları dışındaki okumalarımdı. Babamın hepsi hepsi iki kitabı vardı: Ötgen Künler ve Ömer Hayyam. Bu kitapları tekrar tekrar okumak, beni canımdan bezdirmişti. Çünkü bu kitaplar çok sıkıcı idi. Ben kendime hiç tükenmeyecek, hiç bitmeyecek bir kaynak arıyordum. Meğer köyün üç kilometre uzağında, eski nahiye merkezindeki MTS (Maşina-Traktör Stansiyası) (İstasyonu)’nin kütüphanesi, benim aradığım kaynakmış. Bu kütüphanenin bir müdürü ve iki müşterisi vardı. Müdür altmış yaşlarında bir hanım, müşteriler ise Başkırşeyh köyünden traktörcü Sadullah ile ben. İçi karanlık kütüphane, dünyadaki en sakin kütüphanelerden biriydi. Kitap kokusu, insanı sarhoş ederdi. Rafları karıştırırken istenilen kitabı almanın, bir değil, beş, hatta on kitabı almanın mümkün olduğunu düşünüp şaşardım.
O günlerden Oder’de Bahar, Metânetli Kişiler, Altın Yulduz gibi sovyet vatanperverliğini methedici Rus yazarlarının kitaplarını ve bir Letonyalı yazarın Vatannı Komsab (Özleyip) isimli hazin romanını hatırlıyorum. Hatırladığım başka bir şey de kütüphanenin duvarlarına yapıştırılan sararmış afişler. Bu afişlerde, atom bombası atıldığı zaman “gaz maskesinin” nasıl kullanılacağı ve patlamanın şiddetinden nasıl korunacağı, örneklerle gösteriliyordu.
Ben kütüphanenin raflarını karıştırırken dünyada Küba krizinin meydana geldiğini bilmiyordum. John Kennedy’nin emri üzerine Amerikan savaş gemilerinin Küba adasına yaklaştığından, Hruşçev “dedemizin” ise başında kalan son saç tellerini yolduğundan hiç haberim yoktu.
Dünya, üçüncü cihan harbine hazırlanıyordu. Bense kendi savaşımı çoktan başlatmıştım: Kitaplarda… Fakat mektebi hiç sevemedim. Her nasılsa diploma verildi. Ama bu diploma ile nereye gideceğimi bilemedim. Mektep arkadaşım Kural Sultan’ın tavsiyesi üzerine Ürgenç Pedagoji Enstitüsü’nün edebiyat bölümüne girmek istedim. Bir gün imtihanlara hazırlanırken Kural, şair R. Babacan’ın rubailerini okudu. Böyle rubaileri ben de yazabileceğimi söyledim. Kural, bu cevabıma çok kızdı. Onu sakinleştirmek için üç-dört rubai yazdım. Böylece şiir yazmaya başladım. Aslında şairlikte hiçbir iddiam yoktu. Ressam olmayı arzu ediyordum. Şairlikte bugün de iddialı değilim, ama nasıl olduysa oldu, beş-altı şiir kitabım yayımlandı.
Şiir, uzun yıllar boyunca benim terbiyecim oldu. Hiç uzlaşma bilmeyen terbiyecim. Onun sayesinde önce santimantalizm hastalığından kurtuldum. Hatta sevgiden bahsederken titrememeyi öğrendim. Meşklerimde “titreme” kelimesi çok fazla; çünkü onu ne kadar çok yazarsam, o bende o kadar az kalır, yani ondan kurtulurdum, temizlenirdim. Eğer kitaplarımda hissiyatlı şiirler bulunuyorsa, bunlar beklenen, arzu edilen hissiyattır. Bu güzel dünyanın hissiyatı. Cazibesi insanı köleye döndüren, esir eden hissiyat. Cazibesi perdeye benziyor, arkasında korkunç bir ebediyet. Korkunç, çünkü insanlar onun mahiyetini bilmiyorlar. Daha doğrusu bilmekten korkuyorlar:
Bu yakka kel, kol koy, imza çek,
Mene şu umr senge hediye.
Korkma, heç kim soremayacak,
“Nege kelding dünyage?”, deye.

Puling bolsa Erkni satıb al,
Tartıp algin, puling bolmasa.
Yerde yürgin, südrel bemelâl,
Âsmanda uç, köngling tolmasa.

“Nege keldim dünyage?”, deye
Sen özingden sorama fakat-
Bu saval dehşetli bombadey
Men etilgen zeminde ebed!
(1983)

(Beri gel, adını yaz, imzala,
İşte şu ömür sana hediye.
Korkma, hiç kimse sormayacak,
“Niye geldin dünyaya?”, diye…

Paran varsa Hürriyeti satın al,
Zorla al, paran olmazsa.
Yerde yaşa, sürün keyfince,
Göklere uç, memnun olmazsan.

“Niye geldim dünyaya?”, diye
Sen kendine sorma sadece,
Bu sual dehşetli bomba gibi
Men edilen zeminde ebedî!)
İnsanlar, “ben dünyaya niçin geldim?” sorusunu kendilerine sormaya korkarlar. Ben de korkuyordum. 1970 yılı başlarında Fransız âlimi Blaise Pascal’ın kitabındaki bir fikir dikkatimi çekti. Kelime kelime hatırlamıyorum, tahminen şöyleydi: “İnsan, kendisinin bir zamanlar ne kadar yüksekten düştüğünü anlamak için bu dünyada yaşar.”
Bu dinî fikir, bendeki korkuyu hemen hemen yok etti. Korku, cehaletin meyvesidir. Ben 1970′li yılların entellektüel cahiliyet talebelerinden biriydim ve Pascal’in bu fikri bana büyük bir keşif gibi görünmüştü.
Elbette Kur’an-ı Kerîm’in varlığını biliyordum. Ama onda sadece insanlığın tarihinin ve geleceğinin değil, hatta her “kuruyan yaprağın tarihi”nin bile yazılı olduğunu bilmiyordum. Eğer bilseydim, aklım almazdı. Çünkü bu hadise insanın aklına sığmaz. Bu kitabın eşiğine gelinceye kadar yüzlerce şirk dolu kitap okudum. Dinî terbiyem yoktu, diyerek kendimi mazur göstermeye çalışmıyorum; bunları yazarken sadece tevbe ediyorum.
Şiir benim terbiyecimdi, fakat dayanak noktası değildi. Herkes gibi benim de dayanacak bir noktaya ihtiyacım vardı. Çünkü herkes gibi ben de yolunu şaşıranlardan biriydim:
Ehtiras kamçısı astıda dir-dir
Titreyatgen tüyedey, tüşav ayakda,
Yürişge mecburmız, yürmakka mecbur,
Bilmey, mağrib kayda, maşrık kayakda.
(Edeşgenler Koşığı, 1983)
(İhtiras kamçısı altında tir tir
Titreyen deve gibi, zincir ayakta,
Yaşamaya mecburuz, bizler mecbur,
Bilmem mağrib nerde, maşrık ne yanda.)
Bu ıztırap, tıpkı eski Yunan filozofu Parménide’in ıztırabına benziyordu. Zavallı Parménide, “Ey tanrılar, ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece sabitlik verin. Bu, durmadan değişen, türlü renklere bürünen kararsızlık denizinde benim tutunabileceğim bir ağaç, bir kararlılık, bir sabitlik verin!” diye yalvanyordu. Fakat onun feryatları beyhudeydi. Çünkü o sabitliği Allah’tan değil, tanrılardan istiyordu. Parménide, politeizm (çok tanrıcılık) devrinin kurbanıydı. Fakat kendisi farkında olmadan Allah’ı, bütün âlemleri yaratan yegâne Allah’ı, yegâne istinatgâhı arıyordu.
Bu istinatgâhı, sovyet devrinde dininden uzaklaştırılan insanlar da aramaya başladılar. Bana benzeyenler için şiir, bu arayışın vasıtası idi. Şiir, arayış ıztırabından yorulup bıkmamak için bir teneffüs idi.
Şiirin dışında hudutsuz, insanın kalbini dehşete düşüren bir boşluk vardı. Bu boşluk, bizim candan sevdiğimiz dünyamız idi. Cazibesi korkunç olan dünya:
Yene oşa devre, yene oşa mey
Kuyılar ve perde tartar közingge
Ve yene ikkinçi kadeh boşamay,
Dehşetli bir boşlık tolar köksingge!

Şunda “çort” üziler devre lengeri,
Muallak kaladı kadehü kaşık,
Karanğıda korkkan bala singeri,
İçingden atılıb çıkadı koşık!

Közlering aldıda âlıs bir vâha,
Âvâzing yetmeydi, titreydi lebing,
Konalğa tapalmay uçadı âheng
Yurtıdan kuvılgan sar bürgüt kebi.
Âvâzing boğılar, kırılar tamak,
Közleringden aka başlaydı koşık.
Sen üçün korkınçlı endi tohtamak,
Tohtasang, şu zehât yutadı boşlık!
(Bir Uhleb Turseng Bes, 1981)

(Yine aynı meclis, yine aynı mey
Konulur ve perde tutar gözüne
Ve yine ikinci kadeh boşalmadan,
Dehşetli bir boşluk dolar göğsüne!

Birden kesilir meclis bıçak gibi,
Muallak kalır kadeh ve kaşık,
Karanlıkta korkan bir bala gibi,
İçinden atılıp çıkar bir koşuk!

Gözlerinin önünde uzak bir vâha,
Feryadın erişmez, titrer dudağın,
Konacak yer bulamayıp uçar âhenk
Yurdundan kovulan bir kartal gibi.

Sesin kısılır, kesilir soluğun,
Gözlerinden akmaya başlar koşuk.
Senin için korkulu şimdi durmak,
Durursan o an yutar seni boşluk!)
Fakat durmadan koşuk söylemek mümkün değildi; durmadan ağlamanın yahut kahkaha atmanın imkânı yoktu. Kalp, sükûnet ister. Kudurmuş ihtiras denizinde helâk olmamak için bir istinatgâh istiyordu. İnsana muhabbet, sanata muhabbet, hatta millete, vatana muhabbet bile, kalbe bu dayanağı veremiyordu. Kalp, bir kör gibi büyük bir ıztırabın içinde yuvarlanıyor ve kendisinin asıl kimliğini arıyordu. Bir ses ona, “Ben, sana şahdamarından da yakınım!” diye fısıldıyor, fakat o sesin sahibini göremiyordu:
Bir küç bardır tepede şeksiz,
Bir uluğ kudret bar, mevcud muhakkak,
Yoksa, ne özimni sezyapmen âciz,
Yoksa, nege bunça titreydi yürek?
(Demek, 1983)

(Bir güç vardır yukarıda şüphesiz,
Bir ulu kudret var, mevcut muhakkak,
Yoksa, niye kendimi hissederim âciz,
Yoksa, niye bu kadar titriyor yürek?)
1970′li yıllarda bu meçhul sezgiyi birçok genç şairin hissetiğine eminim. Fakat bu sezgi, hiçbir zaman şiirde ana motif olmadı. Güya şiir kendi yolundan, onu yazanlar kendi yolundan yürüyordu. Şiirin dinî bir ruha sahip olması mümkündü; fakat bizim öyle olmamız mümkün değildi. Biz gururun esirleriydik. Doğruyu söylemenin gururu, cesaretle söylemenin gururu, hiç kimseye hiçbir zaman boyun eğmemenin gururu, dosta sadakat, düşmana nefret gururu vb. Kısaca biz, âlicenaplar idik. Fakat kör kalbimiz bunu itiraf etmiyor ve kendine dayanak aramaya devam ediyordu:
Biz, ahir heç kimni öldirmedik-ku,
Lekin nege bizning kollarımız kan,
Günah kuşı turar baş üzre mengü,
Yanayatgen evliyadey çırpanar vicdan?
(Edeşgenler Koşığı, 1983)

(Biz hiç kimseyi öldürmedik ki,
Fakat niçin bizim ellerimiz kan,
Günah kuşu durur başımızda ebedî,
Yanan bir evliya gibi çırpınır vicdan?)
Çünkü bizim o saydığımız bütün âlicenap faziletlerimiz, havada kalıyordu. Bu faziletleri koyacak bir yer, bir mihrap yoktu. Bu faziletleri tesbit edecek bir hakem, kabul edecek hiç kimse yoktu. Biz bu cevahirleri havaî gurura emanet etmiştik. Kalp, bu sebeple yanmakta olan bir evliya gibi çırpınıyordu. Aynı sebeple günah kuşu gitmiyordu üstümüzden.
Biz iyilik ve kötülüğün ne olduğunu biliyorduk. Ama iyiliği gurur rızası için yapıyorduk. Kendimizi kötülükten gurur rızası için sakınıyorduk. Fakat kalp, bu faaliyetin yanlış olduğunu hissediyordu. O ciddi şekilde işle meşgul oluyordu. O, kendisinin hangi yükseklikten yuvarlandığını tahmin ediyordu. O, kendisinin kıblesini arıyordu. Kalp, bütün âlemleri yaratan Allah’ın rızasını istiyordu.
“Bu gönül sırlarının ‘Terceme-i Hâl’ ile alâkası var mı?”, diye soruyorsunuz. Bana göre alâkası var. İnsanın maddî hayatına paralel olarak bir de manevî hayatı vardır. İnsanın bütün ömrü, bu ikisi arasındaki ihtilâflar zincirine hiç aralıksız dizilen bir büyük faciadır. Bu facianın seyircisi de yine insanın kendisidir. Facianın vazifesi, insana hangi yükseklikten yuvarlandığını göstermektir. Başka hiçbir vazifesi yoktur. Gerisi insanın ihtiyarındadır. O cesaret eder de yüksekliğe bakabilirse, kurtuldu demektir. Eğer cesaret edemezse, ateşte ebediyyen yanacaktır.
Ben, orta öğrenimimi tamamlayıp da yüksek okula girmek için gayret sarfettiğim sırada, ateşte yanmaktan korkmuyordum. Fakat Pedagoji Enstitüsü’nün imtihanını verememekten korkuyordum. Korkunun faydası olmadı, enstitünün imtihanını kazanamadım ve kolhoza dönerek çalışmaya başladım. Bir yıl sonra, 1967′de Taşkent Üniversitesi’nin Edebiyat Bölümü’ne girmek istedim. İlk imtihan kompozisyondu. Serbest tarzda “Özbek romancılığının 1960-1966 yıllarındaki terakkiyatı” hakkında kompozisyon yazdım. Bu, akademik bir tez konusu idi. Böyle bir konuyu, bizim gibi henüz acemi gençlere hangi akıllı verdi, bilmiyorum. O sırada meşhur olan Er Başige İş Tüşse, Kara Közler gibi romanları herhalde ben de okumuştum, kompozisyonu yazdım ve dört aldım. Diğer imtihanlar da bu şekilde geçti. Yarışı yine kazanamadım. Gece bölümüne kabul edildim. Gece bölümü bir hakaret sayıldığı için tekrar kolhoza döndüm.
1968 yılı Mayıs ayında saçımı kestirerek “şanlı” sovyet ordusuna asker oldum. Macaristan’ın Zigetvar şehrine gönderildim. Askerlik sırasında kavgalar istisna edilecek olursa, hatırlanacak çok az şey oldu. Fakat 1968 yılının 20 Ağustosu hatırımda. Biz o gece Çekoslovakya’ya girdik. Çekoslovakya’nın Sovyetler tarafından işgali Ağustos ayında değil, Masıy ayında plânlanmıştı. Tümenimiz, Mayıs ayında, Slovakya sınırındaki Haymaşkar adlı Macar şehrine getirilmişti. Ve bize her gün, her saat, savaşa hazır olun, diye emirler veriliyordu. Kiminle savaşacağımızı ise ancak 20 Ağustos günü öğrendik. Bu çok komik bir savaş oldu. Bratislava’ya girdiğimiz zaman bizim bölüğümüze televizyon stüdyosunu işgal emri verildi. Biz kalaşnikofları şakırdatarak televizyon stüdyosuna girdiğimizde, orada ihtiyar kapıcı kadından başka kimseyi korkutamadık. Bîçare tir tir titreyerek ellerini kaldırdı. Fakat hiç kimse onu esir almadı. Çünkü herkes “kahraman sovyet askeri”ne lâyık düşman arıyordu. Bu “düşman” televizyon stüdyosunda değil, nümayiş ve mitinglerdeydi. “Düşman”, bütün bir milletti. Onu, “kahraman asker” yenemedi, biliyorsunuz.
Aynı yılın Kasım ayında biz tekrar Macaristan’a döndük. Askerlik benim için faydalı oldu. Rusça öğrendim ve kendi milletimi tanıdım. Bir gün dinlenme sırasında oturduğumuz meydanın yanından piyade bölüğü geçti. Askerlerin çoğu Özbek ve Taciklerden müteşekkildi. Bu gençlerin kendi dillerindeki “konuşmaları”, bizim bölüğümüzdeki Rusları öfkelendirdi. Ruslardan biri, “Ey çurki, perestante boltat!” (Hey odun, gevezelik etme!) diye bağırdı. Kan beynime sıçradı. Yerimden fırlayarak Rus’a vurduğumu hatırlıyorum. Bizi ayırdılar. Ben o dakikadan itibaren muayyen bir millete mensup olduğumu hissetmeye başladım. Rus’un nezdindeki “çurki”, benim milletimdi.
Ona “odun” denilmesine asla razı olamayacağımı anladım. Askerliğim sırasında birçok zayıf şiir yazdım. Bir kısmı 1968 yılında Harezm Hakikati gazetesinde neşredilen bu şiirleri, askerde hapse düştüğüm aylarda çok kolay bir şekilde yazdım. Eni iki, boyu üç metrelik hücrede gündüzleri ayakta durmak veya soğuk betona oturmak mümkündü. Zaman çok sakin geçiyordu. Herkes zamanı çabuk geçirmenin bir yolunu arıyordu. Ben ise durmadan yazdım. Fakat askerlikten döndükten sonra yazdıklarımın hemen hemen hepsini imha ettim. Birinin okuyup da “ahmak” demesinden korktum.
1970 yılında askerlikten dönünce evlendim. Aynı yıl Taşkent Üniversitesi’nin Gazetecilik Bölümü’ne girdim. Üniversite de orta mektep gibi oldu. Birinci sınıf “âlâ”; iki, üç ve dört “yahşi”, beşinci sınıf ise çok “yaman” oldu. Hocalarımı üzmemek için imtihanlara girmedim. Ama, tıpkı orta mektepte olduğu gibi her nasılsa bir diploma verdiler. Her şeyde bir hayır vardır, üniversitede geçen yıllarım çok faydalı oldu. Dünya edebiyatını orada tanıdım. Birkaç yeni ve sâdık dost kazandım.
Üniversite hayatımdan saygıyla hatırladığım birkaç hocam var. Rahmetli Tal’at Sâlihov, dünya edebiyatı dersi verirdi. Gaybullah Selâmov, tercüme sanatını öğretirdi. Batırhan Ekremov klâsik edebiyat, Âzad Şerefıddinov Özbek sovyet edebiyatını okuturdu. Gerçi Âzad Şerefiddinov bizim dersimize gelmedi; fakat bilhassa Çolpan’ın şiirlerine sahip çıktığı için kendisine çok hürmet ederdik. Âzad Bey’e benzeyen Narbay Hudaybergenov adlı hür fikirli başka bir hoca daha vardı. Talebeler onu da severlerdi. Biz genellikle resmî çizgiden biraz çıkmaya cür’et edebilen kişilere büyük hürmet gösterirdik.
Bir gün üniversiteye Abdullah Âripov geldi, şiir okudu. O şiiri güzel okurdu. Daima telâffuzu düzgün, sözleri âhenkli olurdu. Nevâî hakkında yazdığı şiirini okurken bir mısra geldi ki, sonu “kalemini körsetdi, halas” diye bitiyordu. Yani Nevâî, kendisine kılıç çekene karşı kalemini gösteriyordu. Âripov, “kalemini körsetdi, halas” derken, sağ kolunu sert bir şekilde kaldırıp başparmağını işaret ve orta parmağı arasına soktu. Bu parmak güya kalemdi. Biz bu hareketi derhal yorumladık. Bu, bir isyandı bize göre. Kürsüdeki şair, bir kahramandı.
Herhâlde biz, kahraman görmeyi çok arzu ediyorduk. 1970′li yıllarda yazılan bir şiirde bu arzu var:
Bir bar eken, bir yok eken,
Kadim zamanlarda
Bahadır ötgen eken…
Kara ormanlarning bağrıda
Arslan yaşar eken beheybet…
Buvi!
Nege bahadırlar hemmesi
Fakat kadim zamanlarda ötedi?
Arslançi, kanı oşa arslan,
Buvican?

Nege uyarım tünde, gafletde yatgen
Meni uygatmaydı
Na’ra tartmaydı?!
(Bir Bar Eken, Bir Yok Eken, 1975)

(Bir varmış, bir yokmuş,
Eski zamanlarda bir
Bahadır yaşamış…
Kara ormanların bağrında
Bir arslan yaşarmış heybetli…
Anne!

Niye bahadırların hepsi
Sadece eski zamanlarda yaşar?
Arslan ise, hani o arslan,
Anneciğim?

Niye o gece yansı, gaflette yatan
Beni uyandırmıyor
Kükremiyor?!)
Fakat durgunluk yıllarıydı, hiç kimse nara atarak kükreyemiyordu. Bazen Brejnev çıkıp konuşuyordu. Ama onun sesi de naraya değil, dişleri dökülmüş bir arslanın üşengeç hırıltısına benziyordu. Ondan insanlar korkmuyordu, sadece saygı duydukları için korkar gibi görünüyorlardı. Brejnev hakkında anlatılan lâtifeler lâtife değil, onun hayatına ait gerçek hadiselerdi. Bu hadiseler, durgunluk devrinin duvarlarında en güzel süsler olarak kaldı.
Talebeliğimin ilk yıllarında, Franz Kafka’nın hikâyelerini tercüme etmeye başladım. Beni buna sınıf arkadaşım Ferganalı Tohtasın Azim teşvik etmişti. O, benden daha bilgiliydi, Batı edebiyatını iyi biliyordu. Batı edebiyatını bilmek bir ölçü sayılıyordu ve biz bu edebiyatı, kendi edebiyatımızdan daha çok okuyorduk, eğitim öyleydi.
Kafka, beni fazlasıyla cezbediyordu. Çünkü hiçbir yazara benzemiyordu. Onun “sanat anlayışı” sadece sosyalist realizmi değil, hatta kapitalist realizmi de inkâr ediyordu. Kafka, “minareyi yukarı doğru değil, aşağı doğru inşa etmek gerek”, diyordu. O zaman bu inşaat da minare değil, kuyu olurdu. Bu müthiş teşbih bana kuyu gibi derin göründü. Böylece insan dış (maddî) dünyaya değil, kendi iç dünyasına davet ediliyordu. Kafka’nın kahramanlarının alnında daima bir şey yazılı olur ve hiç kimse bu yazının dışına çıkamaz. Bu görüşün kapitalist dünyada doğup da ateist terbiye ile yetişen biri tarafından ifade edilmesi, müthiş bir şeydi.
Kafka’nm hikâyeleri korkunçtu; ama bizim sevdiğimiz hayattan daha korkunç değildi. Arada sadece bir fark vardı: Hikâye kahramanları kendilerini daima suçlu hissediyor, fakat sebebini bilmiyorlardı. Bizim için bu duygu tamamen yabancıydı. Kafka, Allah’a inanmak isteyen bir ateist ve bundan dolayı ömür boyu azap çeken talihsiz bir entellektüeldi.
Kafka, unutulmaz bir yazar. Üniversitede ben de hikâyeler yazmaya başlamıştım. Ancak Kafka’yı okuduktan sonra yazdıklarımı imha ettim.
O yıllarda bana tesir eden yazarlardan Fransız Paul Valéry ile Avusturyalı Robert Musil’i de burada zikretmek gerekir. Onların sanat felsefeleri, benim için bir yenilik oldu. Aynı şekilde 1971 yılında, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in İnostrannaya Literatura’da neşredilen yalnızlık hakkındaki romanı da çok ilgimi çekmişti. Fakat o, Kafka’nın yerini dolduramıyordu. 1970′li yıllarda Lâtin Amerika romancılığı, dünyada büyük şöhret kazandı. Fakat üslûp yönünden 1920′li yıllar Avrupa dekadan edebiyatının aksinden başka bir şey değil.
Biz talebeliğimizde edebiyattan, bilhassa nesirden yenilik bekliyorduk ve bu istediğimizi de yabancı edebiyatlarda buluyorduk. Çağdaş Özbek nesri zayıf olduğu için eğitimini kâfi derecede alamadık. Daha sonra şiirlerimiz yayımlanıp kitaplarımız çıkmaya başlayınca, bizi Batı taklitçiliğiyle suçladılar. Bu doğruydu. Çünkü sovyet edebiyatında taklit edilecek eser yoktu. Diğer yandan bizim yazdıklarımızın hepsi Özbekçe idi ve müşahede tarzı da “Batılı gibi” değildi. Meselâ, benim “modern” şiirlerim daha çok halk ibareleri üzerine kurulmuştu. Halkın “ayning on beşi yaruğ, on beşi karangı” (ayın on beşi aydınlık, on beşi karanlık) ibaresine dayanarak yazdığım şu şiirimde olduğu gibi:
Yaruğ boldı ayning on beşi,
Kalgen on beşi hem… yaruğ boldı-ku!
Men bir kemsukum kişi,
Yüreğim kuvançge toldı-ku.

Erte kuvanıbmen, kareng-ki,
Mükemmel eken dünyaning işi-
Mene, ay on beşi karanğı,
İkkilenib turar kalgen on beşi.
(1983)

(Aydınlık oldu ayın on beşi,
Kalan on beşi de aydınlık oldu,
Ben bir mütevazı kişi
Yüreğim kıvançla doldu.

Önceden sevindim ben, bakın ki,
Mükemmelmiş dünyanın işi,
Bakın, ayın on beşi karanlık,
İkirciklenip durur kalan on beşi.)
Fakat biz, 1970′li yıllarda şiirde belirtildiği gibi “kemsukum” (mütevazı) değildik. Eğer mevcut edebiyat bize istediğimiz yeniliği veremezse, bunu biz kendimiz yaratmaya kat’i surette kararlıydık. Bu iddianın gerçekleşip gerçekleşmediğine edebiyatçılar karar verecek. Yeniden yapılanma başladıktan sonra edebî gelişmeleri takip edemedim.
Üniversiteyi bitirdikten sonra, diplomamda “gazeteci” yazmasına rağmen hiçbir gazete beni işe almadı. Aynı şekilde Sovyet iş kanununda “şiir yazarı” diye bir iş de yoktu. Hanım ise haklı olarak istikrarlı bir hayat tarzı istiyordu. Benim hayatımda ise yoksulluktan başka istikrarlı bir şey yoktu. Böylece ayrıldık. Bu evlilikten Nigâr, Celâliddin ve Cemâliddin adlı üç evlâdımız doğdu. İkinci defa evlenirken çok endişeliydim. Çünkü hayatım henüz istikrara kavuşmamıştı. Fakat ikinci hanımım çok diplomat çıktı, yoksullukla uzlaşabildi. Bu evlilikten de Ümide ve Temür adlı iki çocuğumuz doğdu.
1975′ten 1977 yılı Mayıs ayına kadar Gafur Gulam neşriyatında ve Fizkültüra Özbekistana gazetesinin haber bölümünde çalıştım. Ancak hiçbir yerden çalıştığıma dair “mehnet defterçesi” (iş karnesi) alamadım. Bunun sebebini de bugüne kadar henüz öğrenemedim.
1977 yılında ilk şiir kitabım çıktı. Aynı yıl Yazuvçılar Soyuzu (Yazarlar Birliği)’na üye oldum. Yine o yıl, Vısşiye Literaturniye (Yüksek Edebiyat) kursuna katılmak üzere Moskova’ya gittim. Buradaki eğitimim sırasında aldığım burs, çalışırken aldığım maaştan daha fazlaydı. 150 ruble alıyordum. Her iki ayda bir Taşkent’e geliyordum. Eve hediye olarak 10-15 kilo et getiriyordum. Evdekiler bundan memnundu. Ben ise bu marifetimden gurur duyuyordum. Fakat bu iki yıl süren rahatlık devri çok çabuk geçti ve hayatımız yine kalem hakkına kaldı. Buna rağmen biz evimizde çok bahtiyar yaşadık; Allah’a şükürler olsun, hiçbir zaman kendimizi yoksul hissetmedik. Bu duygularla şöyle bir şiir de yazmıştım:
Sen ve men bilemiz, sevgining
Timsâli mecnuntal emesligini.

Sarık gül-ayrılık,
Kızıl gül-üçreşüv değeni emes.
Ayt ularge,
Tüşüntir sevgilim,
Biz kanday sevgendik bir-birimizni
Kanday sevgen edik,
Gülleri yulingen âlemde!
(1980)

(Sen ve ben biliyoruz, sevginin
Timsâli salkım söğüt olmadığını.

Sarı gül ayrılık,
Kırmızı gül kavuşmak demek değildir.
Söyle onlara,
Anlat sevgilim,
Biz nasıl severdik birbirimizi,
Nasıl severdik,
Gülleri yolunan âlemde!)
1970 ve 1980′li yıllarda kalem hakkıyla geçinmek mümkündü. Hatta bazı halk şair ve yazarları zengin bir hayat yaşıyorlardı. Yaptıkları işe lâyık hususî ev, daça, araba almaları mümkündü.
Yayınların masrafları devlet tarafından karşılanıyordu. Edebiyat ve onun teşvik edilmesi, devletin işiydi. Goskomizdat (Devlet Neşriyat Komitesi) denilen bir idare vardı. Bu, dünyada benzeri olmayan bir şirkettir. Orada yüzlerce insan çalışıyor olsa da hiç kimse bu şirketin ne ile meşgul olduğunu bilmezdi. Neşriyat ve “goskomizdat” varlığını yazarlara borçlu olsa da hiç kimse yazara değer vermezdi. Yazarlar, bu idarelerin kapısı önünde, koridorlarında veya tuvaletlerinde bekleşirler, yanlarından yayın direktörü veya “goskomizdat” reisi geçecek olsa derhal asker gibi esas duruşa geçip selâm verir veya sıntırlardı. Bu mütevazı ve miskin insanlar, benim dostlarımdı. Onlar, yazılı ve şifahî edebiyatla meşgul olurlardı. Şifahî edebiyat, bu neşriyat komitesinin karşısındaki çayhanede meydana getirilir ve bu yazılı edebiyata göre daha canlı çıkardı. Çünkü sanatkârlar yazılı edebiyatın ciddi olması gerektiğini düşünür ve metodolojik hataya sebep olurlardı. Aslında yazılı edebiyatın da şifahî edebiyat gibi tamamen serbest olması gerekirdi.
Bütün bunlara rağmen biz işimizden gurur duyuyorduk. Şair Yoldaş Eşbek anlatmıştı: Bir gün başka bir şairle otobüste giderlerken bir yaşlı kadın yanlarına gelip dikilir. Yolculardan biri şairlere “yer verir misiniz”, diyecek olmuş. Yoldaş’ın yanındaki arkadaşı hayret ederek, “Bunlar bizim kim olduğumuzu bilmiyorlar galiba, udostovereniyemizi (şair kimliğimizi) gösterelim mi?” demiş. Bu safdil şair, mağrur dünyamızın bir sembolüydü.
1970′li yılların başında heykeltraş Aman Aziz’in Çilânzar’daki bodrumunda toplanıyorduk. Bu atölyede Aman Aziz ile Sâbircan adlı bir heykeltraş genç çalışıyorlardı. Buraya gelenlerin sayısı o kadar da çok değildi. Toplantılarda daima ressam İsfendiyar, rahmetli Şühret Abdüreşid, âlim Begcan Taşmuhammed, Rauf Parfi, bazen de başkaları hazır olurlardı. Bir gün bir facia meydana geldi ve Sâbircan kendini bodrumda astı, Allah rahmet eylesin. Bu olaydan sonra Aman Aziz, Rustaveli sokağında başka bir bodrum buldu ve meclisimiz de oraya taşındı.
Daha sonra yeni dostlar edindim: Ahmed A’zam, İbrahim Hakkul, Hurşid Dostmuhammed, Âlim Atahan…. Bu değişik karakterdeki insanları birleştiren şeyin ne olduğunu tayin etmek zor. Yalnız onlardan hiçbiri resmî edebiyat veya sanat temsilcisi değildi. Hiçbiri meddah değildi; menfaat için sanatını vasıta yapmayan insanlardı. En önemlisi de onlar, sovyet sisteminde bir şahsın ne kadar hür yaşaması mümkün ise o kadar hür yaşamasını biliyorlardı.
O sıralarda Gülistan dergisi yayımlanıyordu ve bizim “hür” fikirlerimiz, daha çok bu dergide neşrediliyordu. Derginin redaktörü Askad Muhtar, liberal fikirli biri olduğu için bizim “yenilik arayış”larımıza göz yumardı. Fakat gerektiğinde “yukarı”nın da gönlünü almayı ihmâl etmezdi. Askad Bey, sadece doğuştan bir şair değil, aynı zamanda doğuştan bir redaktördü. Bazen bir kelime yüzünden bütün bir metni kaldırıp atardı. Benim bir şiirimde kahramanın kalabalığın içinde sevgilisini görmesi şöyle tasvir ediliyordu:
Beşere, kıyafe, yüzler içiden
Sening çehreng süzib çıkadı.

(Sûret, kıyafet, yüzler içinden
Senin çehren süzülüp çıkar.)

Askad Bey bunu,
Sening çehreng süzib çıkadı, Lenin!
(Senin çehren süzülüp çıkar, Lenin!)
şeklinde değiştirerek hiçbir zaman “Lenin” kelimesini yazmadım, diye gururlanan beni mahcup etmişti. Gülistan, bu şekilde bizim uzun zaman minberimiz oldu.
Biz gençtik ve gençlik bir imtiyazdı. Bize hiç kimse itibar etmiyordu. Biz de bundan faydalanarak istediğimiz şeyi yazar ve yayımlatırdık. Elbette hiç kimseyi rejimi yıkmaya davet etmiyorduk ama ona karşı aba altından sopa göstermekten de geri durmuyorduk. Bu sebeple bazı dikkatli tenkitçilerin bundan rahatsız olarak “eteğinizdekini dökün!” dediği zamanlar da oldu.
Bu “deli dolu” gençliğimiz, 1984 yılına kadar devam etti. Otuz beş yaşında da genç olmak, sadece bizim toplumumuzda mümkündü. Biz bu imkândan en geniş şekilde istifade ettik. Fakat 1984 yılında gençliğimiz birden sona erdi. Kremlin’de Andropov, Özbekistan’da Abdullayeva ortaya çıktı. Onlar yeni bir devrin habercileriydi. Andropov memleketteki düzensizliğe karşı kuzeyden, Abdullayeva ise doğudan savaş açtılar. Andropov çabuk öldü. Sadece doğu cephesi ayakta kaldı. Çünkü Kremlin’in yeni önderi Çernenko, çok zayıf bir adamdı.
Özbekistan komünistlerinin ideoloji sekreteri Abdullayeva, muhtemelen sovyet devrinde gelmiş geçmiş önderlerin içinde en gayretlisiydi. O, gayri millî siyasetiyle milletin uyanışına hizmet etti. Moskova’dan gelen talimatları, istenilenden daha iyi bir şekilde yerine getirmeye çalıştı. Din, milliyetçilik ve pantürkizm, onun asıl düşmanlarıydı. Onlarla samimî şekilde mücadele etti. Bu mücadele, Don Quichotte’un değirmenlerle olan savaşını hatırlatıyordu. Çünkü Özbekistan’da ne din, ne milliyetçilik ve ne de pantürkizm, siyasî veya sosyal mânâda tehlike arzetmiyordu. Fakat onun yıktığı camiler, insanları din hakkında düşündürmeye başladı. Onun yasakladığı tarih kitapları, milletin kendi tarihine olan rağbetini artırdı. Ve tabiî olarak fevkalâde durumlarda görüldüğü gibi aydınlar topluluğu derhâl üç gruba ayrıldı. Gençler, Abdullayeva’nın siyasetine açıkça karşı çıktılar. Bu karşılık, önce çay toplantılarında ve meclislerde, kısa bir zaman sonra da 1985 yılı Ocak ayında “Politbüroya mektup” yazma şeklinde tezahür etti. İkinci grup, tarafsızlardan teşekkül ediyordu. Onlar, olayların gelişmesini dikkatle uzaktan seyrettiler. Üçüncü grup, hükûmet taraftan olanlardan meydana geliyordu. Bu gruba bazı meşhur şairlerimiz de iştirak ettiler. Hatta Abdullayeva’nm Nevruz bayramına karşı siyasetini benimseyerek nevruz gününün bir “hatıra günü” olduğunu ifade etmek üzere şiirler yazanlar da çıktı:
Gençlerin “Politbüroya mektub”una imza toplama kampanyası üç ay boyunca devam etti. Sonunda mektuba elli dört genç şair ve yazar imza koydu. Bu sırada Çernenko ölmüş, yerine Gorbaçev geçmişti. Mektuba cevap onun idaresinden geldi. Abdullayeva gençlerin bu hareketine çok öfkelendi. Onları “hizipçilik” ve “milliyetçilik”le suçladı. Fakat artık firsatı elden kaçırmış, olan olmuştu. Gençlerin bu “hareketi”, Özbekistan’daki içtimaî fikrin artık filizlenme devrini tamamladığını gösterdi.
1980′li yılların ilk yarısında bütün sovyet cumhuriyetlerinde, mahiyeti belirsiz bir değişiklik rüzgârı esmeye başlamıştı. Bu rüzgârı Gorbaçev değil, bilâkis Gorbaçev’i o rüzgâr yarattı. Çeşitli milletlerin aydınları, kendi millî meselelerini, sosyal meseleler hâlinde gündeme getirmeye başladılar. Ekoloji, tarihî gerçekler, rüşvetle mücadele gibi konular açıkça konuşulmaya ve bu bahaneyle merkezî idare de yavaş yavaş tenkid edilmeye başlandı. Bu son gelişmeler, Gorbaçev’in daha sonra ilân ettiği açıklık politikasının dibacesiydi.
1984-1985 yıllarında Özbekistan KGB’si de faaliyetlerini artırdı. Gençlerde görülen değişiklikle yakından ilgilenmeye başladı. 1984 yılı Mayıs ayında beni KGB’ye çağırdılar. Bir Rus binbaşı ifademi aldı. O sırada Taşkent’te Amerikalı genç bir ilim adamıyla tanışmıştım. KGB’yi bu Amerikalı’nın “fikirleri” ve elbette benim ona “bakışım” ilgilendiriyordu. Benim anlattıklanm ona makûl gelmedi. Buna rağmen binbaşı, konuşmasının sonunda “sık sık görüşürsek iyi olur”, dedi. “Buraya sadece siz değil, hatta meşhur şairleriniz de geliyorlar. İşte siz gençler, Leziz Kayumov’a iyi gözle bakmıyorsunuz. Hâlbuki o, milliyetçiliğe karşı düşüncelerini açıklıyor, sistemden yana tavır alıyor. Bunun neresi yanlış? Yoksa gençler sisteme karşı mı?” dedi. Ben, Leziz Kayumov’a karşı hiçbir husûmetimiz yok, dedim. Fakat onun milliyetçi dediği şairlerin, bizim en iyi şairlerimiz olduğunu söyledim. Binbaşı bunu duyunca canlandı ve “Lûtfetseniz de şu anlattıklarınızı yazıp verseniz”, dedi. Ben bunu şiddetle reddettim. Ayrılırken binbaşı “görüştüğümüzü lûtfen kimseye söylemeyin”, dedi. Ben, “KGB’ye gittiğimi daha önce karıma söyledim” dedim. Bunun üzerine binbaşı birşey söyleyemedi. Ertesi gün KGB ile olan görüşmemi bütün dostlarıma anlattım. KGB’ye tekrar çağırılmamanın başka yolu yoktu. Hakikaten bu görüşme benim için ilk ve son oldu.
1984 yılı sonunda, benim hayatımda başka bir önemli hadise meydana geldi. Yazuvçılar Soyuzı (Yazar Birliği) bana bir değil, iki değil, tam üç odalı bir apartman dairesi verdi. On dört yıl kirada yaşayan sovyet insanı için bu bir mucizeydi. Bu evde sekiz yıl yaşadık. Nihayet 1993 yılı baharında evi geri aldılar. Herhâlde nankör değilim, o yaşadığım sekiz yıl için ülkeme teşekkür ediyorum.
1986 yılında Âlıs Tebessüm Sâyesi adlı kitabım yayımlandı. Bu kitaptaki şiirler, öncekilere nazaran daha “anlaşılır” bir üslûpla yazılmıştı. Siyasî ve sosyal ruh, lirizmden daha kuvvetliydi:
Sözler bir-birige baksın erkinrak,
Yaşasın müstakil cumhuriyetdey,
Bir-birin toldırsın, bolsın ittifak,
Her cayda tuğılgen bir hıl niyetdey.

Cipsleşsin, cips etse zamâne zeyli,
Amma âliy Belgi etgen hükm-le
Ortada had bolsın… Şundan song meyli
Cümlei cehange aylansın cümle!
(Yengi Cümle Ahtarıb, 1985)

(Kelimeler birbirine baksın serbestçe,
Yaşasın müstakil cumhuriyet gibi,
Birbirini tamamlasın, olsun ittifak,
Her yerde doğan tek tür niyet gibi.
Birleşsin, birleştirirse zamâne zeyli,
Ama yüce, Tayin edici hükümle
Ortada hudut olsun… Ondan sonra evet
Cümle-i cihana dönüşsün cümle!)
İstiklâl ve hudutlar hakkında açık söyleyiş, o sırada mümkün değildi; fakat bunu şiirde ifade etmenin imkânı vardı.
1986 ve 1987 yıllarında şiir benim için ikinci plâna düştü. Artık “etektekiler”i dökmenin zamanı gelmişti. Ben de herkes gibi günlük makaleler yazmaya başladım. Bu önceden plânlanmış şekilde cereyan etmedi. Bizim yıllardır fısıltı hâlinde söylediğimiz fikirleri, artık açıkça anlatma imkânı doğmuştu. Yıllardır rüyalarımıza giren hürriyet, artık yanıbaşımızda, sokaktaydı. Böyle bir zamanda lirik şiirle uğraşmaya gönlüm razı değildi. Sabırsız gönül, insanı harekete zorluyordu. Önceleri, birkaç ay şiir yazmayınca vicdanen rahatsız oluyordum. Sanki şiir benim bu dünyadaki asıl vazifem gibiydi. Yeni şartlar bu durumu değiştirdi. Vicdanım bu defa başka şeyler için sızlamaya başladı.
Yanılmıyorsam 1986 yılında Yazuvçılar Soyuzı’nda bir Aral Komitesi teşkil edilmişti. Bu, hükûmete bağlı olmayan ilk sosyal teşkilâttı. Teşkilâtın herhangi bir yaptırım gücü olmasa bile yazarlar ve ilim adamları burada belli bir gaye etrafında birleşmişlerdi. Aral Komitesi, daha sonra Birlik adlı halk hareketinin doğuşunu hazırlayan teşekküllerden biri olmuştur. O yıllarda yazarların “ilgilenmedikleri” konu kalmadı. Aral gölünün kuruması, kimyevî maddelerin zararları, çocuk ölümleri, demografi, pamuk mono-kültürü, aynı yere her yıl farklı tarım ürünlerinin ekilmesi, kısaca bütün toplum, ekonomi ve hatta maişet meseleleri, Yazuvçılar Soyuzı’nda muhakeme ve müzakere edilirdi.
1988 yılında Yazuvçılar Soyuzı sekreterliğine seçildim. Başkan Âdil Yakubov idi. Allah ondan razı olsun, üç yıl boyunca bizim bu dergâhtaki bütün “maceralarımız”a tahammül gösterdi. Toplantılardaki “kahramanâne” nutuklarımızın hesabını hükûmete o verirdi. Fakat hiçbir zaman bizi incitecek bir harekette bulunmaz, sadece büyüklere mahsus tenbihlerle iktifa ederdi. Birlik hareketi, Âdil Bey sayesinde kuruldu. Eğer o istemeseydi, Yazuvçılar Soyuzı’nı, bu teşkilâtın merkezi hâline getiremezdik.
Birlik Halk Hareketi, 1988 yılı Kasım ayında şair Dedehan Hasan’ın evinde kuruldu. Ben, 1989 yılı Kasım ayında bu hareketten ayrıldım. Sebebi çeşitli yerlerde değişik insanlar tarafından anlatıldı. Bunun için üzerinde durmuyorum.
1990 yılı Nisan ayında Erk Partisi kuruldu. Hemen ardından bu partiye başkan seçildim. 1991 yılı Ekim ayında Yazuvçılar Soyuzı sekreterliğinden istifa ettim. Aynı yılın Aralık ayında Özbekistan devlet başkanlığı seçiminde aday oldum ve %12.6 rey alarak seçimi kaybettim. Seçimden sonra siyasî baskı artınca buna razı olamayacağımı bildirerek 1992 yılı Temmuz ayında Yüksek Meclis üyeliğinden istifa ettim. (1990 yılı Mart ayında, Taşkent Profesörler mahallesinden milletvekili seçilmiştim.) 1988-1992 yıllarındaki hadiseleri kısaca anlatıyorum. Çünkü bunlar hakkında çok yazıldı.
1993 yılı Nisan ayı başında hükûmetin emriyle İçişleri Bakanlığı’nın bodrumundaki zindana hapsedildim. Hapishane arkadaşlarım, bazıları adam öldürmelerine rağmen iyi insanlarmış, bana hükûmetin lâyık görmediği saygıyı gösterdiler. Zindanda üç gün kaldım. Dördüncü gün, başka devletlerin baskısıyla olsa gerek, beni zindandan çıkardılar.
Bir milis yarbay beni arabasıyla evime götürdü. Onun yolda söylediği bir söz hiç aklımdan çıkmıyor: “Salih Bey, niçin kavga ediyorsunuz? İşte sizi hapsettiler, hiç kimsenin sesi çıkmadı. Halkımız henüz böyle şeylere hazır değil.” Bu sözü komünistlerin ileri gelenleri söylediği zaman hiçbir tesiri olmuyordu. Fakat bunu bir milisin söylemesi, bana hançer gibi tesir etti. Eve gelip yattım. Fakat uzun süre uyuyamadım. Feci bir çöküş hissine kapıldım. Âcizliği daima reddeden gurur, sanki artık yoktu. Birinin, “senin yolun doğru”, demesini istiyordum. “Sen daima doğruyu söyledin, kimseye ihanet etmedin, milletin için daima iyilikler diledin”, demesini istiyordum. Aynı zamanda böyle bir isteğin ne kadar utanç verici olduğunu da biliyordum. Çünkü bu insanlara gayret ve metanet vermek için ortaya atılmıştım, onlardan metanet dilenmek için değil.
Siyaset, taş yağmuru altında geçen hayattır. Bu taşları gül kabul etmek sana farzdır. “Beni anlamadınız, ben başka şey anlatıyorum”, diyemezsin; çünkü faydasızdır. Anlamamak, başkalarının vazifesi, anlatmak ise senin vazifen “Filân adam ihanet etti” demeye de hakkın yoktur. Çünkü hiç kimse senin fikrine sâdık kalmak mecburiyetinde değildir. Bu yola girdiysen ıztıraba isyan etme. Allah’a şükret. Zaten bütün ömrün boyunca bu hayatı arzu ediyordun. Bu hayatın hayaliyle şiirler yazıyordun. İşte o hayal karşında duruyor, kabul et. Sadece tereddüt etme, şüphelenme, şikâyet etme, inleme. Bu yoldan dönmek yok, ya gazi, ya şehid, Allahüekber…
Hapisten çıktıktan iki gün sonra, gece yarısı eve yazar Memedali Mahmud’un başında bulunduğu bir grup dost geldi. Onlar, “Sabah seni tekrar alacaklar, buradan gitmen gerek”, dediler. Uykum gelmişti, “yarın konuşalım”, diyerek onları zorla gönderdim.
Ben Özbekistan’dan ayrılmak istemiyordum. Bunu hanımıma bildirdim, o da makûl karşıladı. Beni hapsederlerse âilenin Harezm’e gitmesini kararlaştırdık. Bundan sonra gönlüm rahat uyudum. Fakat sabah saat dörtte yine uyandırdılar. Yine aynı grup. Memedali endişeli bir hâlde, hapiste hiçbir şey yapamazsın; fakat dışarıda birşeyler yapman mümkün, dedi. Eğer hapsedilirsen arkadaşlarımız da rûhen çöker, teşkilât ölür, dedi.
Onlarla birlikte sokağa çıktığımda saat beş olmuştu. Her nedense evi gece gündüz göz altında tutanlar, ortada görünmüyordu. Bu durumdan şüphelendim. “Benim Özbekistan’dan gidişimi hükûmet plânlamış olmasın sakın!” diye düşündüm. Gelen dostlarımdan biri daha önce milis teşkilâtında çalışıyordu; bu, şüphemi daha da artırdı. Fakat bunu hiç kimseye söylemedim. Çünkü bu adamın yıllardan beri teşkilâtta önemli hizmetleri olmuştu, onu incitmek istemedim.
Kısaca, mütereddid bir hâlde Bakû’ya gittim. Orada Azerbaycan devlet başkanı Ebûlfeyz Elçibey’le görüştüm. Elçibey, bu durumda dışarıda faaliyet göstermenin en doğrusu olacağını söyleyerek benden yardımını esirgemeyeceğini bildirdi.
15 Nisan günü İstanbul’a geldim. İki gün sonra, 17 Nisan günü, Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, beni kabul edeceklerini bildirdiler. Görüşme saati 20.30 olarak tesbit edilmişti. Saat 14.30′da uçakla İstanbul’dan Ankara’ya geldim. Başbakanlık memurları beni karşıladılar. Onların hâllerindeki tuhaflığı görünce, “Ne oldu, hayır mı?” diyecek oldum. Maalesef, hayır değil, bir saat evvel cumhurbaşkanımız vefat ettiler, dediler.
İki gün sonra cumhurbaşkanının cenaze törenine katıldım. Cenaze töreni için Türkistan cumhuriyetleri, Azerbaycan ve hatta Ukrayna’dan devlet başkanları geldiler. Fakat Özbekistan’ı devlet başkanı değil, meclis başkanı temsil etti. Turgut Özal, kendi devrinin büyük siyasetçilerinden biriydi.
Türkiye’de bir buçuk yıl kaldım. Bu süre içinde kendimi hiçbir zaman yabancı bir ülkede hissetmedim. İnsanlar iyi kalpli, daima yardıma hazır, iyi niyeti de, kötü niyeti de yüzlerinden okunuyor. Bilhassa Anadolu insanının hâl ve hareketleri, giyinişleri, hatta şiveleri, benim doğduğum ülkenin insanlarını hatırlatıyor. Zaten bunda hayret edecek bir şey yok, çünkü bu insanların ataları bin yıl evvel benim ülkemden bu taraflara geldiler.
1994 yılı Haziran ayında Özbekistan devlet başkanı Kerimov Ankara’ya geldi. Türk hükûmetine, İstanbul’da faaliyet gösteren Erk Partisi’nden şikâyet ederek benim Özbekistan’a iade edilmemi istedi. Türk hükûmeti bunu kabul etmedi; fakat benim faaliyetlerimi durduracağına dair söz verdi. Bu haber Türk gazetelerinde yayımlandı. Bunun üzerine ben Türkiye’deki faaliyetimi durdurarak Almanya’ya gittim. Muhtemelen Özbekistan devlet başkanı, bu ülkeden de kovulmamı talep etmiştir. Fakat bugüne kadar Alman hükûmetinden bu hususta hiçbir talep gelmedi.
Ben yurt dışındayken evim müsadere edilerek çocuklarım sokağa atıldı. Benim yüzümden dostlarım, tanıdıklarım hükûmetten “nasip”lerini aldılar. Onların hepsi işten çıkarıldı, iki kardeşim hapsedildi.
Fakat faaliyetimi durdurmadım. Çünkü insanın başladığı işi sona erdirmesi lâzımdır. Şiiri çala kalem yazmak nasıl mümkün değilse, siyaseti de yarım bırakmak olmaz.
Hayat hikâyem burada sona eriyor. Fakat iş henüz bitmedi, inşallah onu da bitiririz.
Ekim-1995, Frankfurt
(Ikrar, s. 424-445)

TÜRKİSTAN ŞUURU

YOLUNU KAYBEDEN HEYKELLER YA DA ŞAŞKIN HEYKELLER
1
Onlar kuyrukta bekleşirler. Ekmek dükkânı önünde dikilen insanlar gibi sıra hâlinde dizilip beklerler. Her birinin elinde kendi yüreği. Aylarca, yıllarca bekler; yağmur, kar altında beklerler.
-Ben buralıyım, bana müsaade edin, demez hiçbiri.
-Ben emekliyim, bana müsaade edin, diye sızlanmaz hiçbiri.
-Ben filân savaşa iştirak ettim, gaziyim diye hiç kimse sesini çıkarmaz.
Onların içinde imtiyazlı olanlar yoktur. Takke takanı da, frak giyeni de hiç konuşmadan öylece durur.
Bu durumu ilk bakışta lâkaytlık olarak değerlendirmek mümkündür; ancak onların görünüşüne dikkatle bakan kimse, bir şeyi hemen farkeder: Heykeller birbirlerini tanımak için kısık gözlerle bakarlar; takkeli şair yüzünü buruşturarak “ben bunu acaba nerede görmüştüm”, der gibi frak giyen şairi, fraklı şair de aynı şekilde onu süzer.
Heykeller sırada bekleşirler. Fakat niçin beklediklerini hepsi unutmuş: Hepsinin dikkati bir şeye, birbirlerini tanımaya çevrilmiş..
Hakikaten birçok heykelimiz nereye ve niçin geldiklerini bilmiyorlar. Kimdir onları küçük bir çocuk gibi ellerinden tutup getiren ve “burada bekleyin, ben hemen döneceğim”, dedikten sonra kaybolan… ve hiç geri dönmeyen? Heykel ise bırakıldığı yerde yabancı, yanındaki adamı tanıyamadığı için avare bir şekilde bekler.
Yeri gelmişken şunu belirtmek gerekir ki talihli heykeller, bulvarda yalnız kendisi durur. Evet, hayattaki garip felsefe, heykeller için de geçerlidir: Büyük adam, daima yalnızdır. Hatta diğer heykellerin sırada bekleşmelerinden farklı olarak o, kendisinin vatanında mı, yoksa yabancı bir diyarda mı olduğuna aldırmaz, endişesiz bir şekilde hayale dalar. Ayrıca, yalnız olan heykel, elinde mutlaka bir kitap bulunduğu için hiç değilse okuyarak vakit geçirir.
2
Bir Byron hayranı, bu bulvardan geçecek olursa üzülür ve niçin buraya Byron değil de Puşkin yerleştirilmiş, diye sorar.
-Niçin, sorusuna isteseniz de sebebini bilmediğiniz için cevap veremezsiniz. Uzun bir duraklamadan sonra,
-Ben Puşkin hayranı olduğum için, diyerek yarı övünme yarı şaka karşılık verirsiniz. Fakat dostunuzun başka bir şaire duyduğu sevgiyi küçümsemekten korkarak yalana devam edersiniz: “Puşkin Özbekistan’ı sevdiği için. Puşkin ile onu öldüren Dantes arasındaki düellonun sebebini biliyor musunuz? Bunun tek bir sebebi var: Özbekistan.”
Byron’a hayran olan, size bir deliye bakar gibi bakar, yüzünüzdeki ciddiyeti görünce şaşkına döner.
Varsın dönsün.
Bunun sizinle alâkası yok. Siz Puşkin’i seviyorsunuz ve siz onun orada durmasını haklı göstermek için her türlü yalana hazırsınız.
Büyük şairin etrafını saran Taşkentli ağaçlar ise, aheste türkü söylerler. Şark insanı genellikle türkü dinlerken başını gayri ihtiyarî âhenge uygun şekilde sallamaya başlar. Fakat ne yazık ki bu iş heykellerin elinden gelmez.
Bilhassa Puşkin’in.
Çünkü, Avrupa’da baş sallanmaz; Avrupalılar her âhenge ayaklarıyla tempo tutarlar. Puşkin bulvarından geçen her yolcu, şairin sessiz bir şekilde ayağıyla tempo tuttuğuna, tanımadığı bir milletin müziğini bronz vücuduyla dinlediğine şahit olur.
İşte bu bulvarda, bir büyük sima daha varmış.
Bu yazarın adına dikilen heykeller dünyanın her köşesinde olsa gerektir. Onun heykeli Londra’nın hangi caddesine dikilmiştir? Paris’in hangi bulvarına?
Onun heykeli, herhalde Taşkent’in en güzel kavşağında durmaktadır.
Yanından geçerken büyük proleter yazarın, sizin gibi sıradan insanları ne kadar çok sevdiğini iyi bildiğiniz için önünde saygı ile eğilir, selâm verirsiniz:
-Sizi hangi rüzgâr attı bu taraflara, Aleksey Maksimoviç?!
Elbette heykel size dönüp de bakmaz. Evvelâ heykellerin boynu çok sert olduğundan dönmek için onlara en az yüz yıl zaman lâzımdır. Ayrıca sorunuz son derecede çocukça. Zira sizi ve bizi savuran hafif bir rüzgâr, heykelleri yerinden bile kıpırdatamaz. Onları ancak çok büyük sosyal hadiseler, en azından inkılâp boranı uçurabilir.
Bilhassa Taşkent gibi uzak bir şehre.

3
Eğer heykeltıraş ileriyi görebilen bir sanatkâr olursa, yarattığı heykeller de ileriyi, çok ileriyi görür. Veya heykeltıraş hareketli, mücadeleci olursa, eserini de tahayyül ettiği şekilde, hareketli tarzda yapar. “Fırtına kuşu hakkında şarkı”nın yazarı büyük Gorkiy heykeli bu şekilde, şiddetli fırtına şeklinde tasvir edilmiştir. Eğer heykeldeki bu şiddet samimî olur da bizim gözümüzü yanıltmazsa, Aleksey Maksimoviç bir gün kendi krallık kaidesinden pat diye inerek kavşaktan geçip telefon kulübesine gider.
Heybetli Gorkiy hiç bu küçük bölmeye sığar mı? O elini öfkeyle sallayarak geldiği yoldan geri dönüp bulvara girer. Yoldan geçenleri, şoförleri, camlı dükkândaki satıcıları ve berber dükkânındakileri şaşırtarak doğruca Puşkin’in yanına gelir.
Bir yerde dikilmekten yorulan adam, fazla iltifata o kadar lüzum görmez. Bunun için Gorkiy, hayale dalan Aleksandr Sergeyeviç’e elini tereddütsüzce uzatır:
-Tanışalım, proleter yazarı Gorkiy.
Puşkin, “proleter” ve “Gorkiy” kelimelerinin mânâsını anlamadığı için mi, yoksa hâlâ hayal kurduğu için mi bilinmez, bir an şaşırır, kendine geldikten sonra kaidesinden sıçrayarak yere iner:
-Tanışmaktan memnunum. Fakat affedersiniz, söyler misiniz, ben neredeyim?
-Bunun önemi yok, azizim Aleksandr Sergeyeviç, der Gorkiy vakur ve asabî bir üslûpla, herhalde biz Rusya’da değiliz. Daha açık söylemek gerekirse, siz benim durduğum memlekettesiniz.
Büyük Puşkin, hemen bu kinayeli şakaya uygun cevap verir:
-Biliyor musunuz, ben ak kayınları çok özledim. Şimdi birden özledim. Gidelim mi?
Gorkiy, sadece kayınları değil, büyük Volga nehrini, Nijniy-Novgorod’u, sevgili dostu Vladimir İlyiç’i özlediğini sayıp dökmek ister, fakat realistin vakarı buna mani olur.
-Ben biraz evvel Moskova’ya telefon etmek istemiştim, fakat olmadı. Şimdi, bizim bir çaresini bulup gitmemiz lâzım. Ancak azizim Aleksandr Sergeyeviç, siz etrafınıza bakıp da şaşırmayınız, ben size yolda giderken anlatırım. Şimdi mutlaka Rusya’ya gitmemiz gerek.
Böylece iki büyük sima sabah uçağına bilet alırlar. İkisi uçakta sohbet ederek giderlerken Aleksey Maksimoviç birden yerinden kalkar:
-Eyvah, Aleksandr Sergeyeviç, asamı unuttum!
-Üzülecek bir şey yok, Gorkiy cenapları, asanızı Moskova’dan haber verir aldırırız.
Aleksey Maksimoviç, “cenap” kelimesinin hakaret ifade ettiğini yol arkadaşına anlatmak ister, fakat onun hayali, sevgili asa ile meşgul olduğu için elleri iki yanında kalakalır.
-Azizim, haber veririz, lâkin nereye haber veririz, biz ayrıldığımız şehrin adını bilmiyoruz ki…
Heykellerdeki hareketlilik tasviri, ilhamın eseri olarak gözümüzü yanıltmazsa, onlar, bir gün kendi kaidelerinden mutlaka iner ve arzu ettikleri yere, kendi vatanlarına giderler.
Büyük şahsiyetlerin hayranları olan bizlere gelince, onların unuttukları meşhur asa için yeni bir müze kurarız.
1979 (Közi Tiyren Derd, s. 66-70)

YARINI BEKLERKEN
(Özbekistan Edebiyatı ve San’atı gazetesi muhabiri Memetkul İsmailov ile sohbet)
Muhabir: Toplumumuzda, yeniden yapılanma ruhuna uygun terbiye gören nev’i şahsına münhasır insanlar yetişiyor. Onların bediî, felsefî, psikolojik karakterlerini aksettiren mükemmel eserler, birkaç yıldan beri ortaya çıkmaya başladı. Siz, şair olarak hangi manevî değişiklikleri müşahede ediyorsunuz?
Muhammed Sâlih: Edebiyat sahasında gerçekçi yazar, her güne yeniden yapılanma ile başlar. O, toplantılarda alınacak kararları beklemez. Zira, onun vicdanı, âlî bir meclistir. O meclisten çıkan karar ise, onun eseridir. Yazar hiç kimseye, hatta en yakın dostuna bile hesap vermek zorunda değildir. Sadece vicdanına karşı sorumludur. Dünle bugünün arasındaki fark şudur ki, bugün yazarın söylediği sözler değersiz addedilmiyor, bilâkis dikkatle takip ediliyor. Bugün mesele olarak ortaya atılan şeyler, evvelce de vardı; fakat kabul edilmiyordu. Kısaca söylemek gerekirse, dün doğruyu yazan yazar, bugün de doğrusunu yazmaktadır. Dün yalan yazan yazar ise, bugün de hakikati yazmıyor. Onun yüzündeki maske değişebilir.
Devir, insanların bizzat kendisidir. Yeni ruh da, o insanlarda ortaya çıkan ruhtur. Yani, “yeniden yapılanma, gökten zembille inmedi”. Bu yeni akımı, toplumumuzun öncüleri olan fikir adamları, uzun zaman içinde batınî sûrette hazırladı. Çünkü açıklık siyasetine ihtiyaç duymak ve hakikate susamışlık, bizde her zaman olmuştur ve daima da olacaktır. Bunu şiir sahasında da görmek mümkündür. 1920-1930′lu yıllarda Behbudî, Çolpan, Fıtrat, Hamza, Gafur Gulam, Osman Nâsır, Aybek, Mirtemir gibi şairler, yeniden yapılanmanın ilk habercileriydiler. 1960′lı yıllarda Erkin Vâhidov ve Abdullah Âripov’un eserleri de o cereyanın parlak örnekleridir. 1970′li yılların başında ortaya çıkan Rauf Parfi, Aman Metcan, Çolpan Ergeş, Miraziz A’zam ve Halime Hudayberdiyeva gibi birkaç şairi de o yenilik cereyanının muakkipleri olarak değerlendirmek mümkündür. 1970′lerin sonunda başka bir “teşne nesil”, Osman Azim, Şevket Rahman, Hurşid Devran gibi onlarca sanatkâr edebiyata girdi. Bu zincir hiçbir zaman kopmadı. Ve bu zincirin bugünkü halkasını meydana getiren başka bir sağlam nesil de gözlerimizin önünde teşekkül etmektedir.
Yeniden yapılanma, mürekkep bir cereyandır. Bunun neticesini görmek için biraz zamana ihtiyaç var. Zamanla, “kurucu” sayılanların, aslında yıkıcı oldukları görülebilir. Veya bunun tersi, “yıkıcı”ların bir gün gerçek kurucular oldukları anlaşılabilir. Kısacası bunu anlamak, hiç de kolay değildir.
Yeniden yapılanmaya karşı çıkanlar da var. Bunları siyasette de, sosyal hayatta da, edebiyatta da müşahede etmek mümkündür. Yukarıda zikredilen şair ve yazarların hemen hepsi, o karşı güçlerden az veya çok, ama mutlaka “ders” almışlardır. Fakat bundan endişe duymamak lâzımdır. Eğer hakikat için beş yıl mücadele ettikten sonra onun ortaya çıkması için ayrıca bir beş yıl daha beklemek icap edecek olursa, mücadele etmek ve beklemek lâzımdır. Bu müddet, daha da uzayacak olsa bile farketmez; mücadeleden ve beklemekten vazgeçmemek gerekir.
Muhabir: Hazret-i Nevâî, Mahmud Kâşgarî devrinde başlayan yazılı edebiyatı ve ondan sonraki klâsik şairleri öğrenerek kendi devrinin şiirini yüksek bir olgunluğa eriştirdi. Ondan sonraki temsilciler de bu klâsik edebiyatın gelişmesine hizmet ettiler. Bugün de sanatkârlar klâsik edebî mirasımızdan geniş şekilde istifade ediyorlar. Ancak klâsik edebiyatımızı gerçek mânâda öğrenmek ve tetkik etmek günden güne güçleşmektedir.
M. Sâlih: Bu konudaki düşüncemi, birkaç yıl önce “Yaşlik” dergisinde açıklamıştım. Bana göre klâsik şiiri ve genel olarak eski edebiyatı öğrenme işi mekteplerde halledilmezse, bizim bilgilerimiz yarım kalır. Bu sahadaki yeniden yapılanma işine, eski Özbek edebiyatını mektep programına dahil etmekle başlamak lâzımdır. Bu iş, bizim birinci görevimiz olmalıdır. Bu düşünce, “Şark Yulduzı” dergisinde düzenlenen bir panelde de ifade edilmişti. Fakat Eğitim Bakanlığı’nı temsil etmek üzere panele katılan bir görevli, “bu, Dil ve Edebiyat Enstitüsü’nün işidir; ayrıca eski harfleri öğretecek hocamız da çok az”, şeklinde garip bir şey söyledi. Hâlbuki mektep programlarını Dil ve Edebiyat Enstitüsü değil, Eğitim Bakanlığı hazırlamaktadır. Eski Özbek yazısını ise, mekteplerde çalışmakta olan Filoloji Fakültesi mezunu öğretmenlerin hepsi bilmektedir. Fakat maalesef lâkaydlık, bürokrasi, yani işi birbirinin üzerine atma, bize hâlâ engel teşkil etmektedir.
Muhabir: Hakiki sanatkâr, her devirde ve her şartta yüksek sanatkârlığının en güzel nümunesi olan eserini yaratmaktadır. Böyle yüksek eserlerin daima gerçek değerini bulması lâzımdır. O eserleri, çeşitli nazariyelerin ve akımların girdabına atmamak zorundayız.
M. Sâlih: Japon edebiyatının büyük temsilcisi Akutagava Ryunoske günlüğünde, “İnsan ömrü Charles Baudelaire’in bir mısraına bile değmez”, diye yazıyor. Bu ibare, “gözü sanattan başka bir şey görmeyen” bir gencin sözüdür. Bu düşünce on, on beş yıl önce benim için de çok önemliydi. Bu ifrat, genç yazar ve şairler ve genel olarak bütün genç sanatkârlar için bir zaruret olsa gerektir. Bu duygu, saf sanat arzusudur. Ancak zaman ilerledikçe insan, sanatın ruhuna uygun yaşayamayacağının farkına varır. Bu bir geri çekilmek ve her şeyden vazgeçmek demek değildir. Bilâkis, hayatın hakiki çehresini tanımak demektir. Meselâ, Baudelaire’in ilâhî mısraını hiç kimse okumazsa, onun hiçbir değeri kalmaz. Yani, mısra, hatta bütün sanatlar, insan olmadan hiçbir değer ifade etmez. Bu basit mukayese ile, Ryunoske’nin fikrine rahatça karşı çıkabiliriz. Fakat bu “saf sanat” nazariyesinden, mahiyeti itibariyle gayri insanî olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Sanat (onun yaratıcıları), daima kendini yabancı unsurlara karşı korumaya mecburdur. Şahsî garez, şahsî sevgi veya nefret, şahsî gayeye hizmet eden her şey, sanat için yabancı unsur sayılır. Bununla birlikte, sanatta, fikri herkese eşit şekilde hissettirmeye, duyurmaya çalışmak gayreti de onun saflığına zarar verir. Hayatımızdaki günlük problemleri aksettiren propaganda mahiyetindeki afişlerle Behzad veya Mâni’nin çizdiği resimler arasında fark vardır. Afişte anlatılmak istenen fikri herkes anlayabilir. Buna mukabil minyatürü idrak edebilmek için malûm bir hazırlık şarttır. Fakat ekseriyet anladığı için afişi minyatürden makbul saymak gülünç olur.
Muhabir: Minyatür dediniz. 14-16. yüzyıllarda Semerkand, dünya minyatür sanatının en önemli merkezlerinden biriydi. Bu sanat türüne, birkaç yüzyıldan beri halkımız iltifat etmektedir. Ancak bugünkü genç minyatürcü ressamlarımıza fazla itibar edilmemektedir. Onların eserleri nazarı dikkati çekmemektedir.
M. Sâlih: Minyatür sanatının tesirini birçok ressamda görmek mümkündür. Fakat bu sanatla ciddi şekilde meşgul olan gençlerin sayısı, parmakla gösterilecek kadar azdır. Meselâ ben, Şâmahmud Muhammedcanov’u tanıyorum. Yanılmıyorsam o, Çingiz Ahmer’in himayesi altında bir minyatür okulu da açmak istemişti. Fakat her nedense bu mümkün olmadı. Şâmahmud, kabiliyetli bir ressamdır. Milletinin tarihini, edebiyatını bilen ve aşk derecesinde seven gerçek bir aydındır. Bunun gibi kabiliyet sahiplerine, lâyık oldukları değeri vermemiz gerekir.
Muhabir: Eski sanatlardan bahsederken halk bahşılarının kutlu ilhamı aklıma geliverdi. Onların çeşitli şenliklerde dombırasını eline alarak birkaç gün çalıp söylemelerini gözümüzün önünde canlandırıvermek hiç de zor değil. Onlar, kâğıdın yüzüne bakarak değil, milletin yüzüne bakarak koşuk dokuyorlar. Kâğıda bakarak şiir yazanların çoğu, bugün milletin yüzüne bakamıyorlar. Söyler misiniz, eğer siz şair olmasaydınız, hangi işi tercih ederdiniz?
M. Sâlih: Eğer “şair” olmasaydım, bunu ciddi şekilde düşünürdüm. Şair kelimesini tırnak işareti içinde ifade ediyorum. Sebep, ben şiir yazmayı bir meslek olarak seçtiğim için utanıyorum. “Şair”, tıpkı “sevinç ustası” veya “ıztırap mütehassısı” şeklindeki terimlere benziyor. Şiir yazan insanın, şiirden başka bir işi daha bulunursa, iyi olur. Şahsen ben, şiir yazmadığım zamanlarda tercümeyle meşgul oluyorum. Tercüme de bir sanattır, fakat biraz farklıdır. Şiir tabiatın eseridir. Fransız şairi Paul Valery, romantik yazarlar hakkında, “onların her gün sabah filân saatten filân saate kadar şiirle meşgul olduklarını tasavvur ediyorum”, demişti. Bu istihzada hakikat payı var. İlhamı muayyen bir program dahilinde idare etmek, kolay değildir.
Sizin sorunuza gelince, eğer şiir yazarak kendimi avutamasaydım ve kabiliyetim de olsaydı, resimle meşgul olurdum. Bu benim çocukluk arzumdur. Fakat bu da bir “meslek” değildir. Bu da insanın ruhuyla ilgilidir. Görüyorsunuz ki bazı insanlara meslek nasip olmuyormuş.
Muhabir: Sanatın başka bir türü olan mimarî hakkında da soru sormak istiyorum. Söyler misiniz, Taşkent’teki hangi binayı daha çok beğeniyorsunuz?
M. Sâlih: Bana göre, kuruluşu eski olmakla birlikte Nevâî Tiyatrosu, şehrimizin en güzel binasıdır. Genel olarak Taşkent’in bugünkünden daha güzel olması mümkündü. Fakat maalesef son yirmi yıl içinde birbirine benzer şekilde inşa edilen binalar, şehrimizi, Avrupa şehirlerine lüzumsuz derecede benzetti. Taşkent, Şark’ın merkezlerinden biridir. Ancak yeni Taşkent, dış görünüşü itibariyle Şark şehirlerine benzemiyor. Şehrin dış görünüşüne sadece “birbirinin benzeri olan binalar” değil, bazı heykel kompleksleri de yakışmıyor: “Halkların Dostluğu Sarayı” önündeki Şâmahmudov ailesini tasvir eden heykel kompleksi, bu gruba girmektedir. Savaşta yetim kalan çocukları bağrına basan bu tuhaf aile tasvirinde evvelâ, o aile müşfik görünmelidir. Fakat bu kompleks, bizde o duyguyu uyandırmamaktadır.
Muhabir: İdeolojinin ve sanatın birinci vazifesi terbiyedir. Siz şair değil de bir eğitimci olsaydınız, meselâ, çocuklara ilk olarak ne öğretirdiniz?
M. Sâlih: Maalesef ben eğitim usûllerini bilmiyorum. Eğer elimden gelseydi, çocuklara önce hür düşünceyi öğretirdim. Hür konuşmayı, hür dinlemeyi, hür yaşamayı ve genel olarak hürriyet sanatını öğretirdim. Bunlar tumturaklı ve içi boş sözler gibi görülebilir; ancak kalbinin sesini dinleyen herkes, bu sözlerin ne kadar hayatî olduğunu, hayatın esasını teşkil ettiğini ve bu hakikatin sırrına ermeden yaşadığını farkeder.
Halk tarafından kullanılan “hür fikirli” diye güzel bir ibare var. Hür, hürriyet demektir. Eğer bu sözler, durgunluk yıllarının tesiriyle tumturaklı ve içi boş gibi görünüyorsa, eski asıl mânâsını kaybetmişse, bunun suçlusu biziz.
Muhabir: Tasvirî sanatı iyi anlamak ve ondan daha çok zevk almak için insanın okur yazar olması, estetik bilgisine sahip olması gerekir. Tıpkı şiiri iyi anlayabilmek için nesri tecrübe etmek gibi… Kütüphanenizin büyük kısmı nesir kitaplarından teşekkül ediyor. Yani şiir yazmak için mensur eserleri çok mu okumak gerekiyor?
M. Sâlih: Öyle düşünmek de mümkündür; ancak ben şiire nazaran nesir kitaplarını daha çok okuyorum. Bana göre şiir yazan bir insanın şiir okumak için de “keyifli” olması lâzımdır.
Muhabir: Hangi yazarların eserlerini daha çok beğeniyorsunuz? Ve bir okuyucu olarak değerlendirmelerinizden de bahseder misiniz?
M. Sâlih: Okuyucunun zevki ve ilgisi edebî cereyanlarla ve sadece bir milletin edebiyatıyla değil, hatta dünya edebiyatıyla birlikte değişikliğe uğrar. Kısaca ifade etmek gerekirse, her yeni eser, kendi yeni okuyucusunu kendisi yaratır. Bildiğiniz gibi 1960′lı yıllarda bütün Sovyetler Birliği’nde en meşhur yabancı yazar Ernest Hemingway’di. Onunla aynı dönemde yaşayıp eserler veren William Folkner ise biraz daha “geç” geldi.
Muhabir: Size göre bunun sebebi nedir? Folkner’in eserlerinin zamanında tercüme edilmemesi olabilir mi?
M. Salih: Öyle de düşünülebilir. Ancak bana göre o devirde, Folkner’in eserlerini okuyacak ve ondan keyif alacak bir okuyucu kitlesi yoktu. Aslında Tolstoy, Çehov ve diğer klâsiklerin terbiyesini alan Sovyet okuyucusu için önce M. Remark ve Hemingvvay’e benzer savaş neslinin görüşlerini anlatan yazarlar, yarı romantik ve hümanistler gerekliydi. Belki de yanlış düşünüyorum. Çünkü yeni bir kitabın okuyucusunun olup olmadığı, ancak basıldıktan sonra anlaşılabilir. Şunu ifade etmek istiyorum, eğer Folkner’in eserleri de Hemingway’inkilerle birlikte tercüme edilseydi meşhur olur muydu, bilmiyorum. Ancak 1960′lı yıllarda Rusçaya çevrilen Avusturyalı yazar Franz Kafka bugün de, o yıllardaki Hemingway veya bugünkü Folkner derecesinde meşhur olamadı. Elbette bu yayın politikasıyla da ilgisi olan bir şeydir. Birçok yazarın eserleri, çeşitli sebeplerle az sayıda basılıyor. Meselâ, o zikrettiğimiz Fransız yazarları ile Kafka’nın eserleri bir defa basıldı. Bu kitapları bugün sadece bazı okuyucularda bulabilirsiniz. Fakat bu yazarların meşhur olmamasının asıl sebebi, onların okuyucuya geç ulaşması değil, bilâkis geniş okuyucu kitlesinin onlara ulaşamamasıdır.
Konuyu biraz geniş tuttum. Sovyet okuyucusunun geçirdiği o “merhale”leri ben de tam olmamakla birlikte yaşadım. Özbek diliyle yazılan ilk romanlardan başlayarak Rus yazarlarının eserleri ve dış ülkelerin edebiyatlarının örnekleri, okuyucu olarak yetişmeme iyi veya kötü, tesir etti. Bugün benim için en enteresan edebiyat, Lâtin Amerika edebiyatıdır.
1970′lerin başında, bütün üniversite öğrencileri gibi ben de Batı edebiyatının tesiri altındaydım. O sırada Meksikalı yazar Huan Rulfo ile Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez’in eserleri elime geçti. Böylece yeni bir merhaleye eriştim. Fransız egzistansiyalistleri (Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve diğerleri)nin asabî ve heyecanlı eserlerinden kurtularak yeni bir âleme, keyifli ve aynı zamanda dehşetli, fakat masal gibi de renkli bir âleme atıldım.
Muhabir: Son dönemde, “Lâtin Amerika, dünyanın nesir merkezi hâline geldi,” şeklindeki sözler çoğaldı. Bu yükselişin temelini teşkil eden unsurlar nelerdir?
M. Sâlih: Bu yeni edebiyatta iki kültürün tesirini görmek mümkündür: Lâtin Amerika’nın kendi kültürü, yani çeşitli etnik gruplara mensup olmakla birlikte aynı dili konuşan halkların folkloru, efsane ve mitolojilerinin tesiri ve Batı kültürü. Batı kültürü içersinde de daha çok Fransız edebiyatının tesiri bariz bir şekilde müşahede edilmektedir.
Okumalarım sırasında enteresan şeylerle karşılaştım: Bugünkü meşhur “Yalnızlığın Yüz Yılı” romanını okurken gözlerimin önünde general Grant canlandı. Biz bu kahramanı daha çok Kübalı yazar Jose Marti’nin biyografi denemesinden tanıyoruz. Grant, tarihî bir şahsiyettir. Kuzey Amerikalıdır. Yüzbaşılıktan istifa ederek kırk yaşına kadar kürk ticaretiyle meşgul olmuştur. Ancak 19. yüzyılın ikinci yansında başlayan Kuzey ve Güney devletleri arasındaki savaş dalgası, bu basit adamı tarih sahnesinin en yüksek mevkiine çıkarmış; müstafi yüzbaşı, kürkçü Grant, Amerika devlet başkanı olmuştur.
Marquez’in yarattığı Auereliano Buendia ile Nikanor’un kaderleri de müstafi yüzbaşı Grant’ın kaderine benziyor. Ben, Jose Marti’nin Marquez’e tesir ettiğini söylemek istemiyorum. Sadece konu benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Elbette tarihî bir şahıs olan Grant ile edebî şahıslar Auereliano veya Nikanor arasında büyük fark vardır. Ancak onları iktidara taşıyan sosyal ve psikolojik motifler arasındaki benzerlik, dikkate şayandır. Hâlbuki general Grant, bir Kuzey Amerikalıdır. Marquez’in kahramanları ise Lâtin Amerikalı olarak tasvir edilmektedir.
Bu sadece edebî bir tesir değildir. Buradaki konu paralelliğinde, sadece Lâtin Amerikalılara mahsus olan bir dünya görüşü hissedilmektedir. Demek istiyorum ki, eğer Grant hakkında Marti değil de Kuzey Amerikalı bir yazar kitap yazsaydı, Grant karakterinin başka özelliklerini öne çıkarırdı. Ancak Grant’ı Marquez anlatsaydı, onu da Marti’nin dikkatini çeken hususlar ilgilendirirdi. Herhâlde bundan dolayı Marquez’in “albay”ları, Marti’nin “general”ine benzemektedir. Fakat “kültürel ve edebî tesir” ve “milletlerin kendilerine mahsus dünya görüşü” hakkında ileri sürülen fikirler birbirinden farklıdır.
Bu sebeple yukarıdaki sözleri, bir okuyucunun düşüncesi olarak değerlendirmenizi istiyorum.
Muhabir: Genç yazarların geleceğini nasıl görüyorsunuz? Edebiyatımız bu sahada ne zaman mükemmeliyet seviyesine erişecek?
M. Sâlih: Ben kâhin değilim. Fakat bugün edebiyatımızdaki bazı işaretlere bakarak gelecekten ümitli olabiliriz. Bugün okuyucuyu basit tahkiye yoluyla avutmanın mümkün olmadığını, orta derecedeki bir yazar da bilmektedir. Nesir sanatımızda psikolojik yaklaşım, hissedilir derecede artmaktadır. Konunun seçilmesi, işlenmesi ve dilin kullanılmasında müspet değişiklikler görülmektedir. Özbek nesri, henüz yenidir. Bana göre şu yüz yıllık geçmiş, yazarlarımız için bir imtihan dönemidir. Abdullah Kâdirî’nin “Ötgen Künler”i bir imtihandı. Bugün Âlim Atahan’ın hikâyeleri de bir imtihandır. İçinde bulunduğumuz bu devir, gelenekten kuvvet alarak yazma devri değil, bizzat geleneği yaratma devridir.
Bu sebeple, bize ne kadar “garip” görünürse görünsün, ümit bahşeden her yeni şekli denememiz lâzımdır. Aksi hâlde sizin sözünü ettiğiniz “fenomen”i daha çok beklememiz icab edecektir.
1987
(Közi Tiyren Derd, s. 85-93)

NE DEMEKTİR DOĞRU YAŞAMAK?
(Yaş Leninçi gazetesi muhabiri K. Açılov ile sohbet)
Muhabir: Zihnimde bu sohbet konusunun belirmesi beş yıldan fazla oldu. O sırada Muhammed Sâlih’in şiirleri hakkında cumhuriyetimiz basınında hararetli tartışmalar oluyordu. Çok kimse o şiirlerde anlatılmak istenen “söz”ü ilk bakışta anlayamadı. Onları, “bilmece şiirleri” diye adlandıranlar oldu. Şair, “şiirlerinizi izah ediniz!”, hitaplarıyla karşılaştı. Ve böyle olması da normaldi. Çünkü şair eski ve olgun şiirimize, birçokları için beklenmedik yeniliklerle girdi. Yenilik ise daima itiraz, münakaşa ve tereddütlerle karşılaşır. Hayata nüfuz ederek kabul görmesi biraz zor olur. Şiir okuyucuları, bazı şair ve bazı tenkitçiler, bu yenilik karşısında biraz şaşırdılar. “Muhammed Sâlih’in şiirleri nazik tabiatlı ve zeki şiir severler için yazılmıştır.”
Tartışma, buna benzer bir hükümle sona erdi. Şairin sanatkârlığı ve şiirleri kabul edildi. Hayranları hızla çoğaldı. Bugün ise, yeni Özbek şiirini Muhammed Sâlih olmadan tasavvur etmek, artık çok zor.
Bu sohbetimiz, bundan beş yıl önce gazetede yayımlanabilirdi. Fakat çeşitli sebepler yüzünden bugüne kaldı. İşte açıklık devri, hürriyet rüzgârları esiyor. Parti ve hükümetimizin aktif fikre geniş imkânlar tanıdığı bir zamanda, mukaddes konularda samimî görüş beyan etmek çok güzel.
Muhammed Sâlih’in bir sözü, bende onunla sohbet etme fikrini uyandırdı: “Şair, en güzel şiirlerini vatanı hakkında yazar. Sanatkâr, bu düşünceye bir günde veya bir yılda erişemez. Bana göre sanatkârın bu düşünceye erişebilmesi için pek çok şeyi yaşaması, takip etmesi, ıztırap çekmesi ve devamlı surette tefekkür hâlinde bulunması gerekir. Vatanı, milleti gerçekten seven şaire bu düşünce nasip olur.”
Muhammed Sâlih’le vatanımızın, milletimizin bugünü ve yarını ve memleketimizde cereyan etmekte olan yeniden yapılanma meseleleri hakkında sohbet ettik. Şair, bazen düşünceli, bazen ıztıraplı ve bazen de keskin konuştu.
Muhammed Sâlih: Yeniden yapılanma sebebiyle halledilmesi gereken meseleler bir günde ortaya çıkmadı. Biz yıllardan beri gördüğümüz, bildiğimiz hâlde o meselelere karşı ilgisiz yaşadık. Meseleler, yara gibi büyüdü büyüdü ve nihayet bu hâle geldi. Fakat hayatımızdaki bu hastalıklar, neredeyse bir günde ortaya çıkmış gibi oldu ve bizi biraz şaşırttı. Sanki biz bu “meseleler”le ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi şaşırdık. Hâlbuki, onlar bizim tarafımızdan daha önce de biliniyordu. Bugün sağda solda kulağımıza çalınan “Hiç böyle şey olur mu? O da rüşvet almış mı?” şeklindeki soruların samimiyetine inanmak mümkün değildir. Bu “hayret”, o durgunluk devrinin zehirli meyvesi olan sosyal riyakârlıktır.
Biz bugün de eskiden olduğu gibi gündemdeki problemlerden hangilerini öne çıkarmak ve hangilerine temas etmemek gerektiği hususu üzerinde çok düşünüyoruz. Ve daha çok en önemli ve en şiddetli olanını, henüz “bize de bir tepki gelmesin” diyerek konuşmuyoruz.
Biz rüşvet salgınını, devlet çapındaki rüşvet salgınını açıkladık: Birçok yöneticiyi görevden uzaklaştırdık. Bu yöneticileri sağlığında veya ölümünden sonra cezalandırdık. Devleti dolandıranları da, hatta bazen suçu olmayanları da hapsettik. Onların yerine, kabiliyetli olsun, olmasın yenilerini seçtik ve devamlı kontrol altına aldık. (Kontrol “öncekiler”in üstünde de vardı.) Ve böylece iş, sona erer gibi oldu.
Şimdi yeniden yapılanmanın meyvesini bekliyoruz. Fakat biz, o meyveyi çürüyen ağacın sökülüp atıldığı yerde bekliyoruz.
Bana göre çok beklememiz gerekiyor. Çünkü biz cehaleti, hırsızlık ve ahlâksızlığı söküp atmış olsak bile, köklerini unutup bıraktık. Ben asla mübalağa etmiyorum.
Bütün maddî ve manevî güçlerini seferber ettiğimiz insanlarımızın şahsî hayatını da bitiren mono-kültür, yani pamuk hükümranlığı devam ederse, köyle şehir arasındaki büyük sosyal eşitsizlik (Özbeklerin hemen hemen % 80′i köylerde yaşamaktadır.) bertaraf edilmezse, bedenen ve rûhen sağlam bir toplum yetiştirmek çok zordur.
Mucize beklemeyelim, bu insanlar gökten inmediler. O insanlar, pamukla beraber bizim toprağımızda yeşerdiler. Fakat insanımızı pamuktan mutlaka ayırmamız gerekmektedir.
Muhabir: Pamuk üreticisinin itibarını yükseltme hususu, Özbekistan Komünist Partisi Merkez Komitesinin son toplantısında da ayrıca ele alındı.
M. Sâlih: Doğru. Ancak onun itibarını kuru bir sözle yükseltmek mümkün değildir. Pamuk üreticisinin hayat tarzına, çalışma şartlarına dikkat etmemiz lâzımdır. Bunun için de evvelâ çocuklarımızı ağır işlerden, yani tarla işlerinden kurtarmak şarttır. Biz bu konu üzerinde çok durduk. Tabiî bu vaatlerin lâftan ibaret olduğuna her yıl bir daha inanıyoruz. Çocuklar okuldan koparıldı.
Çocukların babalarının işine gelince, bu, bugün köy işletmelerindeki en ağır ve şaşılacak derecede ucuz bir iştir. İşte, şahit olun: Yüz kilogram buğday yetiştirmek için 1.6 saat iş gücüne, aynı miktarda pamuk üretmek için 37 saat iş gücüne ihtiyaç vardır. Buğday üreticisi, bir saatlik çalışmanın karşılığı olarak 0.62 som, pamuk üreticisi ise 0.16 som, yani yaklaşık olarak dört kat daha az kazanmaktadır. “Pamuk üreticisinin işi kolay değil” ifadesi, onun durumunu düzeltmeye kâfi gelmiyor. Kesin çareler bulma devri geldi. “Milyoner” işletmeler (kolhozlar)i teşhir etmek, köyün “zengin ailelerini” teşvik etmek, çare değildir. Köy hayatını kendi gözüyle gören insan, yetmiş yıllık yeni tarihimiz sırasında çiftçinin hayat seviyesini o kadar iyileştiremediğimizi derhal anlar. Çiftçilerin çoğu sefalet içinde yaşıyor. Üç aylık pamuk mevsimi dışında çiftçi, 40-50 som maaş almaktadır.
Doğru, bu yakında çiftçinin hayatında da malûm derecede bir gelişme oldu, icar sistemi gerçekleşti. Fakat emeği lâyık olduğu şekilde değerlendirilmediği için, yani pamuğun fiyatı yükselmediği için icar sistemi, çiftçinin boynunda yeni bir boyunduruk hâline gelmiştir. Çünkü çiftçi, önceleri sadece kendisi çalışırken, şimdi bütün ailesini, çocuklarını da tarlaya götürmek zorundadır. Plânlanandan fazlasını ürettiği hâlde bari biraz daha para kazansa, çocuklarını giydirse, okutsa. Ancak yukarıda belirlenen üretim plânları, dünya atlama şampiyonlarının önüne konulan “engel” gibi çok yüksektir; onu herkes aşıp geçemiyor.
Bu kadar ucuz iş gücünün, bu kadar yoksul hayatı ve icat etme imkânlarını iyileştirme yolunda değil de bir lokma ekmek uğrunda harcanmış olması, halkta ruhsuzluk ve sosyal gaflet meydana getirdi. Bu da bütün rüşvetçi, hırsız ve hilekârlar için en uygun ortam ve halkın mülkünü talan etmek için en müsait meydandır.
Kısacası, halledilmesi gereken problemlerimiz az değildir. Bugün, herşeye doğru bakmayı, âdil olmayı öğrenmemizi, yeni hayata atılan ilk adım olarak değerlendirmeliyiz. Hiç şüphe yok ki insanoğlu, asırlardır arzu ettiği nurlu menzile, mutlaka erişecektir.
Muhabir: İnsan dünyaya günahsız gelir. Onu eğitim ve çevre değiştirir, bozar. Öyle de olsa, ekseriyet günahsız ve doğru hayatı arzu eder. Fakat hayatta en zor iş olan masum yaşamayı, herkes başaramaz. Siz sekiz yıl önce şöyle yazmıştınız: “Doğru olmak, nedir? Ne demektir doğru yaşamak?” Bu soruya bugün nasıl cevap verebilirsiniz?
M. Sâlih: Yalan söylemek, doğruyu söylemeye nazaran daha tehlikesizdir. Zaten insanlık tarihinde de yalan söylediği için eziyet çekenlere nazaran, doğruyu söylediği için zulüm görenlerin sayısı daha fazladır. Fakat vicdan sahibi bir insan, yalan söyleyerek kurtulmak yerine, doğruyu söyleyerek cezaya uğramayı tercih eder. Bu, elbette delilik demek değildir. Bu, onun tabiatıdır. Bu inatçı, dik başlı insanlara tarihte çok sık tesadüf edilir. Onların çok olduğunu gören en zavallı insanın kalbinde bile istikbâl ümidi uyanır: Böyle insanlar yaşamışlar, öyleyse bugün de yaşıyorlar, bundan sonra da yaşayacaklardır, diye düşünür. Onları astılar, yaktılar, suda boğdular; fakat görüyoruz ki bugün onların hepsi yaşıyor. Onlar maneviyat sarayının sütunları ve vatanlarının hakiki evlâtlarıdır.
Bundan iki yıl önce Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin eski ideoloji sekreteri R. Abdullayeva’nın takip ettiği “siyaset” sebebiyle dilimiz ve edebiyatımız çeşitli baskılara maruz kalmıştı. Buna karşı birkaç şair ve yayıncı, Yazarlar Birliği kurultayına hitaben bir açık mektup yazmıştı. Bu mektup, R. Abdullayeva’nın talimatı üzerine kurultayda okunmadı. Okunmadığı gibi, bu mektubu imzalayanlar, genel kurulda “sorguya” çekildiler, ihtar cezasına uğradılar. Ardından, basılmak üzere matbaaya verdikleri eserler, uzun süre kontrol edildi. Ancak o sırada haksızlıktan yana tavır sergileyip de açık mektubu yazanların hâline gülenlerin bugün, “siz haklıymışsınız, biz bilemedik”, demelerine, insan hayret ediyor. Demek istiyorum ki, dürüst insan, “hayret”e de hazır olmalıdır. Fakat her şeyden önce doğruluğa, dürüstlüğe hazır olmalıdır.
Muhabir: Doğruluk hakkında konuşurken aklıma başka şeyler geldi. Gazetelerin haber verdiğine göre, Özbekistan ahalisinden kanun dışı yollarla toplanan yüz milyon som, devlet görevlileri tarafından müsadere edilmiş. Dikkat buyurunuz Sâlih Bey, yüz som değil, yüz bin som değil, tam yüz milyon som! Bu, küçük bir devletin bir yıllık geliri demektir. Bu rakam, bir yabancıda gayet haklı olarak, Özbekistan’da hiç dürüst insan kalmadığı kanaatini uyandırabilir.
M. Sâlih: Evet, yüz milyon som çalındığı doğrudur. Hatta daha fazlası da çalınmış olabilir. Bu da daha sonra ortaya çıkacaktır. Kanunî yetkililer, büyük bir gayretle çalışmaktadırlar. Bu güzel, ancak Özbekistan’dan çalınan paraların acaba ne kadarı dışarı gitti? Bu parayı çalan hırsızların yukarı mevkilerdeki ortaklan kimlerdir?
Moskova’da neşredilen gazeteler, Özbekistan’daki hırsızlıkları açıklamak sûretiyle dikkatleri bu meselenin üzerine çekerse, iyi olur. Üzülerek ifade ediyorum ki, bu iş bana göre tek taraflı yürütülüyor. Eğer böyle devam ederse, endişenizde haklısınız, Sovyetler Birliği halkları arasında, “Özbeklerin hepsinin hırsız olduğu” kanaati uyanabilir. Hırsızı açıklayarak işbirliği yaptığı insanlar hakkında hiçbir şey söylememek, bugünkü demokrasi ve adalet anlayışına tamamen ters düşmektedir. Benim bu konudaki düşüncem bundan ibarettir.
Muhabir: Burada dikkatinizi başka bir önemli meseleye çekmek istiyorum. Son günlerde basında, yüksek kürsülerde telâffuz edilen bir söz, dikkatimizi çekti: Buna göre Sovyet ordusuna çağırılan Özbek gençleri arasında Rusçayı bilmeyenler, sağlık durumu askerliğe müsaade etmeyenler varmış. Siz Özbekistan ve Moskova basınında, bu konular hakkında makaleler neşrettiniz. Bazı gençlerimiz, hakikaten bu kadar zavallı bir hâlde midir?
M. Sâlih: Gençlerimizin bedenen zayıf yetiştikleri, maalesef doğrudur. Bu, sizin de bildiğiniz gibi, ekolojik bozulmanın, tarım faaliyetlerini tamamen kimyevîleştirmenin ve köylülerin maddî sefaletinin tabiî bir sonucudur.
Çocuklarımızın, Rusça bilmedikleri için harb tekniğini öğrenirken zorlandıkları konusunda çok şey söylendi. Bu konuda ben de görüşlerimi açıklamıştım. Ancak bu yakında, 1979 yılına ait istatistikleri görünce biraz aceleci davrandığımı anladım. Özbekistan, bu konuda ilk sırada geliyormuş. Biz hakikati biraz abartarak gösteriyormuşuz.
Genel olarak biz, bir dilin (Özbek veya Rus dili) sosyal fonksiyonu hakkında fikir yürütürken daha çok tek taraflı davranıyoruz.
Bizim dilimizde, anayasada da zikredilen “denklik” diye bir kelime bulunmaktadır. Bu kelimeyi tahlil etmek istemiyorum. Ancak, biz Rusça öğrenmeyi teşvik ederken Özbekistan’da yaşayan diğer milletlerin de Özbek dilini bilip bilmediklerine de hiç dikkat etmiyoruz.
Meşhur hümanist yazar Erasm Rotterdamski, herhangi bir ülkenin bir vilâyetine gitmek isterse, o vilâyetin lehçesini (dil değil, lehçe!) öğrendikten sonra yola çıkarmış.
Hakiki aydın, kendini bilen insan, başka kültür ve başka dile böyle hürmetle yaklaşır. Bu yakında, “Özbekfilm” Sinemacılar Birliği’nde dille ilgili bir belgesel filmin değerlendirmesi yapıldı. Filmde, Rus mekteplerinde eğitim gören çocukların Özbek dilinde “ekmek”, “ver” veya “para” gibi kelimelerden başka bir şey bilmedikleri tasvir ediliyor. Sosyal hayatımızda, dil siyasetinin de denklik ilkesine göre düzenlenmesi lâzımdır.
Son zamanlarda, Rus dilinin önemi üzerinde çok konuştuk. Rus dili öğretmenlerinin itibarını artırıyoruz, Rus diline ithafen konferanslar, toplantılar tertip ediyoruz. Bu çok güzel.
Biz ne kadar dil bilirsek, kendimiz için o kadar iyi olur. Ancak bugüne kadar hiçbir yerde, hiç kimse, ne dilciler, ne öğretmenler, ne de ilim adamları, Özbek dilinin bugünkü durumunu değerlendirmek üzere bir toplantı bile tertip etmediler. Veya, bir sanatkâr olarak benim bunlardan haberim olmadı. Özbek dilinin bugünkü durumu, övünülecek seviyede değildir. Evvelâ Özbek dili, çok uzun zamandan beri resmî dil olarak kullanılmamaktadır: Dilekçeler, belgeler, emirler ve diğer her şey, sadece Rus dilinde yazılmaktadır. Bütün ilânlar ve sokak adları, hatta köylerde bile Rusça yazılmaktadır.
Özbek diline müstehzî yaklaşma, bilhassa yüksek ve orta dereceli eğitim kurumlarında açıkça görülmektedir. Orta mekteplerin Özbek sınıflarında Özbek dili üç saate kadar indirildi. Özbek dili öğretmenleri ise mekteplerde en “itibarsız” adamlardır. Onların dersi (ana dilini öğrenme)nin herhangi başka bir dersle değiştirilmesi mümkün hâle gelmiştir. Öğretmen ve onun okuttuğu derse olan hürmetsizlik, dile olan hürmetsizlik demektir.
Mühendislik ve tıp fakültelerinde görülen dersler, Özbek diliyle verilmiyor. Bu kaideyi icat eden idareciler, Özbek dilinde teknik terimlerin bulunmamasını bahane ediyorlar. Bu olacak şey değil! Eğer biz, kendi dilimizin ne kadar zengin olduğunu bilseydik, eğer dilimizi sevseydik, o terimler kitabını kısa müddet içinde meydana getirip yayımlayabilirdik. Gürcistan ve Ermenistan’da, Estonya ve Litvanya’da bu tür kitaplar kendi dillerinde çıkıyor da, niye bizde çıkmıyor? Yoksa bizim dilimiz onlarınkinden daha mı zavallıdır? Özbek diliyle eğitim yapılmasına karşı olanların diğer bir bahanesi de şudur ki, Rus dilini iyi bilmeden bilgisayarların sırrını anlamak çok zordur. Ayrıca bu durum, Sovyetler Birliği’ndeki ekonomik birliğe de zarar verirmiş. Evvelâ, eğer istenirse, bilgisayar sahasında da böyle bir terimler mecmuası meydana getirmek mümkündür. Ve cebiri kimin icat ettiğini hatırlayınız. Harezmî değil mi? İkinci olarak, niye bütün meseleleri sadece Rus diliyle konuşur olduk? Yoksa bizim kendi dilimizi bilmemiz, kendi dilimizle yazmamız ve müşahede etmemiz, enternasyonalizme ters mi düşüyor?
Kendi dilimize kendimiz hürmet etmezsek, başkaları da hürmet etmez. Yakında bir hadiseye şahit oldum: Ukraynalı bir genç şair (Oles Tkaçenko), Özbek dilini öğrenerek bu dilden tercümeler yapmak niyetiyle Taşkent’e gelmiş. Onu Yazarlar Birliği’nde gördüm. Kütüphaneden şaşkın bir hâlde çıkıyordu. Selâmlaştık. “Ne oldu, şaşırmış gibisin, Oles?” dedim, önce cevap vermek istemedi; sonra kütüphane görevlisi hanımın tavrına üzüldüğünü söyledi. Oles, “Özbekçe-Rusça lûgat” soracak olmuş, fakat kütüphane görevlisi, “Özbek dili, ölü bir dildir, öğrenip de ne yapacaksınız?”, diye cevap vermiş.
Eğer bu, bizim hayatımızda tesadüfen karşılaşılan bir hadise olsaydı, eğer Özbek diline karşı gösterilen istihza sadece mektep veya kütüphanelerle sınırlı kalsaydı, bu kadar üzerinde durmazdık. Fakat bu maalesef çok yaygın bir hastalik hâline gelmiştir. Hatta birçok Özbek de kendi diline kibirle bakmaktadır.
Sırası gelmişken, Özbek dilinde neşredilen kitaplar hakkında da birkaç şey söylemek istiyorum. Daha fazla vaktinizi almamak için sadece rakamları zikredeceğim. 1940 yılında Özbekistan’da 600 kitap neşredildiğinde, nüfusumuz dört milyondu. Bugün Özbeklerin nüfusu on dört milyonu buldu, fakat Özbek dilinde neşredilen yıllık kitap sayısı ise 900′dür.
Başka bir örnek: 1979 yılında, dört milyon nüfuslu Gürcistan’da 1549 kitap neşredildi. Bu rakam, 1985 yılında 1715′e ulaştı. Bu rakamları mukayese edecek olursak, yayın politikasında tuhaf bir şekilde geri gittiğimizi görürüz. Özbek dilinde okuyucu sayısı artmakta, buna mukabil Özbekçe kitapların sayısı azalmaktadır. Pamuk plânı, et, süt, sebze plânları büyüyor, yayın plânları ise her nedense küçülmektedir. Bu da Özbek edebiyatına ve onun okuyucularına, yani Özbek diline karşı gösterilen ilgisizliğin bir ifadesidir.
Muhabir: Acaba milletin bugünkü hâli, teklif edildiği gibi “doğum kontrolü” ve “aile plânlaması”yla düzelemez mi? Bir ailede on hasta çocuk sefalet içinde ömür süreceğine, beş sağlam çocuk güle oynaya refah içinde yaşasa, daha iyi olmaz mı?
M. Sâlih: On hasta çocuk yerine, beş sağlam çocuk garantisini kim verecek? Bana göre mesele biraz farklılık arz ediyor. Geçen yıl “İzvestiya” gazetesinde, küçük bir sohbet yazısı neşredildi. Orada, Özbek ailelerinde doğumların azaltılması hakkında bir fikir beyan ediliyordu. Sonra, doğan çocukların ekseriyetinin sağlam olmadıkları bildiriliyordu. Bunun doğru olduğunu kabul ediyorum. Hakikaten Özbekistan’daki çocuk ölümleri, bütün Sovyetler Birliği’nde ilk sırayı işgal etmektedir. Ancak bunun doğumla ne alâkası olduğunu anlayamadık. Doğumla birlikte hastalık da azalmaz ki!
Biz, bu sohbetteki temel düşünceyi, ne kadar yanlış olursa olsun, bir tesadüf eseri olarak kabul ettik. Eğer bu garip düşünce, başka yerlerde ve başka sohbetlerde de tekrar edilmeseydi, tamamen unuturduk. Biz işte bu tekrarlar sayesinde kendimize gelebildik ve doğum kontrolü düşüncesinin, sadece bir kişinin eseri olmadığını hissettik. Ve bu düşüncenin yanlışlığını, çeşitli toplantılarda ve Yazarlar Birliği’nin genel kurullarında dile getirdik. Fakat bugüne kadar bizim bu konudaki fikrimiz dikkate alınmadı. Bugün doğum kontrolü sadece köylerde değil, şehirlerdeki doğum evlerinde de teşvik edilmektedir. Köyleri anlamak mümkün, peki ya şehirler? Şehirli anneler de mi sakat doğum yapıyor?
Özet olarak doğuma karşı ileri sürülen deliller, birbirinden gülünç ve tezatlarla doludur. Bana göre, her milletin çoğalmasını veya çoğalmamasını, idareler değil, o milletin tabiatı tayin eder. Eğer bu tabiî denge, sun’î şekilde bozulacak olursa, bütün dünyaya rezil olacağımız muhakkaktır. Bununla da ideoloji muhaliflerinin eline yeni bir “millî araç” vermiş oluruz.
Muhabir: Böyle aceleci tavırlardan, dışarıdaki ideolojisi bozuk düşmanlarımız, faydalanmasını çok iyi biliyorlar. Şimdi, onların faaliyetlerini artırdıklarını da biliyoruz.
M. Sâlih: Çok doğru. Buna bir örnek vermek istiyorum. N. İ. Curavleva, ‘Antisovyetizm Burjuaznoy Demografii” kitabında, Batılı demograf A. Şıhı’nın makalesinden kısa bir bölüm naklediyor: “Orta Asya cumhuriyetlerinde ahalinin çoğalmasına karşı bir tedbir alınıp alınmadığı henüz belli değildir. Her hâlde resmî doğum kontrolü kampanyası, ırk ayırımı olarak anlaşılabilir. Çünkü, aynı zamanda Ruslar arasında doğum teşvik edilmektedir.”
Bu, demografi uzmanının tesbitidir. O, böyle bir “kampanya”nın olabileceğini, âdeta önceden haber vermektedir. Fakat yazar, bir noktada hataya düşmektedir. Biz hiç kimseyi ırk ayırımı yaptığı için suçlayamıyoruz. Bunu herkes biliyor. Biz, Özbek çocuklarının hasta ve sakat doğmalarının sebebi olarak çaresiz tıbbı ve bu faciaya karşı lâkayd davranan yetkili kurumları suçluyoruz. Biz, “çocuk ölümlerinin sebebi, aşırı doğumdur”, diyerek hakikati ve pamuk tarımında kullanılan ilâçlar yüzünden düştüğümüz bu feci hâli gizleyenleri suçluyoruz.
Muhabir: Sohbetimiz vatanperverlik, halkperverlik konusunda devam ederken aklıma şöyle bir soru geldi: Bu mukaddes duygular edebiyatımızda ne derecede akis bulmaktadır? Bu hususta, sizin mensup olduğunuz neslin şair ve yazarlarının görüşleri arasında nasıl bir benzerlik veya farklılık görüyorsunuz?
M. Sâlih: 1960′larda ve 1970′lerin başında Abdullah Âripov’un sanatı, bizim için bir cesaret örneği olmuştu. Onun her şiirini heyecanla bekliyorduk. Daha sonra Rauf Parfi’nin şiirleri daha çok dikkat çekmeye başladı. 1970′lerin sonunda Osman Azim, Şevket Rahman, Tilek Cora, Hurşid Devran, Yoldaş Eşbek, Azim Süyün gibi yeni bir şiir nesli dünyaya geldi. Onlar, benim hem akranım, hem de dostlarımdır. Bu sebeple onları övmek, benim için hiç de kolay değildir.
1980′lerin başında yeni şairler Osman Koçkar, Muhammed Yusuf, Mirza Kencebayev, Siraciddin Saidov gibi bir grup kabiliyetli genç, eserler vermeye başladılar. Ben bu her yaştaki şairler arasında fazilet yönünden bir uygunluk bulunduğunu düşünüyorum: Yukarıda belirttiğim cesareti hissediyorum. Ve ben, bununla iftihar ediyorum.
1988
(Közi Tiyren Derd, s. 93-103)

TEHLİKELİ MEYDAN
Bugün yazar sözünün ifade ettiği değer nedir ve kimler bunun mânâsını anlayabilir? Bizim hayat tarzımız “söz”ün tesiriyle değişebilir mi? Şair Erkin Vâhidov, bu konuda şöyle diyor:
“-Aral öleyatır,
Sır öleyatır,
Öleyatır zeherden tuprak.
Şair buge karşı ne kılayatır!
Şair defteride kettekan sorak.
U fakat kıçkırar:
Bunday bolmaydı,
Elem bilen yaş töker bırak
Uning köz yaşıdan Aral toymaydı
Fakat gine yer bolar şorrak…”

(-Aral ölüyor,
Sır (Seyhun) ölüyor,
Ölüyor zehirden toprak.
Şair buna karşı ne yapıyor!
Şair defterinde büyük bir soru.
O sadece haykırır:
Böyle olmaz,
Elemle yaş döker, fakat
Onun göz yaşıyla Aral doymaz,
Sadece tuza boğulur toprak…)
Çok müstehzi bir şiir, öyle değil mi? Bizim her şeye şüpheyle bakışımızı, kendi sözümüze olan inançsızlığımızı, bürokrasi karşısındaki acizliğimizi ifade ediyor. Ben bu şiiri bediî eser olarak tenkid etmiyorum; bilakis bu hâliyle yüksek seviyeli buluyorum. Ancak onun özündeki ruha dikkat etmelisiniz. Bu, söze duyulan inançsızlık ruhudur.
Bu ruh, talihe karşı bizi uzun zaman takip etti; Özbek yazarları kendi sözlerine kat kat elbiseler giydirdiler. Son on yılda sözün etrafında kurulan bu “inşaat” o kadar kalınlaştı ki, onun sesi duyulmaz oldu. Biz sözü öyle sağlam bir şekilde himaye etmek zorunda kaldık ki, hatta kime karşı himaye ettiğimizi de unuttuk. “Zeyrek insanlar”dan korktuğumuz için biz de zeyrek olup çıktık. Her sözümüzü hakikat değil, ihtiyatkârlık terazisinde tarttık.
-Buna ihtiyaç var mıydı?
-Evet, vardı.
Parlak sloganları kendisine kalkan yaparak hücum etme fırsatı kollayan adamlar vardı: Bir samimî cümle söyleyecek olsanız, derhal “idealsiz” sayılmanız muhakkaktı. Gülmek ise “hakaret” olarak değerlendirilirdi. Erkin Vâhidov’un böyle bir şiiri var:
“Huşyar bol! Safsatabaz, nâmerdü tili bâtır,
Yakangge tahkir mühri yarlığını kadaydı.
Çet tilini örgenseng, seni kosmopolit der,
Öz tilingde sözleseng, milletçi deb ataydı.”

(Dikkatli ol! Geveze, nâmert ve boşboğaz,
Yakana hakaret damgasını basıverir.
Yabancı dili öğrenirsen, kozmopolit der,
Öz dilinde söylersen, milliyetçi deyiverir.)
Bu sebeple yazarlar evvelâ, ne söyleyeceklerini, yani neyin mümkün, neyin mümkün olmadığını bilirlerdi.
Şimdi ise, açıklığın talep edildiği bir zamanda, hakikati olduğu gibi ifade etmenin mümkün olduğu bir günde biz ne diyeceğimizi şaşırdık. Uzun zamandan beri yük taşıyan bir adamın omzundaki yükü, hiç ümit etmediği bir sırada alırsanız, dengesini kaybedebilir. Biz şimdi o adama benzedik.
Biz, açıklık politikasına yavaş yavaş alışıyoruz, son derecede yavaş.
Evet, alıştık diyelim. Düşündüklerimizi ifade etme imkânımızın olduğunu farz edelim. Peki, bizi dinleyen insanlar bu açıklığa alıştılar mı?
Doğru, toplumumuzun bugün karşı karşıya bulunduğu bu açıklık cereyanının, son derecede karışıklık ve güçlüklerle dolu olması da tabiî bir durumdur. Ancak, yazarın vaktinin çoğunu eserlerini korumakla geçirmesi, asla tabiî değildir.
Geçenlerde, “Pravda Vostoka” gazetesinde, edebiyatçı ilim adamı M. Vahabov’un “Tarihî Hakikate Karşı” adlı bir makalesi yayımlandı. Yazar makalesinde, halkların dostluğunu ve enternasyonalizmin prensiplerini “müdafaa” ediyor. Onun kanaatine göre Pirimkul Kadirov ile Memedali Mahmudov’un romanları ve A. Kayumov’un makalelerinde, tarihî hakikat tahrif ediliyormuş. Bu düşüncesini de şu şekilde ispat etmeye çalışıyor: “P. Kadirov ile A. Kayumov’un eserlerinde sınıf düşüncesi bulunmamaktadır. Yani, halkın ekseriyetinin ağır ahvâli, hiç söz konusu edilmiyor; sömürü ve zulümden hiç bahsedilmiyor. Toplum, sınıflara ayrılmak yerine, ‘iyi’ ve ‘kötü’ hanlara göre değerlendiriliyor; halkın kendisi değil, beyler ve onların askerleri sahneye çıkıyor. Bu tarihî hadiseler ve Babür’ün şahsı tasvir edilirken, yazarlar sosyalist gerçekçilik yolundan uzaklaşarak küçük burjuva romantizmine meylediyorlar.”
Bu, bediî eseri sanat eseri olarak değil, kaba bir ideolojik noktainazardan tahlil etme örneğidir. Bildiğimiz, tanıdığımız üslûp… Bu bize, bayağı sosyalist anlayışın henüz devam ettiğini gösteriyor…
M. Vahabov, yazar Pirimkul Kadirov’un “Yulduzlı Tünler” romanı hakkında şöyle yazıyor: “Pirimkul Kadirov, Babür’ün hususi hayatını tasvir ederken ona altın yaldızlı tabaklar ve altın kadehlerde yiyecek ve içecekler sunulmasından, onun kendi askerlerine verdiği altın işlemeli kaftan, altın eğerli ve koşumlu atlar gibi kıymetli hediyelerden zevkle bahsediyor. Sovyet yazarı, bu zenginliklerin kaynağını da yazsaydı iyi olurdu.”
Bu, haksız bir istihzadır. Çünkü sovyet yazarı P. Kadirov, o zenginliklerin kaynağını da kâfi derecede hikâye etmektedir. Bunu görmek için sovyet tenkitçisi olmak gerekmektedir.
Eğer dünya edebiyatı içinde önemli birer mevkii olan “Harb ve Sulh” veya “Birinci Petro” ve bunlara benzeyen daha birçok eser, M. Vahabov’un “üslûb”uyla tenkid edilmiş olsaydı, hiçbiri “imtihan”dan geçemezdi. İyi ki Rus tenkitçiliğinde böyle bir anlayış yok, olamaz da…
M. Vahabov, yazar P. Kadirov’u tarihi tahrif etmekle suçluyor. Çünkü yazar, Babür’ü monarşik bir hükümdar olarak tasvir etmiş. Bu da Babür’ün şahsını yüceltmek sayılıyormuş. Evvelâ, Babür devletinin Kabil’den ta Bengal’e kadar yayıldığı herkesin malûmudur. Ve bu devletin idaresi, sadece Babür’ün elindeydi. Böyle merkezî bir devleti, monarşi tipindeki feodal devlet olarak göstermek değil, bilakis öyle göstermemek tarihi tahrif etmek olurdu. İkinci olarak, Babür nasıl biri olursa olsun, bu şekilde tasvir etmek onun şahsını yüceltmez.
Tecrübeli bir yazar olan Pirimkul Kadirov, tarihî şahısları idealleştirmenin kötü bir şey olduğunu çok iyi bilir. Ayrıca bizim tarihimiz, böyle sun’i yüceltmelere de, sahte kuvvetlere de muhtaç değildir. Tarihî delillere dayanarak yazılan her türlü hakkanî eser, halkta tekebbür hissi uyandırmaz; aksine kendini anlamasına hizmet eder.
Memedali Mahmudov’un “Ölmes Kayalar” romanının tahlili, bundan daha gülünçtür. M. Vahabov’un üslûbu, edebî kahramanın telâffuz ettiği sözü, roman müellifinin fikri olarak değerlendiren kaba bir yoldur. Meğer ki kahraman menfî olsa veya pantürkist olsa ne olur? O zaman makaleyi okuyan tarihten habersiz okuyucu, Özbekistan’ın pantürkistlerin mekânı olduğunu düşünebilir.
M. Vahabov, romanın bediî eksikliklerini tahlil etmek yerine, ideolojik hatalarını araştırıyor ve her zaman da “buluyor”. Tarihimiz, M. Vahabov gibi tenkitçiler “yüzünden” yazarlar için tehlikeli bir meydan hâline gelmektedir. Bu meydanda bir adım ilerleyebilmek için riske girmek gerekir. Her tarihî hakikat, “geçmişi yüceltme” olarak değerlendirilmektedir. Her türlü bediî tasavvur, onun prototipine duyulan “muhabbet” şeklinde mütalaa edilmektedir. Bu sebeple bizde garip bir korku peyda oldu: Tarih karşısında korku. Tarihî romanlarımızın az olmasının sebebi, işte bu korkudur.
Akademi üyesi Lihaçev, “Literaturnaya Gazeta”da neşredilen “Trevoga Sovesti” adlı makalesinde şöyle yazıyor: “Bir zamanlar Dostoyevski’nin kahramanları, eski taşlara tapınmak için Avrupa’ya meylederdi. Şimdi nihayet bizim taşlarımıza, bizim tarihimiz ve bizim medeniyetimize yönelme zamanı gelmedi mi?”
Aynı gazetede yazar Anar, yeni roman ve yeni nesil terbiyesi hakkındaki makalesini, Puşkin’in şu sözleriyle hülâsa ediyor: “Geçmişe hürmet, akıllı insanı vahşiden ayıran bir fazilettir… Vahşilik, eblehlik ve cehalet, geçmişe hürmet etmez; onlar sadece bugünün eşiği önünde emeklerler.” Meseleyi bundan daha kısa ve daha açık ifade etmek, hiç de kolay değildir. Fakat bu hikmeti tekrar eden insan, bizde derhal tenkide uğrardı. Çünkü Puşkin bir asilzadedir ve onu “idealleştirmek mümkün değildir.”
İki yıl önce Özbekistan Yazarlar Birliği, Pirimkul Kadirov’un yeni tarihî romanı hakkında bir değerlendirmede bulunmuştu. Değerlendirme sırasında yazara sitayişkâr sözler söylenmiş, romanı bediî eser sayılmıştı. Fakat yukarıda zikredilen “Yulduzlı Tünler” romanının tenkide uğraması üzerine yayıncılar, elyazısı hâlindeki bu yeni eseri, yazara iade etmek mecburiyetinde kaldılar. Yazarın, yeni eserini “Yulduzlı Tünler”e yöneltilen tenkitler doğrultusunda tekrar gözden geçirmesi gerekiyormuş.
İfade etmek gerekir ki bu “hastalık”ın da bir tarihi vardır. Meselâ biz, bugün bile Abdullah Kâdirî’nin “Ötgen Künler” romanını, kısaltılmış şeklinden okuyoruz. Mahmudhoca Behbûdî, Abdurrauf Fıtrat, Abdülhamid Süleyman Çolpan gibi yazar ve şairlerin eserleri ise bugüne kadar neşredilmedi. Halbuki 1920′lerin edebiyatını onlar olmadan tasavvur etmek mümkün değildir. Bu şahıslar öldükten sonra, 1956 yılında aklandılar. Bunların edebî mirasını neşretmek üzere bir komisyon kuruldu. O yıllarda Bunin ve Svetayeva’ların ilk neşirleri çıkmıştı. Fakat bizim şair ve yazarlarımızın eserlerini yayımlamaya cesaret edemediler.
İşte otuz yıl sonra o edebî mirası yayımlamak üzere yine komisyon kuruldu. Bu defa yayımlanacağını ümit etmek istiyoruz. Ancak korku da henüz sona ermiş değildir. Bu edipler hakkında tezler hazırlamış olan ilim adamları, faaliyetlerini hâlâ devam ettirmekteler. O ilim adamları, edebiyat tarihini tek taraflı ve haksız surette değerlendirme tecrübesine sahipler. Onların makaleleri ve tahlilleri yayımlandığı hâlde tahlil ettikleri eserlerin yayımlanmasını istemiyorlar. Sonuç olarak, yaklaşık otuz yıldan beri, 1920-1930′lu yıllarda eserler veren birçok şair ve yazarın edebî mirasının yayımlanması meselesi, sertlikle karşılaşmaktadır.
Bu konu hakkında hazırlanıp da gün yüzü görebilen yegâne kitap (A. Aliyev, “Edebiy Meras ve Zamaneviylik”, Gafur Gulâm Edebiyat ve San’at Neşriyatı, Taşkent-1983) da, filoloji doktoru H. Abdusametov tarafından zorla yayımlandı. Edebiyatçı H. Abdusametov ve onunla aynı kanaate sahip olanlar, Hamza Hekimzâde Niyazi’nin sanatı ile Mahmudhoca Behbûdî, Abdülhamid Süleyman Çolpan, Abdurrauf Fıtrat gibi yazarların sanatının hiçbir zaman uyuşmadığını ifade ettiler. Ancak Hamza, gerçek itibar sahibi bir ediptir. Onun heykeli, emanet kaideye muhtaç değildir.
Tarih karşısındaki korku…
Bu, çok müthiş bir duygudur.
Bu duygu, tarihe sahip çıkanları da, ona hücum edenleri de huzursuz etmektedir. Bu duygu, sadece bizim fikrî hayatımıza değil, hatta şahsî hayatımıza da tesir ediyor.
Geçen sene “Sovetskaya Kultura” gazetesinde, Moğol istilâcılarına karşı mücadele eden meşhur Mahmud Tarâbî’nin mezarı üstünde yükselen kümbetin yıkılması hakkında bir haber neşredildi.
“Eski devirlere ait yanlış inanışların artıklarıyla mücadele”, bazen cahillik derecesine varıyor. Geçen sene, Namangen vilâyetinde, dükkânlara eşarpla giren kadınlarla alış-veriş etmek yasaklandı; başı kapalı olarak otobüse binen kadınlara hakaret edildi. Bunun sebebi, baş örtmenin eski devirlere ait bâtıl bir inanışın artığı olmasıymış. Bu, inkılâp devrinde değil, 1986 yılında cereyan eden bir hadisedir. Maalesef biz, kendi tarihimizi bildiğimizi iddia edemiyoruz. Çocuklarımıza gelince, onlar biliyorlar mı?
Bu, çok ciddi bir sorudur. Orta mektepler için Özbekistan tarihine dair üç ders kitabı vardı. Şimdi bu kitaplardan birisi artık yayımlanmıyor. “Orta Asrlar Tarihi” (Rusçadan tercüme), on yıldan beri neşredilmiyor. Talebeler, on yıldan beri orta çağ tarihini hemen hemen hiç öğrenmiyorlar; orta çağda yaşayan âlimlerini, şairlerini, millî kahramanlarını bilmiyorlar. Buna mukabil onlar, Jeanne d’Arc’ı tanıyorlar. Ancak Fransız kahramanının, bizim yavrularımızın zihninden kendi milletimizin kahramanlarını asla sürüp çıkarmaması lâzımdır.
“Özbekistan Sovyet Sosyalist Respublikası Tarihiden Hikâyeler” adlı eski ders kitabında, iki bin yıllık Özbekistan tarihine 23 sahife ayrılmış. İnkılâba kadar geçen her yüz yılın hissesine bir sahife düşüyor. Acaba bizim bu tarihten öğreneceğimiz hiçbir şey yok mudur? Edebiyatımızın ve dilimizin tarihine karşı da aynı tavır sergileniyor. Buna örnek olmak üzere gazetecilik âleminden bir manzarayı aktarmak istiyorum. Bu hadise, 1960′lı yıllarda Fergana vadisinde cereyan etmiştir.
Vilâyet gazetesinin yazı işleri müdürü, çok acele olarak vilâyet meclisine çağırılır. Yazı işleri müdürü, muharrirlik ettiği gazeteyi, kaşları çatık hâldeki birinci sekreterin elinde görünce korkuya kapılır.
-Böyle bir şiiri neşretmenize kim izin verdi, diye soran sekreter, cevap beklemeden bağırır:
-Kim bu kendi dilini överek göklere çıkaran? Onu derhal bulup gelin, ifadesini alalım!
Yazı işleri müdürü, bu şiiri yazan adam Kırgızistan’da yaşıyor, onu alıp getirmek kolay değil, şeklinde cevap verir. Bunun üzerine sekreter biraz düşündükten sonra hiç istifini bozmadan, öyleyse büroya onun yerine siz ifade vereceksiniz, yarın büroya geliniz, der.
Bu gülünç hadiseden sonra yazı işleri müdürü gazeteden kovulur.
Bugüne gelince, bugün durum değişti mi? Değişmiş olması mümkündür, ancak uzun süre devam eden bir dönemde, toplumun hafızasına nakşedilen korkuyu bir hamlede silip atmak kolay değildir.
Geçen sene Okıtuvçı Neşriyatı, 9. sınıflar için Özbek Tili ders kitabını yayımladı. Fakat herkesin bildiği gibi Eğitim Bakanlığı bu dersi programdan çıkardığı için kitabın bütün nüshaları depolarda çürümeye terkedilmiştir. Özbek dili ve edebiyatının ders saatleri, diğer sınıflarda da son derecede azaltılmıştır. Bu konuda gazetelerde yazılar yayımlandı, kürsülerde konuşuldu. Fakat Eğitim Bakanlığı, bunlara cevap bile vermedi. Cevap vermek şöyle dursun, hâlâ azaltma politikasını devam ettiriyor.
Bu işin en vahim olan yanı şudur ki, öğrenciler bu öğrenim yılının da tam yarısını tarlada geçirdiler. Öğrenciler, bahar aylarından itibaren hasadın tamamlandığı güz sonuna kadar pamuk tarlasında kaldılar. Ders gördükleri süre hesap edilecek olursa, bu öğrencilerin on yıllık okulu beş yılda “bitirdikleri” hemen farkedilir. Öğrencilerimiz, bilgi sahibi olmak hususunda Sovyetler Birliği’nde son sıralara düşecek olurlarsa buna hiç hayret etmemek lâzımdır. Bu durumda onlar, değil Rus dilini öğrenmek, hatta Özbek dilini de tamamen unutabilirler.
Okulu bu şekilde bitiren gençler, üniversitede daha müthiş bir engelle karşılaşıyorlar: Teknik ve tıp eğitimi veren fakültelerde dersler ve imtihanlar Rusça yapılmaktadır. Kendi dilini dahi doğru dürüst bilmeyen bir üniversite öğrencisi Rusça sorulara cevap verebilir mi? Bu, herhâlde Rusçayı ciddi şekilde öğrenmek için alınmış bir tedbir olmalıdır.
Orta mekteplerdeki eğitimi ciddi hâle getirmek lâzımdır. Bugün ciddi bir eğitimden söz etmek mümkün değildir. Bunu yüksek okul öğrencilerinden beklemek de haksızlık sayılır. Bu haksızlık da tabiî olarak bugün mücadele ettiğimiz rüşvet rezaletini tekrar ve tekrar canlandırmaktadır. Pamuk çiftçisi kuruş kuruş biriktirdiği parasını, evlâdının “adam olması” için memnuniyetle ve tekrar tekrar rüşvet olarak teklif etmektedir. Böylece bu gençler, hayatlarının henüz baharında haram batağına saplanıyorlar.
Biz, şuurlu insan yetiştirme konusunda devamlı konuşuyoruz. Ancak etrafımıza baktığımız zaman, dürüst insanların düşündüğümüz kadar çok olmadığını görüyoruz. Meğer biz, kendi milletini soyan rüşvetçilere, kendi milletini aşağılayan bürokratlara sadece lânet taşları yağdırıyormuşuz. Bu fenalığın temeline dikkatle bakmamız gerekiyor. Bu adamlar, bizim çocuk yuvalarımızda terbiye gördü ve bizim okullarımızda, bizim enstitülerimizde okudular. Onlar belge, diploma aldılar; fakat ilim ve iman almadılar. Onlar kendi tarihlerini, hatta kendi dillerini bile öğrenmeden yetiştiler. Onlar, ne Allah’a, ne şeytana inandılar; sadece kendi midelerini düşünerek yaşadılar. Ayrıca kendi kültür ve medeniyetini iyi bilmeyen bir insan da hiçbir zaman temiz olamaz.
Herkesin bildiği gibi bizim son bin yıllık tarihimiz, istatistiklere miras kaldı. Biz bugün, inkılâptan önce yaşayan hiçbir âlim veya şairin eserlerini asıl nüshasından okuyamıyoruz. Bu sebeple mazi ile aramızda bir uçurum peyda oldu. Bu uçurumu ortadan kaldırmak için binlerce kitap değil, hepsi hepsi otuz üç harf ve çocuklarımızın terbiyesiyle biraz meşgul olmak kâfi gelecektir.
Tarihten kopma, insanlarda kendileri için de, iyi bilmedikleri tarihleri için de utanma duygusunu harekete geçirir. Bu duygu, bizim çok milletli toplumumuz için korkunç bir düşmandır. Bu utanma duygusu, hiç beklenmedik bir zamanda varlığını hissettirebilir.
Milletin kendini tanıması, enternasyonalizme muhalefet değil, bilâkis birliğimizi daha da kuvvetlendirecek büyük bir hizmet olarak değerlendirilmelidir. Bu sebeple, tarihimizi aydınlatan doğru yazılmış her türlü kitap, bugün hava gibi, su gibi bir zaruret hâline gelmiştir. Yeter ki bizim tarih karşısındaki korkumuz, istikbâl karşısındaki korkuya dönüşmeşin.
1988
(Közi Tiyren Derd, s. 120-128)

HAKİKÎ HALK YAZARI
(Mirzakalan İsmailî hakkında birkaç söz)
Mirzakalan İsmailî, kendisine resmen unvan olarak verilmemiş olsa da hakiki bir halk yazarıydı.
Yazar, kendisine verilen unvan ve nişanlarla değil, yazdığı kitaplarla itibar kazanır. Bu, eski ve ispat gerektirmeyen bir ölçüdür. Biz, “Fergana Tang Atgunçe” romanının birçok neşirlerini gördük. Çeşitli işlerde çalışan her türlü insanın elinde gördük. Okunmaktan yıpranmış ciltler hâlinde gördük. Halk sevgisinin işareti bu olsa gerektir. Fakat Mirzakalan İsmailî’nin sanatı, edebî çevreler tarafından maalesef lâyık olduğu şekilde değerlendirilmedi. Bunun objektif ve sübjektif birçok sebebi bulunmaktadır.
Şahsa tapınma (Stalin) devrinde her vicdan sahibi yazar, başkasına ve kendisine ihanet etmeyen her yazar, ya kozmopolit sayılmış veya “halk düşmanları” kafilesine dahil edilmiştir. Mirzakalan İsmailî, kozmopolit olmakla suçlanmıştır. Bu konuda, üstadın bizzat kendisi bilgi vermektedir.
İkinci Dünya Savaşından dönen genç yazar, Almanların hayatı hakkında hikâye yazmak hatasını işledi. Almanları, tramvaya binerken “Bite, bite! Lütfen, siz bininiz!” diyerek yanımdakine yol veren medenî bir millet olarak tanıttı. Bunun yüzünden cezalandırıldı. Cezası bittikten sonra da yukarıdakiler tarafından uzun zaman hoş karşılanmadı.
Mirzakalan İsmailî, şahsen yoldaş Reşidov tarafından takdir edilmemek şerefine nail oldu. Doğrusu, prensip sahibi bir insanın başkasının hoşuna gitmesi, herhâlde zor olmalıdır. Ancak Mirzakalan İsmailî’nin edebiyattan uzaklaştırılmasının sebebi, sadece şahsî değildir. Asıl sebep, o devrin icabı olan kasidebazlığa, prensiplerine uymadığı için itibar etmemesidir. Muhtemelen o, devrinin meseleleri hakkında birçok eser kaleme alabilirdi. Ancak her vicdanlı kalem sahibi, devrinin meselelerini, devrin ideolojisine göre değerlendirmez; bilâkis kendi devrini tasvir ederken herşeyi açıkça yazmak zorundadır. Fakat bu şekilde yazılan eserlerin neşredilmesi mümkün müdür? Bu hayal, hepimizi düşündürmektedir. Bizim yazarlarımız 1950′li yıllarda, herhâlde bu sebeple “neşredilmesi mümkün olmayan” eserler yazmak istemediler. Mirkazakalan İsmailî gibi yazarlar, herhâlde bunun için daha çok geçmişimize ve çocukların hayatına ait konulara müracaat ettiler. Bu da hakikati anlatmanın başka bir yoludur. Muhterem yazarımızın bu yolda semereli bir sanat hayatı olmuştur. “Fergana Tang Atgunçe” romanı, bu semereli sanat hayatının en yüce mevkiinde daima parlayacaktır.
1988
(Közi Tiyren Derd, s. 135-136)

DÖNÜŞ
Bundan yedi-sekiz yıl evvel Litvanyalı bir şair dostumu Harezm’e götürmüştüm. Türkolog olduğu için sadece Özbek edebiyatı değil, milletimizin hayat tarzı ve geçmişle olan münasebeti de onu ilgilendiriyordu. Hive’ye varınca, Âgehî’nin kabrini de ziyaret etmek istedi. Ben Harezmli olduğum hâlde onun bu ricasına müspet cevap veremedim. Ona, bu büyük şairin kabrinin yerini bilen insan sayısının çok az olduğunu söyleyemedim. Sadece lâtife ederek vaziyeti kurtarmak istedim: “Bizim o kadar çok büyük şairimiz var ki, eğer onların her biri için ayrı ayrı mezar taşı dikecek olsaydık, sadece Özbekistan’daki mermer yatakları değil, hatta mezar taşlarını dikecek yer de kâfi gelmezdi. Çünkü, toprağı pamuk tarımından kurtararak şairlerin hatırasına feda edebilecek bir yiğit, bizde henüz mevcut değildir.” dedim. Bu acı bir lâtifeydi.
Aslında Özbek gibi muktedir bir halkın da büyük şairleri, o kadar çok değildir. Onların hatırasını, dehrîler gibi unutmamız da mümkün değildir. Osman Nâsır da unutulması mümkün olmayan şairlerden biridir.
Osman Nâsır, âdeta çocuk sayılabilecek bir yaşta, yirmi dört yaşında sanatını ve hayatını bitirdi, gitti. İlk gençlik yıllarında fevkalâde bir şöhretin sahibi olmuştur. Onunla aynı devirde yaşayanların anlattığına göre, yazarlar, o sırada onun yirmi beşinci yaş gününü kutlamaya hazırlanıyorlarmış. Osman Nâsır, kendisinin büyük bir şair olduğunu hissediyordu, çünkü o, hakikaten büyük bir şairdi.
O, Abdülhamid Süleyman Çolpan gibi âbide bir şahsiyet hakkında hüküm verirken, “Bu adam, büyük bir şair, fakat maalesef yaşlanıyor,” der. Onun bu sözlerinde, büyük şaire derin hürmetle birlikte, kendini ondan daha aşağıda görmemek hissi de sezilmektedir. Çolpan’la beraber yaşayıp da kendi sanatına güvenen şairler çok azdı. Osman Nâsır, kendi sanatına güvenen şairlerdendi.
1910′lu yılların şiiri, yani inkılâbı gerçekleştiremeyen, fakat kendi idealleriyle batınî olarak hazırlayan Ceditçilerin şiiri, edebiyatımızda derin izler bıraktı. Osman Nâsır’ın şiirlerini okuduğumuz zaman, o şiirlerde Abdülhamid Süleyman Çulpan’ın tesirini hissetmemek mümkün değildir. Fakat Osman Nâsır, aynı zamanda yeni devir şairiydi. O, zulmetten kaçan bir kuş gibi birden ortaya atıldı. Ancak kendisinin yine zulmete doğru uçmakta olduğunu da ömrünün sonuna kadar farkedemedi. “Halkların babası” olarak takdim edilen Stalin, Bolşevik ihtilâlinin 20. yıldönümüne, kendine lâyık bir “armağan”la geldi. Yani bu kutlama şerefine, memleketimizin gülleri sayılan aydınları kurbanlık olarak getirdi.
Muhbirler, hainler, bayram sofrası etrafında pervane olmaya başladılar. Kasaplar, bıçaklarını bileyerek kendilerine verilen emri yerine getirmeye çalıştılar. 1937 yılı, Stalin katliamının sabahı, yaklaşmaktaydı. Çolpan’ın, bir “milliyetçi” olarak ilk kafilede ölüme mahkûm edilmesi muhakkaktı. Abdullah Kâdirî de aynı şekilde. Fıtrat da bundan müstesna değildi. Peki, ya Osman Nâsır? Yoksa o da mı milliyetçi? Yirmi dört yaşında mı? Doğru, pek genç, ama istidatlı. Onun şiirlerini insanlar ezbere biliyorlar. Lermontov’un “Demon” (Şeytan) adlı uzun manzumesini tercüme etti. Şair, kendi dilini, kendi kültürünü seviyor. Kendi milletinin tarihiyle iftihar ediyor. Böyle bir insanın milliyetçi olmaması mümkün değildir. Geneli olarak bir şairin milliyetçi olmaması mümkün değildir… Repressiya (katliam) idaresinin fikri, bu şekildeydi.
Osman Nâsır, bu meş’um idarenin şehitleri arasında en genç şehitti. Son yıldızlar arasında en parlak yıldızdı.
Osman Nâsır’ın kendi vatanına dönüşü çok uzun sürdü, işte, nihayet o ebediyen dönüp geldi.
Hoş geldiniz, Vatanınıza, Şair!
1988
(Közi Tiyren Derd, s. 160-161)

“SAF SANAT” HAKKINDA
Şiir, sanat olarak en popüler tür hâline geldi. Bunun muhtemel sebebi, haberleşme vasıtalarının çoğalması veya şiirin sanat olarak son derecede basitleşmiş olmasıdır. Yani öyle bir zaman geldi ki şiir, halkın basit idrâkine boyun eğdi. Bugün şiirde seviye itibariyle herhangi bir tasniften söz etmek mümkün değildir. Vaktiyle şairler, velilerle yarış ederdi. Bugün şair, sokak şarkılarıyla rekabet etmektedir. Meselâ bütün Türk topluluklarının büyük şairi Ali Şîr Nevâî’nin hayranları, popüler Özbek sovyet şairi Abdullah Âripov’un hayranlarından daha azdır. Şiirin, idrâkimize kendi tohumlarını serperek yüksek dağ zirvelerindeki mevkiine dönmesi gerekiyordu. Onun bizim peşimizden değil, bilâkis bizim onun peşinden gitmemiz icap ediyordu. Fakat şiir, bizim yaşadığımız vadiye inerek bizimle beraber yaşamaya başladı. Şiir, şimdi zamanın üstünde değil, zamanın içinde yaşıyor. Zamanın kaprislerine boyun eğerek yaşıyor. Bazen kendine gelerek ne kadar zavallı bir hâlde bulunduğunu farkediyor, kendi yüksek zirvelerini hatırlıyor. Ancak tekrar o zirvelere doğru uçacak takati kendinde bulamıyor. İşte o zaman şiir, düştüğü bu acıklı hâle gülmeye başlıyor. Biz, bu acı gülüşe kinaye adını veriyoruz. Kinaye, kendi sihrini kaybeden herhangi bir sanatın kendi kendini avutmasıdır. Bugün dünya şiiri, sihrini kaybetmiştir.
Avusturyalı yazar Franz Kafka’nın “Açlık Ustası” adlı bir hikâyesi var. Halk, hikâye kahramanından, açlığını teşhir etmesini ister. Halbuki açlık, usta için bir oyun veya oyalanma değil, bilâkis sanattır. Yani o, kendi sanatını kalabalık halk kitlesi için değil, kalabalığın arasındaki birkaç ârif insan için sergilemek ister. Orta seviyedeki “hayran”ların takdir etmesi, usta için bir mükâfat olamaz. Tıpkı Nevâî’nin söylediği gibi:
“Meni men istegen suhbetige ercümend etmes,
Meni ister kişining suhbetin könglim pisend etmes.”

(Beni, benim istediğim sohbetine lâyık görmez,
Beni isteyen kişinin sohbeti gönlümü hoş etmez.)
Bilhassa açlığın sergilenişine nezaret edenlerin, yemesi için “göz yummaları”na Usta tahammül edemez. Nezaretçiler, Ustayı görmezden gelerek kendi hâline bırakırlar; onun, görevini ne kadar samimî bir şekilde yerine getirdiğini görmek istemezler. Usta kendi kendine, nezaretçiler görmek istemeseler de sanatını yine mükemmel şekilde icra etmeyi düşünür. Fakat bu mucizeyi görerek onu takdir edecek olan insan kimdir?
Dışarı fırlamış kaburgalarını sayarak açlığının gerçek olup olmadığını tespite çalışan seyirci, Ustanın dikkatini çekmez. Açlığının takdir edilmesi de onu ilgilendirmez. Bu sanatı izaha çalışan felsefî risaleler de Ustayı memnun edemez. O, derisi kemiğine yapışmış, gözleri çökmüş, üflense uçacak hâldeki bu varlığa hayretle bakan kalabalığı değil, bilâkis o varlığın içinde ışıldayan fikri, tıpkı ressamın yeni astığı tuvali gibi tertemiz, kendi nuruyla, sadece kendinden saçılan nurla aydınlanan fikri, hayatın kabalığına bulaşmamış fikri görmeye muktedir olan insanı arzu eder. Nihayet bu arzu da ona gülünç gelmeye başlar. Hatta bu arzu, basit bir tamah gibi görünür. Usta, bu son arzusundan da vaz geçerek yüzünü mutlak mükemmelliğe çevirir ve ölür. Onun el kadar küçücük cesedinin uzandığı bir avuç saman, altın buluttur. Bu altın bulut üzerinde yatan Usta, kalabalığın üstünde ebediyen dolaşacaktır.
Usta, saf sanatın ruhudur. O, sanattan başka hiç kimseye ve hiçbir şeye hizmet etmez. Edebiyatın eşiği önünde bazen görünür, bazen kaybolur. Ve bu tuhaf hareketle, bizim tasavvurumuzu daima canlı tutmaya çalışır. Büyük Mirza Bîdil’in karmaşık şiirlerindeki “karanlık”, o saf sanat ruhunun gölgesidir. Ali Şîr Nevâî’nin gazelleri, arkasında saf sanat ruhunun gizlendiği bir perdedir. Fransız şairi Stephane Mallarme de, o ruhun peşinden tehlikeli adımlarla ilerleyen bir uyur gezerdir. Her biri ekol yaratmış olan bu insanların okuyucuları, hiç de o kadar çok değildir. Onların altın bulutun üzerine uzanarak verdikleri dersin aşağıya, yani bize ulaşması, her gün biraz daha güçleşmektedir.
Bugün şiir, Batı’da da, Doğu’da da buhran devrini yaşıyor. Bu çöküş (decadence), bizde popülarite şeklinde ifade edilmektedir. Batı’da ise, bizdekinin tam tersine, okuyucunun az olmasıyla ifade edilmektedir. Şair, yani şiiri yaratan şahıs, günden güne sanatkâr kimliğinden uzaklaşarak siyasî hüviyete bürünmektedir. Yani şair, popüler fakat meşhur değildir.
Alman filozofu Friedrich Nietzsche, vaktiyle şöyle yazmıştı: “Sanatkârı, gücü sadece sayıya dayanan kalabalığa boyun eğmeye mecbur eden şey nedir? Kendi kudretiyle, o kalabalığı meydana getirenlerin her birinden fert olarak üstün olduğu hâlde, bu insan yığını, sanatkârı kendine nasıl râm edebilir?”
Bu soru, önemini bugün de muhafaza etmektedir.
(Közi Tiyren Derd, s.175-177)

AKADEMİ ÜYESİ ERKİN YUSUPOV’A MEKTUP
Muhterem Erkin Eke,
Önceleri sizin hakkınızda daima iyi şeyler anlatılırdı. Ancak bugünkü dedikodular, bilhassa “Sovyet Özbekistanı”ndaki “iki dillilik meselesi” hakkındaki makaleniz ve televizyondaki son beyanatınız üzerine söylenenler, sizin de, Özbek aydınlarının da itibarını sarstı.
Siz, dil komisyonunun başkanısınız. Herhâlde bu komisyonun alacağı karar, cumhuriyetimizin kararı olarak kanun hâline getirilecektir. Mes’uliyetiniz son derecede büyüktür. Dilimizin, devletin resmî dili olması şarttır. Bu, sadece “bir avuç aydın”ın isteği değildir, hatta bütün milletin arzusudur. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Hâl böyle olunca, halkın tarafını bizden başka kim tutabilir? Sizden rica ve istirhamımız şudur ki, dilimizle gönlümüzü birleştirip bir kılalım. Bugün tarihî bir gelişmenin eşiğinde bulunuyor olabiliriz. Makam, mevki, başkanlık… bunlar geçici şeylerdir. Fakat milletimiz, dilimiz ve vatanımız kalıcıdır. Sonra çocuklarımız bizi lânetlemesinler.
Bugünkü hesaba göre Özbekistan nüfusunun % 72′si Özbeklerden, % 13′ü Rusça konuşanlardan, % 4′ü Tariklerden, geri kalan kısmı ise diğer Türk boylarından meydana gelmektedir. Biz Özbek dilini, bilmeyen % 13 için kurban edemeyiz. Eğer bu oran % 25 veya % 40 bile olsaydı, biz kendi dilimizin kendi vatanımızda, kendi devletimizin resmî dili olmasını yine talep ederdik. Aksi hâlde o sizin daima önem verdiğiniz beynelmilelcilik fikrinin iki paralık değeri olmazdı.
Eğer sizin başkanlık ettiğiniz komisyon vazifesini yapmazsa veya yapmak istemezse, toplum kendi dilini korumaya hazırdır. İnanın o toplum, kendi haklarını kâfi sûrette talep edecektir. Bizim Yazuvçılar Soyuzı (Yazarlar Birliği)na gelen mektuplar, buna delil teşkil etmektedir. Baskı herkese sirayet etmektedir. Bu, bize kendimizi haklı gösterme imkânı vermez. Ben, kendimi size yakın gördüğüm için bu sözleri yazmaya cür’et edebildim. Aksi takdirde sizin kıymetli vaktinizi almazdım. Affediniz!
Size sağlık dileyerek, sizden ümit ederek,
Kardeşiniz Muhammed Sâlih.
12 Ocak 1989
(Ikrar, s.190-191)

UYANIŞIN AĞIR YOLU
Stalin öldüğünde dört yaşındaydım. Mart ayının o rutubetli gününü, dün gibi hatırlıyorum. O gün, babamın ağzını bıçak açmadı. Annem de babamdan farksızdı. Bizim avluda toplanan komşular da hiç konuşmuyorlardı. Değil konuşmak, hatta ağlamaya dahi korkuyorlardı. Radyodan dâhi (Stalin)nin ölüm haberini veren spikere bir türlü inanamıyorlardı. Çünkü haber o kadar dehşet vericiydi ki, onu sadece bir kişinin, sadece Stalin’in bildirmesi mümkündü.
Bugün ise, tıpkı habersizce giden askerler gibi, yasaklanan kitaplar birden ortaya çıktı. Bu kitaplar, o geçen karanlık yılları hikâye etmeye başladı. Biz, bu kitapları okurken, şahs (Stalin)a tapınma istibdadından nefret ederek Stalin hakkında hakikati yazma cesaretini gösteren insanların kahramanlığını alkışlıyoruz. Aynı zamanda bu kahraman yazarların az olmasına, şu kadar milyonluk ülke için son derecede az olmasına da hayret ediyoruz.
Elbette bunun haklı sebepleri vardır. Niccolo Machiavel, “Hükümdar” adlı eserinde şöyle diyor: “Ölmekten korkmayan herkes, hükümdarı öldürebilir. Yani hükümdarın hiç kimse tarafından öldürülemeyeceğine dair mutlak bir hüküm yoktur. Ancak bundan endişeye kapılmak gereksizdir. Çünkü suikast teşebbüsünde bulunabilecek olanların sayısı çok azdır.” Stalin, bunu çok iyi biliyordu. Herkesin bildiği gibi Machiavel’in eserine benzeyen kitaplar, bir ara (1934-1940 yılları) birden neşredilmişti. Bu, bir tesadüf değildi. Stalin bununla kendi görüşlerini, zahiren de olsa bütün dünyaya ilân etti. Stalin rejimine karşı bir şey yazmak, Stalin’in bizzat kendisine kurşun sıkmakla aynı kabul ediliyordu. Ve Machiavel’in söylediği gibi, buna cür’et edebilenlerin sayısı da çok azdı. Çünkü rejimi tenkit edenler derhal kurşuna diziliyorlar, tenkit etme ihtimâli bulunanlar ise hapislerde çürütülüyorlardı.
Büyük şair, Lermontov’un şiirlerinin zeki tercümanı Osman Nâsır hapse atıldığında yirmi dört yaşındaydı. Onun hapse atılmasına, “Dâhi sayılanların da diğer insanlardan bir farkı yoktur. İşte yoldaş Stalin, bizim kunduracı komşumuza ne kadar da benziyor!” sözleri sebep olmuştur. Şair, bu şakanın bedelini hayatıyla ödedi.
Ceditçilerin büyük temsilcisi Abdülhamid Süleyman Çolpan, güzel şiirlerden başka “Keçe ve Kündüz” romanını da yazmıştır. Eserin “Keçe” kısmı, yıllarca devam eden “münazara ve münakaşa”lardan sonra “Şark Yulduzı” dergisinde yayımlandı. “Kündüz” kısmının ise, tıpkı Çolpan’ın kabri gibi nerede olduğu hâlâ bilinmemektedir.
Mütefekkir şair, yazar, eğitimci, Şark kültürünün âlimi Abdurrauf Fıtrat’ın eserleri de henüz yayımlanmadı. Özbek sahne sanatının temelini kuran Mahmudhoca Behbûdî’nin eserleri de sırasını bekliyor. Bu üç şahsiyetin sanatı, halkımızın millî idrâk seviyesini belirlemektedir.
Ceditçilerin en yaşlı olanı Behbûdî, 1920′li yıllarda “Türkçü” (Pantürkist)lük suçundan dolayı öldürüldü. Çolpan ile Fıtrat ise yeni bir “unvan” kazandılar, “milliyetçi”lik sebebiyle öldürüldüler. Bu şahıslar, vicdanlarının sesini dinleyerek eserler verdiler. Eğer onlar katliamdan kurtulabilseydi, 1950-1960′lı yıllarda “neşredilmesi mümkün olmayan” hakiki eserleri yazarlardı. O katliamdan sağ kurtulabilenlerin sanatında ise böyle “geleceği düşünerek” yazılmış eserlerin varlığını duymadık. Herhalde Abdullah Kahhar’ın 1960′lı yıllarda tuttuğu günlükteki kısa izahlardan başka devrin mahiyeti hakkında bilgi veren bir şey bulunmamaktadır. Acaba “sağ kalanlar” da devri teşhir edici eserler yazmadıkları için mi sağ kaldılar? Doğrusunu Allah bilir.
Şahsa tapınma devri, Hruşçev ve durgunluk devri hakkında son yıllarda neşredilen makaleler, insanda büyük bir merak uyandırıyor. O makaleleri okuyunca, gayri ihtiyarî toplumların hayatının da insanın ömrü gibi affedilebilen veya edilmeyen hatalardan ibaret olduğu kanaati hâsıl oluyor. Yukarıda zikredilen üç tarihî devri hesabedecek olursak, yetmiş iki yıllık tarihimizin otuz bir yılının Stalin liderliğinde, on sekiz yılının Brejnev idaresinde, geri kalan yirmi yıldan fazla zamanın da o veya bu derecedeki “insanperver” sayılan birinci sekreterlerin gölgesinde geçtiğini görürüz. Evet, bu yetmiş yıllık tarihte en “affedilebilir hata”mız nedir?
Bu soru, Yeniden Yapılanmanın doğurduğu serseri bir çocuktur ki, ondan bir fayda beklenemez. Zira biz, idarecilerin gösterdikleri yoldan yürümeye, bu şekilde yaşamaya alıştık. Bir vakitler kendimizi göklere çıkarırcasına övmekten yorulmuştuk. Şimdi ise kendimizi yerden yere vurmaktan usanıyoruz. Biz, asıl mahiyetini bir türlü anlayamadığımız “Stalinci, Hruşçevci, Brejnevci toplum”ları yarattık. Kim bilir belki yakında “Gorbaçevci toplum” da yaratılır. Bizim yeni tarihimizi, bu üçü de birbirine benzemeyen, fakat adı aynı olan “sovyet halkı” meydana getirdi. “Her halk, hükümdarına lâyıktır”, diye bir atasözü var. Peki, biz o geçen hükümdarlardan hangisine lâyıkız?
Mantıken, Stalin zulmüne tahammül gösteren halk, nispeten daha “liberal” olan Hruşçev’in vatandaşı olmaya lâyık değildir. Hruşçev’in bahşettiği serbestliğin tadını alan halkın da “mutedil Stalinci” Brejnev’in iktidara gelmesine müsaade etmemesi gerekirdi. Ancak mantığın kabul etmediği şeyler meydana geldi: Brejnev devrindeki durgunluk yıllarına razı olan halk, bu defa Yeniden Yapılanmayı sevinçle karşıladı.
Elbette böyle bir halkı ikiyüzlülükle suçlamaktan daha kolay bir şey olamaz. Çünkü şahsa tapınmaya karşı mücadele veren, Hruşçev, Brejnev devirlerinde bürokrasiye ve rüşvet almaya karşı çıkan insanların hatırası buna müsaade etmez. Zira tarihte iyilik ve kötülük denilen manevî ölçüler, her devir için aynıdır. Ve her devirde bu ölçüyü elden bırakmayan insanlar mevcuttur. Fakat Stalin bu ölçüyü tersine çevirdi, manevî değerleri siyasî ideolojinin emrine soktu. Onun ideolojisi, muhbirliği vatanperverlik olarak değerlendirdi. Her kim muhbirliğe karşı çıktıysa vatan haini ilân edildi. Bu ideolojik tecrübeyi faşizm de yaşamıştı. Berthold Breht’in “Casus” adlı küçük bir sahne eseri bulunmaktadır. O eserdeki delikanlı Gans, kendi anne ve babasının arkasından muhbirlik ederek onları satar. Gans, faşizmin yarattığı masum ve mutaassıp bir varlıktır. Kendi babasını satan evlât, Pavlik Morozov da evliya gibi günahsız öldü. O, yaptıklarının vatanperverlik olduğundan zerre kadar şüphe etmiyordu. Pavlik, Stalin ideolojisinin bir meleği idi.
Manevî temelleri çürüyen bir toplumda, bütün kurumlardan önce kültür ve edebiyat sarsılmaya başlar. Edebiyat nazariyecileri, “şeklen millî, ruhen sosyalist” kanununu icat ettiler. Hayat, bütün hâlinde bir mucizedir. Onu geçici bir siyasî ideolojinin emri altına sokmak için “şekil” ve “ruh” diye parçalamak, gülünç olur. Elbette Stalinci edebiyatçılar bundan daha “gülünç” bir terim bulabilirlerdi. Ancak bu “şekil” ve “ruh” tarzındaki parçalanma da kâfi derecede gülünçtü. Fakat buna gülmeye cür’et edebilenlerin sayısı o devirde çok azdı. Dolayısıyla bizim bugün gülmeye hakkımız var mı, sorusunu kendimize soracak olursak biraz vicdan sahibi olanlarımızın o devirdeki korkaklığımız sebebiyle yüzleri kızarabilir. Bugün, hakikati söyleyenin cezalandırılmadığı günümüzde ortaya çıkan “cesaret sahipleri”ne bakarak kendi cesaretinden utanırsın. Bu sebeple, hakikat için ıztırap çekmek şart olmasa bile hakikati söylemek lâzımdır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, hayatımız yavaş da olsa değişiyor. Elbette bu cereyana henüz “uyanış” demek pek kolay değildir. Edebiyata gelince, birkaç yıl sonra yeni ve eski tarih aralığında meydana getirilen edebiyatın değeri o zaman anlaşılacaktır. Fakat bugün de söylemek mümkündür ki bizim bir edebiyatımız vardır. Hem de hakiki bir edebiyatımız var. Hakiki edebiyat ise hayatın şekillerinden biridir. Ancak edebiyatın, hayatın aynen tasviri olması da şart değildir. Yani sıkıntılı zamanlarda, daima Shakespeare gibi kederli kahramanlar yaratmak, bir edebiyat kanunu değildir. Hatta realist edebiyat da tabiatı icabı bir dereceye kadar hissî (irrasyonel)dir. Genel olarak edebiyat, mahiyeti itibariyle sahte vatanperverlikten uzaktır. Edebiyat, sadece başka edebiyatlarla karşılaştığı zaman millîliğini ortaya koyar. Biz daha çok siyasîleşen edebiyatı, “millî vatanperverlik” edebiyatı olarak kabul ettik. Bizim (sovyet) edebiyatlarımız, uzun zaman boyunca siyasîleşme cereyanını bizzat yaşadı. Bu gerçek millîliğe fayda değil, zarar verdi ve biz bugün onun sebep olduğu problemleri halledememenin sıkıntılarını yaşıyoruz. Edebiyatın millî menfaatlere hizmet etmesi mümkün müdür? Evet. Ancak o zaman da edebiyat kendi aslî hüviyetini az da olsa kaybeder, yani siyasîleşmeye mecbur olur. Evet, edebiyat bugün siyasîleşmekte, fakat yazarlar halkın manevî kaynaklarına, an’anelerine, mitolojisine ve ana diline yönelirse, bu bulanık akım sona erebilir. Birkaç yıl önce devletin resmî dili hakkında bir şey söylemek kolay değildi. İşte bugün konuşuyoruz. Bu demokrasinin faziletidir. Ancak alışkanlıkları terketmek de öyle pek kolay değildir. Bugün de bir şey söylemeden önce, sağımıza solumuza bakmak ihtiyacını hissediyoruz. Her ihtimale karşı Lenin’den bir cümle zikrediyoruz ve elbette Stalin’e de hücum ediyoruz. Çünkü Lenin yegâne “paratoner”, Stalin ise yegâne “suçlu”dur. Fakat bizim kendi vatanımızda yaşadığımız hâlde kendi kültürümüze sahip çıkılmasının ve dilimizin kendi cumhuriyetimizde resmî dil olarak kabul edilmesinin lüzumlu olup olmadığını yıllardan beri tartışıyor olmamız da gariptir. Bazıları bu meseleyi halletmenin çok zor olduğunu düşünüyor. Niye? Bugünkü hesaba göre cumhuriyetimizin ahalisinin % 72′sini Özbekler meydana getirmektedir. Rusça konuşanlar % 13, Tacikler (ki hemen hepsi Özbek dilini biliyor) % 4′tür. Geri kalan nüfusun büyük bir kısmı da diğer Türk topluluklarından meydana gelmektedir. Bu mesele, bizim cumhuriyetimiz için önemini hâlâ muhafaza etmektedir. Ancak “Özbek ailelerinin plânlanması” gibi hususî surette alınan tedbir -ki ben bu konu hakkında Sovyet Yazarlar Birliği genel kurulunda tafsilâtlı bir konuşma yapmıştım-, dünyanın gözleri önünde, bizim ideolojik tenkitçilerimizin yanlış bir kanaate kapılmalarına sebep olabilir. Meselâ Batılı ilim adamı L. Şıhı şöyle diyor: “Orta Asya cumhuriyetlerindeki nüfus artışını durdurmak için bir çarenin bulunup bulunmadığı henüz belli değildir. Herhâlde bu sahadaki resmî kampanya, yerli halk arasında ırkın azaltılması şeklinde propaganda edilerek memnuniyetsizlik yaratabilir. Çünkü aynı zamanda Ruslar arasında doğum oranının artması teşvik edilmektedir.”
Elbette biz ırkın azaltılması meselesinde hiç kimseyi suçlamak istemiyoruz. Ancak, Özbek ailelerinde sakat çocuk doğumlarına sebep olanları suçluyoruz. Biz, çocuk ölümlerini fazla doğumun bir neticesi gibi göstererek toplumu aldatan ve bu facianın asıl sebebinin zehirli kimyevî maddeler (zararlı otları ve böcekleri öldürmede, pamuk bitkisinin yapraklarını dökmede kullanılan tarım ilâçları) olduğunu gizleyen kötü insanları suçluyoruz.
“Nüfus plânlaması”na taraftar olanlar, köylülerin maddî durumu hakkında hiçbir şey söylemiyorlar. Tarım işçiliği, Sovyetler Birliği’nde en ağır iştir. Fakat bu ağır işe karşılık olarak çok cüz’i bir para verilmektedir. Meselâ yüz kilogram tahıl üretmek için 1.6 saat çalışmak kâfidir. Buna mukabil yüz kilogram pamuk üretmek için 37 saat çalışmak lâzımdır. Tahıl üreticisi bir saatlik işin karşılığı olarak 0.62 som, pamuk üreticisi ise aynı işe karşılık 0.16 som kazanmaktadır. Evet, milyoner işletmeler, bugün insanları huzursuz etmektedir. Köye gidecek olan herkes, çiftçilerin hayatını yetmiş yıl zarfında övündüğümüz refah seviyesine eriştiremediğimizi kolayca görür. Köylerde yaşayanların büyük bir kısmı sefil bir hayat sürmektedir. Ayda 30-40 som maaş aldıkları, bugün herkes tarafından bilinmektedir. Şu yakın zamanda ilân edilen icar (devletten arazi kiralama) usûlü de çiftçi için bir kurtuluş olamadı.
Özbekistan Merkez Komitesi bünyesinde kurulan dil komisyonu başkanı ve akademi üyesi Erkin Yusupov, komisyona gelen mektupların % 98′inde Özbek dilinin ülkede resmî dil olarak kabul edilmesinin istendiğini ilân etmişti. Rusça ise uluslararası görüşme dili olacakmış. Uluslararası görüşme… Bugün bu konudan son derecede rahatsızlık duymaya başladık. Biz savaş sırasında Rusya, Belorusya ve Ukrayna’dan getirilen binlerce çocuğu, bağrımıza basmıştık. Onlarla sadece ekmeğimizi değil, hatta şefkat, ıztırap ve musibeti de paylaşmıştık. O meşakkatli yıllarda bunu acaba nasıl yapmıştık? Yoksa bizim çocuklarımız bize kâfi gelmiyor muydu? Veya bugüne nazaran daha mı zengindik? Hayır! Bizde sadece insanî duygular güçlüydü. Gerçek beynelmilelciydik. O çocukları, bugünkü gibi hiç kimse “artık ağız” diyerek azarlamıyordu.
Bugüne gelince, biz binlerce Özbek ailesini Rusya’nın bozkır vilâyetlerine, Primor ülkesine gönderiyoruz. Fakat bu “artık” insanları, kendi şehirlerimize celbedemiyoruz. Dışarıdan “yüksek vasıflı işçileri” davet ediyoruz; ancak kendi “vasıfsız işçileri”mizi ülkeden kovuyoruz.
Hayır, Özbeklerin şehirde yaşamak istemedikleri şeklindeki rivayetlere inanmak mümkün değildir. Çarlık Rusyası devrinde Türkistan halkının % 24.5′i şehirlerde yaşıyordu. Aynı devirde Rusya’daki şehirli nüfus % 17′den ibaretti. Bugün Rusya federasyonunun % 74′ü şehirlerde yaşamaktadır. Özbekistan’daki şehirli nüfus ise azalmış, % 20′ye inmiştir. Sun’î göçü hızlandırmak yerine, insanlarımızı meslek sahibi yaparak kendi iş yerlerimize yerleştirmemiz gerekmez mi?
Bu problemlerin çok acele halledilmesi lâzımdır. Millî şuurun gelişmesi, medenî uyanış ve edebî ilerleme, bana göre şu sorunun cevabına bağlıdır: “Benim ezilen milletim, belini ne zaman doğrultacaktır?”
1989
(Közi TiyrenDerd, s. 181-187)

AÇIK MEKTUBA CEVAP
Muhterem Âzad Babamirzayeviç,
Sizin “açık” mektubunuzu okuyunca, “serçe kesilecekse kasap kesmeli” hikmetinin mânâsını bir defa daha düşündüm. Siz, söz konusu edilen meselenin esas noktalarında haklısınız. Ancak sizin mektubunuzu vesile addederek ben de bu mesele hakkındaki bazı fikirlerimi, geç de olsa ifade etmek istedim. Okuyucularımız bilirler, demografı meselesi üzerindeki tartışma, iki yıl önce başlamıştı. Bendeleri de gayri ihtiyarî bu tartışmaya iştirak edince tepkilere maruz kalmıştım. Bu tepkilerin sonuncusu geçen sene “Pravda Vostoka” (Şark Hakikati) gazetesinin 25 Mart tarihli nüshasında yayımlanan “Rehber Bizi Nereye Götürüyor?” adlı makale oldu. Ben doğumlardan, çocuk ölümlerinden ve kadınlarımızın sağlığından bahsederken meselenin iç yüzüne dikkat çekmek istiyordum. Makalem de bu sebeple iktisatçılarla sosyologlara soru sormak kasdıyla kaleme alınmıştı. Makalemde, ülkemizin ekonomisini düzeltmek ve çocuk ölümlerini durdurarak annelerin sağlıklı olmasını temin etmek için sadece doğum oranını düşürmenin gerekli olup olmadığını sormuştum. Bu facialardan kurtulmak için evvelâ ekonomiyi düzeltmek gerekir; ancak bunun için doğumların azaltılması asla şart değildir, demiştim.
“Rehber Bizi Nereye Götürüyor?” adlı makalenin yazarı, bana şöyle bir soru sormuştu: “Her doğan yeni çocuk, artık bir ağızdır… Doğru, çok çocuklu ailelerin devlet yardımına güvenmeleri mümkündür. Ancak anne ve babanın sorumluluğunu doğrudan üzerine alabilecek bir devlet var mı?”
Elbette böyle bir devletin varlığından söz etmek hiç de kolay değildir. Hatta bizimki gibi insanperver bir devlet de anne ve babanın görevlerini kendi üzerine alamaz. Ancak, Özbek anne ve babaları ailelerine “bakma görevini devletin sırtına yüklemekte” düşüncesi de nereden çıktı? “Artık ağız” ibaresini de kim uydurdu? Çok çocuklu Özbek annelere tanınan imtiyazlar, Sovyetler Birliği’nin merkezî vilâyetlerinde yaşayan annelerin almakta olduğu yardıma nazaran birkaç misli daha az değil midir? Yoksa verilmekte olan bu “sadaka”yı da kesmek mi icap etmektedir?
Özbek halkı savaş sırasında Rusya, Belorusya ve Ukrayna’dan göçmen gelen binlerce çocuğu, hasta ve yaralı anneleri bağrına basmıştı. Onlarla sadece ekmeği değil, dert ve ıztırabı da paylaşmıştı. Fakat o sırada hiç kimse “artık ağızlar”dan bahsetmemişti. Yoksa o sırada bizim çocuklarımız bize kâfi gelmiyor muydu? Veya biz, savaş döneminde bugüne nazaran daha mı tok yaşıyorduk? Hayır! Bizde insanların derdini paylaşma hissi vardı. Gerçek beynelmilelcilik duygusu vardı. Biz insan yavrusunu “artık ağız” olarak görmüyorduk. Buna bin yıllık medeniyetimiz ve kanımıza işleyen terbiyemiz müsaade etmemişti.
Muhterem Âzad Babamirzayeviç! Sizin, elbette bir uzman olarak cereyan eden hadiseden haberiniz olmuştur. Hatırlıyorsanız mesele, “aile plânlaması” ibaresinden değil, bilakis “doğumların azaltılması” denilen açık talimattan başlamıştı. Fakat kısa bir süre sonra toplumun bundan hoşnut olmadığı anlaşılınca, bu işin başındakiler talimatnameyi “aile plânlaması” olarak adlandırmak zorunda kaldılar. Ancak bu “teşebbüs”ün mahiyeti hiçbir zaman değişmedi. Bununla görevli olanların fikrine göre doğum oranı bugünkü gibi yüksek seyrederse, 2010 yılına gelindiğinde, biz bu milletin karnını doyuramazmışız, ekin ekilen arazi azalıp ekonomik denge bozulurmuş.
Evvelâ biz öyle zannedildiği gibi “çok hızlı bir şekilde” çoğalmıyoruz. Aksine doğum oranı bugün hızla azalmaktadır. Bunu ben diğer makalelerimde rakamlarla göstermiştim. İkincisi, biz 2010 yılına kadar yine bu eski püskü ekonomi gömleğini mi giyeceğiz? Bu, yeni yüzyılda da Özbek ekonomisi bugünkü gibi zayıf, üretim vasıtaları bugünkü gibi güçsüz, teknik âletler bugünkü gibi rahat olacaktır; bunun için ihtiyatlı olun, çoğalmayın demektir. Eğer doğum oranı artarsa, ekin ekilen yerler azalır iddiası da gülünçtür. Hollanda’nın arazisi, Özbekistan’dan on kat daha küçük olduğu hâlde, bu ülke gıda yönünden kendisine yettiği gibi fazlasını da ihraç etmektedir. Gıda maddesi ihraç etme bakımından dünyada ABD’den sonra ikinci gelmektedir. Hollanda bu refaha doğum oranını on kat azaltmak suretiyle erişmedi. Onlar, aileyi de başka türlü “plânlıyorlar”; eğer insanların refah seviyesi yüksek olursa, doğum oranını devlet emriyle azaltmaya lüzum kalmayacağını iyi biliyorlar.
Muhterem Âzad Babamirzayeviç! Bir fikir defalarca tekrarlanacak olursa, rahatsızlık verir. Yazarlar, ilim adamları, hatta devlet görevlileri, çocuk ölümleri ve ekolojik felâket konusunda her fırsatta fikir beyan ettiler. Fakat halk, ifade edilen fikirlerin hayata geçirilmesini şiddetle arzu etmektedir. Bugün Aral hakkında söylenen sözler, tıpkı cenaze törenindeki münakaşaya benziyor. Bu hususta devlet tarafından bir komisyon kurularak Aral’ın hiç değilse bugünkü seviyesinin muhafaza edilmesi için tahsisat ayrıldı. Bu isabetli bir tedbirdir. Ancak bu yakında Karakalpakistanlı bir yazar dostum telefon ederek ayrılan tahsisatın yerinde kullanılmadığını bana ağlayarak anlattı. Aynı şekilde, aile plânlaması taraftarları da çocuk sayısını gündemde tutuyorlar; fakat çocukların, anne ve babaların sağlığına dair bir şey söylemiyorlar. Taşkent Birinci Şehir Hastahanesi Başhekimi doktor Edhem Rasulev’in bu konu ile ilgili belgelerini görürseniz, dehşete kapılırsınız. Bu fedai adamın teşebbüsüyle doktorlar birkaç defa köylere çıkarak köylülerin durumunu tespit etti. Doktorların tespiti, elbette bazı makam düşkünlerinin hoşuna gitmedi. Çünkü Rasulev ve onun gibi samimi olan doktorlar, hasta sayısının saklı tutulduğunu ortaya çıkardılar. Bu konuda Edhem Rasulev’in Sovyetler Birliği Sağlık Bakanına yazdığı mektubu geri dönerek Özbekistan Başhekimi Ş. Şâvahabov’un eline geçti. Yoldaş Şâvahabov, şikâyetçi Rasulev’i yanına çağırtarak sohbet sırasında (15 Aralık 1987) Özbekistan’da bulaşıcı hastalığa yakalanan hiçbir hastanın “saklanmadığını” ifade etti. Bu, Rasulev’in ilk defa karşılaştığı bir durum değildi. Çünkü o, bunun gibi yalan ve hakarete 1983 yılında da maruz kalmıştı: Rasulev’in mektubu üzerine kontrole gelen grup başkanı Sovyetler Birliği Sağlık Bakanı Yardımcısı P. N. Burgasov, “Özbekistan’da uygulanmakta olan tedbirler fevkalâdedir. Bunu bütün Sovyetler Birliği’nde yaygınlaştırmak lâzımdır. Bulaşıcı sarılık hastalığının gizlendiği doğru değildir. Şikâyet eden, rûhen hasta bir adamdır,” demişti. Bu hadiseden sonra Rasulev, kendisine iftira edilerek işten çıkarılmıştı. Yeniden yapılanma sayesinde “aklanarak” işine geri döndü, fakat kendi işine değil. Edhem Rasulev, bu olanlara rağmen mücadelesini devam ettirdi. Onun yazıp da bugüne kadar yayımlanmayan şikâyetlerinden bazı belgeleri burada zikretmek istiyorum: “Meditsina” gazetesinde basılan (01.3.1989) “Krizi Atlatarak” adlı makalesinde, “Ülkedeki çocuk ölümlerinin ve bulaşıcı hastalıkların sayısı uzun süre gizlendi,” denilmektedir. Ancak bu sayı, bugün de gizli tutulmaktadır.
Eğer inanmıyorsanız, şu belgeyi görmelisiniz. Şâvahabov tarafından imzalanan belge (Cumhuriyet Bulaşıcı Hastalıklar Konseyinin 29 Eylül 1988 tarihli kararı)’de şu rakamlar bulunmaktadır: 1988 yılında yedi ay boyunca bulaşıcı hastalıklara yakalananların sayısı Havas ilçesinde % 68, Voroşilov ilçesinde % 74.9, Sırderya ilçesinde % 80.7, Akaltın ilçesinde ise % 83 nispetinde gizlenmiştir.
Doktor Rasulev makalesinde, bu cinayetin hesabını kim verecek, diye soruyor. Bulaşıcı hastalıklar, bilhassa karaciğer hastalığı hakkında Özbekistan Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan rakamlar, son derecede korkunçtur: 1975-1988 yılları arasında Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde bulaşıcı karaciğer hastalığına yakalananların sayısı 2.307.708′dir.
İki milyon üç yüz yedi bin yedi yüz sekiz insan karaciğer hastalığına yakalanmıştır. Bu, milletin dörtte birinin çalışamaz durumda olduğunu göstermektedir. Buna göre, yine binlerce çocuk cılız ve sakat doğacak ve biz de bu facianın sebebini yine “aşırı doğum”da arayıp münakaşa edeceğiz demektir.
Yakın zamanda cereyan eden sohbetlerin birinde, Özbekistan Bakanlar Konseyi Başkanı G. H. Kadirov, son bir yıl içinde çocuk ölümlerinin biraz azaldığına dair bilgi verdi. Elbette bu, ümit verici bir durumdur. Fakat Sağlık Bakanlığı’na tahsis edilen bütçe, bütün Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi son derecede azdır. Hastalık ise sadece iyi niyetle tedavi edilememektedir.
Özbekistan’da karaciğer hastalığından başka müthiş bir dert daha bulunmaktadır: Kanser. Bu kelimenin Özbekçe’de karşılığı yoktur. Çünkü Özbeklerin tarihinde buna benzer bir hastalık yoktu. Taşkent Onkoloji Enstitüsü’nün araştırmalarına göre bu hastalık, Özbekistan’da 1980 yılına nazaran % 16.5 artmıştır. Onkoloji Enstitüsü’nün görevlileri, bu yakınlarda devletin çeşitli kurumlarına bir çağrıda bulundular. Bu çağrı metninden bazı bölümleri aktarmak istiyorum: “Kaşkaderya’nın iki ilçesinde yapılan sağlık taraması sırasında 760 genç kadından sadece % 12.3′ü sağlam bulunmuş, % 87.7′sinde göğüs hastalıkları, bunların % 12′sinde ise kanser tesbit edilmiştir. Mide ve bağırsak kanseri olan hastaların % 49.3′ü; Fergana, Buhara, Namangen, Andican gibi bazı vilâyetlerde ise % 59-63′ü bir yıl içinde ölmektedir. Kanser hastalığına yakalanan iki yüz kişiden seksen beşi 19-40 yaş grubuna dahildir. Bu yaş grubu, insanın hem rûhen, hem de bedenen en güçlü olduğu bir dönemdir. Şunu önemle belirtmek gerekir ki, o hasta iki yüz kişinin yüz kırk tanesi, doğrudan pamuk tarlalarına yakın yerlerde yaşamaktadır. Kan kanserinden ölen gençlerin % 38.3′ü on dört yaşından önce ölmüştür. Bu rakamlar, sadece aşağılık ve rezil insanlarda dehşet hissi uyandırmaz,” diyor doktorlar.
Doktorlar, bu facianın sebebini pamuk mono-kültürüyle izah ederek ülkemizdeki tarım politikasının aslında insana hizmet etmesi gerektiğini söylüyorlar.
Herkesin bildiği gibi pamuk tarlalarında, daha çok Özbekler çalışmaktadır. Bu sebeple, Özbeklerin kanser hastalığına yakalanma ihtimali, Özbekistan’da yaşayan diğer milletlere nazaran kırk yedi kat daha fazladır. “Çağrı mektubu”na imza koyan yirmi bir kişi, yetkili kurumları, pamuk üretim plânını ve pamuk ekilen yerleri yarı yarıya azaltmaya davet ediyorlar. Doktorlar, bu hastalığı azaltmanın ve ekolojik felâketin önüne geçmenin, bütün milletin geleceğini teminat altına almanın yegâne yolu olduğunu yazıyorlar.
Bunun gibi elemli mektuplar, her meslekten yüzlerce insanın imza koyduğu mektuplar, devamlı yazılıyor. İnsanlar kendi şahsî meselelerinden değil, milletin derdinden şikâyet ediyorlar. Fakat bazı şairler, bu şikâyetnamelere bıyık altından gülerek “imza toplanması” ile ilgili mizahî şiirler yazmaya başladılar. Ancak bizim hayatımız mizahtan ibaret değildir. Bunu sadece kör olanlar göremeyebilir, sadece sağır olanlar işitemeyebilir.
Bizim atalarımız, insanın ömrünü akarsuya kıyas ederlerdi. Maalesef bugün akarsular yok, olsa da zehirlenmiştir. Atalarımız, bizim için “Allah çınar gibi ömür versin!” diye dua ederlerdi. Maalesef bugün çınarlar da kuruyup yok olmaktadır. Aynı şekilde cumhuriyetimizde insan ömrü de günden güne kısalmaktadır. Hatırlayınız, köylerimizde gelişkin yiğitler, güzel ve gürbüz kızlar yaşardı. Onlar güldüğü zaman otuz iki dişi birden parıldar, yüzlerinden nur saçılırdı. Görünce gözünüz sevinçle parlar ve bu yurtla, bu sağlam ve âlicenap milletle iftihar ederdiniz. Nerede o insanlar? Yoksa onları da pamuk tarlalarına sürerek devlete feda mı ettik? Biz yetmiş yıl boyunca mihneti yücelttik; ancak bu mihnet bize ne verdi? Yoksa biz iyilik ve güzellik yolunda ilerlemedik mi? Elbette refahı sadece ithalatta görenler buna kolayca cevap verebilirler: “Biz kolhozcular, pamuktan hiçbir fayda temin edemediğimizi her zaman söylüyoruz. Fergana seyahatim sırasında bu söze pek inanasım gelmedi. O nevruz günü eğer helikopterle yukarıdan baksaydınız, hayretten donakalırdınız. Yeri göğü Ciguli (Lada) marka arabalar istilâ etmişti. Biraz daha yukarıdan bakınca, arabaların Kuva şehrini altın böcekleri gibi istilâ ettiğini sanırdınız. Yığın yığın Ciguli’lerin arasından geçebilmek için iki saat şaşkın şaşkın dolaşmak zorunda kaldım. Eğer pamuktan gelir elde edilmeseydi bu insanlar harcadıkları parayı nereden bulabilirlerdi?” (01 Mayıs 1989 tarihinde “Sovyet Özbekistan’ı” gazetesinde yayımlanan “Tınıklık” adlı makaleden).
Doğru, helikopterden bakılacak olursa, arabalar altın böceği, kabristan da gülistan gibi görülebilir. Evet, “yukarıdan bakılınca eşekler insana, insanlar da karıncaya benzetilebilir. Acaba bunun için mi bizde bazen insanın kıymeti karınca gibi hiç bilinmiyor? Başka biri neyse de, fakat bir yazar kendi milletine “tepeden bakmayı” teklif ederse, o milletin vay hâline! Aksakal yazarımız Said Ahmed beni bağışlasın, fakat onun makalesi de milletin hâlinden haberdar olduğu hâlde ağıt şeklinde söylenmiş çocukça bir lâtifeye benziyor.
Muhterem Âzad Babamirzayeviç! Ben, asıl meseleden biraz uzaklaştıysam affedin, fakat demografi meselesi, benim anladığım kadarıyla o “uzak” meselelerle birbirine bağlı görünmektedir. Kısaca söylemek gerekirse, bizim “aile plânlaması”ndan önce ekonomimizi, toprağımızın ve insanlarımızın sağlığını ve nihayet kendi değerimizi yükseltmemiz lâzımdır. Bunların önemli olduğunu, etraflı bir şekilde halka anlatmamız gerekmektedir. Eğer pamuk mono-kültüründen vazgeçilmezse, eğer toprağın derdine çare bulunmazsa, eğer üstümüzden heybetli Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın gölgesi kalkmazsa, bu tedbirleri hayata geçirmek son derecede zor olacaktır. Ve eğer bugün birçok dile girmekte olan “ekonomik bağımsızlık” fikri, bizim cumhuriyetimizde de gerçekleşirse, arzu ettiğimiz o güzel günleri, o kadar çok beklemeyeceğimiz muhakkaktır.
Sözümün sonunda, size bir konuda itirazda bulunmak istiyorum. Siz, “kadınlarımız, analık rolünden daha yüce bir maksada hizmet etmeye lâyıktır” şeklinde fikir beyan ediyorsunuz. Bana göre, kadın için analıktan daha yüce bir vazife yoktur.
1989
(Közi Teyren Derd, s. 168-175)

KOMÜNİZM ŞAFAKLARI
Bu tan değil, akşam şafaklarıdır. Biz gündoğusuna değil, günbatısına bakıyoruz. Zaten komünizm güneşi de bir vakitler, gayri tabiî bir şekilde günbatısından doğmuştu. Fakat batarken kendi tabiî yolunu seçti.
İtalya, Almanya, Romanya, Polonya, Yugoslavya, Çekoslovakya ve diğer Avrupa ülkelerindeki keskin siyasî değişiklikler, batmakta olan komünizm güneşinin şafaklarıdır.
Komünizmin dâhisi Karl Marks, “İnsan kendi geçmişiyle tebessüm ederek vedalaşır,” demişti. Eğer komünistler, bu akşam şafaklarına bakarak tebessüm edebilirlerse, hakikati itiraf etmiş olurlar.
Hakikat biraz itiraf edildi. Meselâ İtalyan komünistler, kendi partilerinin adını değiştirdiler. Bulgaristan da aynı yolu takip etti. Romanya, komünizmden tamamen vaz geçti. Çekoslovak ve Doğu Alman komünistler ise şaşkın vaziyetteler. Komünizmi yaşatmaya çalışan ülke sayısı o kadar çok değil: Batıda Arnavutluk, doğuda Çin ve Kuzey Kore, Lâtin Amerika’da Küba. Fakat onların arkasında büyük bir devlet, Sovyetler Birliği bulunmaktadır. Bugün Küba lideri Fidel Castro, Sovyetler Birliği’ndeki yeni siyaseti tenkid etse de, Çin “biz başka yoldan gidiyoruz” dese de, Arnavutluk Moskova’nın sesini duymamak için kulaklarını tıkasa da, bunların tamamı arkasını Sovyetler Birliği’ne dayamaktadır. Onlar, Komünizmi ilk defa tatbik eden ülkedeki siyasî sistemin, farklı kültürlere sahip farklı milletlerin hayatına emsâlsiz ve çok orijinal bir şekilde bağlı bulunduğunu ve bu düğümü çözmenin de Avrupa’daki gibi kolay olmadığını iyi biliyorlar.
Yine onlar, bugün Sovyetler Birliği’nde siyaset sahnesine çıkan güçler, halk hareketleri ve çeşitli partiler güçleninceye kadar Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin zaman kazanarak kendisini gerçek mânâda yeniden kurabileceğine inanıyorlar. Doğrusu bu inancın haklı sebepleri bulunmaktadır. Evvelâ bu siyasî teşkilâtlar, kuruluş olarak Komünist Partisi’ne nazaran daha zayıf hâldedirler. Ayrıca mücadele tecrübeleri de hemen hemen hiç yoktur. Ne kadar bürokratik olursa olsun, Komünist Partisi, zaman içinde teşekkül eden geleneklere sahip bulunmaktadır. Yeni partiler gelenekten mahrumdur. Bu sebeple, toplumun dikkatini demokratikleşmeye çeken yeni siyasî programlar ve siyasî idareyle olan ilişkiler, Komünist Partisi üyeleri vasıtasıyla yürütülmektedir. Baltıkboyu ve diğer bölgelerdeki siyasî hareketlerin liderlerinin çoğunun komünist olması, buna örnek teşkil etmektedir.
Komünistler kimdir? Onlar, ayrı bir ırk değildir. Onlar, bizimle beraber yaşayan yakınlarımız, babalarımız ve kardeşlerimizdir. Fakat onlar evden çıkarak devlet memuru, aydın, çiftçi oldular. Daha da ileri giderek devlet denilen heybetli makinanın küçük fakat önemli vidaları hâline dönüştüler. Çalışmaya başlayınca imtiyazlı hâkim sınıf oldular. Bu hâkimiyet, sadece siyasî destekle değil, iktisadî destekle de güçlendirilmiştir. Ve bu hâkimiyet, devlet idaresinde, sosyal münasebetlerde ve hatta ailevî ilişkilerde dahi tesir gücüne sahiptir.
Bugünkü komünistler nasıl insanlardır? Komünistlerin ekseriyeti hayata düşkün, nispeten irade sahibi, hükmetmeye istekli, bu istekten utanmayan ve hayatı mücadeleden ibaret sayan dikkatli insanlardır. Onların arasında idealist olan, hemen hemen yok gibidir. İdeale inanmazlar. Dolayısıyla onları himaye eden komünizm idealine de şüpheyle bakarlar. Kısaca komünistler, materyalisttir. Hiçbir şeye somut bir şekilde görmedikçe inanmazlar. Elbette onlar, bu mânâda gerçek marksistlerdir. Ayrıca, sosyal hayatı son derecede kuvvetli bir sezgi gücüyle takip ederler. Şartlara uyum sağlama kabiliyetleri fevkalâdedir. Bugün, partiye üyelik belgesini yırtıp atanları, “bu işi niye Brejnev devrinde yapmadın?” diyerek azarlıyorlar. Bence haksızlık ediyorlar. Zira komünist partilerin isimlerini değiştirmelerinin yanında, binlerce komünistin partiye üyelik belgesini yırtıp atmalarının hiçbir değeri yoktur. “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!” Bu hakikati, komünistler çok iyi bilirler.
Sovyetler kurultayının ilk döneminde muhalefet tarafından ileri sürülen radikal teklifler, bugün komünistlerin programlarında yer aldı. Komünistler, halk hareketlerinin ve yeni kurulan siyasî teşekküllerin, yarın hangi taleplerle geleceklerini önceden tahmin etmeye çalışıyorlar. Tabiri caizse, “kaşınacak yerlerini bir yıl önceden kaşımakla” meşguller. Kısaca söylemek gerekirse, komünistler bugün de siyasî ve sosyal hayatta en faal güçlerden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Birçok yerde komünist partiler seçimlerde mağlup oldular. Fakat komünistler seçimleri kazandı. Komünist partiler, iktidarlarını dünkü taraftarlarına, yani bugün muhalifleri olan eski komünistlere teslim ettiler. Yeniden yapılanma komünistlerin eseridir. Fakat buna en şiddetli şekilde karşı çıkanlar da yine komünistlerdir. Sadece partilerinden vazgeçenler değil, onları yok etmeye çalışanlar da komünistlerdir. Sovyetler Birliği anayasasından VI. maddenin çıkarılması da, çok partili sisteme razı olunması da, komünistlerin kendi güçlerine duydukları inancın eseridir.
Bu gücün Sovyetler Birliği’nde Komünist Partisi iktidarının biraz daha devam etmesinde birinci derecede rol oynadığı muhakkaktır. Ancak bu iktidarı sarsan ilk ve en müthiş faktör ise ekonomik depremdir. Buna mani olmak için uygulanan serbest ekonomi politikasının çok dikkatli bir şekilde takip edilmesi bir zarurettir. Bunun gereği olmak üzere, kendi masraflarını dahi karşılayamayan kolhoz ve sovhozlar, özelleştirilerek şahıslara devredilmelidir.
Komünist Partisi’nin önünde duran ikinci engel, herkesin bildiği gibi millî meselelerdir. Yeniden yapılanma siyasetini başlatanlar, ekonomik problem halledilirse, millî zıddiyetlerin de gücünü kaybedeceğini doğru tahmin ediyorlar. Bu sebeple Komünist Partisi, ekonomik problemi aşmak için cumhuriyetlere millî haklar vermek mecburiyetinde kaldı. Çünkü hiçbir cumhuriyet, kendi topraklarına, kendi zenginliklerine, kendi hukukuna, millî haklarına sahip olmadan ekonomik istikbâlini kazanamaz. Yani serbest piyasa politikası, ekonomik bağımsızlığın tabiî bir devamı olmak üzere siyasî istiklâl ihtiyacını doğurmaktadır. Bu husus, Komünist Partisi’nin stratejisinde ihmâl edilmiştir.
Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’ndeki iktidarını devam ettirmeyi düşünüyorsa, bugünkü federasyon siyasetini, konfederasyon şeklinde değiştirmeye mecburdur.
İtiraf etmek gerekir ki komünizm güneşi batmaktadır. Onun batmasına partilerin mani olması mümkün değildir. Zaten komünistler de komünizmin ideallerini değil, kendi iktidar mevkilerini korumaya çalışıyorlar. Diğer bir ifadeyle, eğer komünizmin ideali tanrı sayılacak olursa, komünist partiler o ideale nispeten din mesabesindeydi. Şimdi tanrı gitti, din ortada kaldı. İtikad söndü, ancak namaz devam ediyor. Fakat bu akşam namazıdır.
Elbette bu durum, diğer partilerin faaliyet göstermeleri için meydanın tamamiyle boş olduğu mânâsına gelmez. Yeni partiler, ideallerinin hayatî önemi haiz olduğunu ispat etmek ve halkı peşlerinden sürüklemek mecburiyetindedir. Esas olan, budur. Bunun için de zamana ihtiyaç var. Zamanın kimin lehine işleyeceğini de yine zaman gösterecektir.
Nisan-1990
(Ikrar, s. 211-214)

TARİHÎ FIRSAT
Tarihte bazen öyle devirler yaşanır ki, saati yıllara, yılı asırlara bedeldir. Bu hakikat, bizim için bugüne kadar sadece kitaplarda tesadüf ettiğimiz bir tabirdi. Bugün ise biz bu büyük hakikatle karşı karşıya bulunuyoruz. 19 Ağustosta meydana gelen darbe teşebbüsü ve ona karşı çıkan cesur halk hareketi, bu hakikati bize gösterdi.
Yeniden yapılanma adı verilen altı yıllık tarihî sürecin 19 Ağustosa kadar devam eden kısmı bir devir sayılırsa, ondan sonra geçen altı gün de mutlaka başka bir devirdir. Bu ihtilâl teşebbüsü o kadar hızlı cereyan etti ki, hâlâ aklımız almıyor. Çünkü, o tehlikeli üç gün içinde katettiğimiz demokrasi yolu, yeniden yapılanma devrinde aldığımız altı yıllık mesafeden daha uzundur. Ve bu iki ihtilâl arasındaki temel fark şudur ki, birincisi yukarıdan başladı, ikincisini ise halk yarattı.
Aynı şekilde, altı yıl boyunca mitinglere katılan halkla, 19 Ağustosta sokağa dökülen halk arasında da mutlak bir fark vardır. Bu halk, bugüne kadar mevcut sistemi sadece tenkit ederken şimdi tamamen değişmesini istemeye başladı. Önce polis copuna direnen halk, bu defa tanklara karşı, diğer bir ifadeyle ölüme karşı koydu. Toplumdaki bu dinamizm, Sovyetler Birliği denilen ülkenin tarihini keskin bir dönüş noktasına getirdi. Ancak, 19 Ağustosta ölümle yüz yüze gelen bu halkın, yeniden yapılanma döneminin bir eseri olduğunu da unutmamak gerekir.
Bugün, demokrasi zaferinin verdiği sarhoşlukla, “yeniden yapılanmayı ve Gorbaçev’i Yeltsin, Sovyetler Birliği’ni ise Rusya kurtardı,” diyoruz. Aslında gerçek kurtarıcı, “çıkmaz sokakta sıkışıp kalan yeniden yapılanma”nın kendisiydi. Bu mânâda Gorbaçev kendi kendini kurtardı, kendi kendisinin kurtarıcısı oldu. Yine aynı şekilde yeniden yapılanma, asla bir çıkmaz sokağa girmedi; bilâkis bugünkü büyük zaferini kutluyor. Yeniden yapılanma, hiçbir zaman bugünkü seviyesine erişmemişti.
Muhalifler, “Halk, aç ve çıplak, kanunsuz hareketler çoğalmakta, ekonomik kriz her gün biraz daha ağırlaşmakta; peki, senin demokrasin ne verdi?” diye soruyorlar. Doğru, halk aç. Ancak bununla demokrasinin ne alâkası var? Doğru, kanunsuz hareketler artmaktadır. Ancak demokrasinin bundaki suçu nedir? Doğru, ekonomik kriz dayanılmaz hâle gelmektedir. Peki, ekonomiyi bu hâle demokrasi mi getirdi? Tam aksine, bu facialar demokrasinin hâlâ yasak olmasından, hâlâ kuru bir söz hâlinde kalmasından, siyasî, sosyal, ekonomik hayatımıza nüfuz edememesinden kaynaklanmaktadır.
Çok enteresandır, devlete hâkim olmaya çalışan ordu ve parti cuntası da halkın açlığını, ekonomik krizin ağırlığını bahane ederek ortaya atıldı. Cunta, bir hafta içinde durumun tamamen düzeleceğini vadetti. Bunun işareti olmak üzere Moskova’daki dükkânlar, uzun zamandan beri bulunmayan gıda maddeleriyle dolduruldu. Eğer cunta, beş on gün ayakta kalabilseydi, aynı şeyler hiç şüphesiz diğer şehirlerin dükkânlarında da görülecekti. Fakat halk buna aldanmadı. Halk ekmeği değil, âzatlığı seçti. Çünkü bu halk, hatta ekmeğin bile âzatlığın yerini tutmayacağının farkındaydı. Benim halktan kastım, Rus halkıdır. Bu hakikati itiraf etmemiz gerekir. Zaten cuntanın yolunu kesen asıl güç de Moskovalılarla Rusya hükûmetidir.
Cunta, kendi plânlarını açıkladıktan sonra bazı Sovyet cumhuriyetlerinde bariz bir şekilde tereddütler görülmeye başlandı. Hatta sadece Sovyet cumhuriyetleri değil, diğer devletlerin de hemen hepsi ilk saatlerdeki açıklamalarıyla cuntaya karşı hiçbir beyanda bulunmadılar. Fakat halkın isyanını ve halktan destek gören Rusya hükûmetinin cesaretini görünce, tereddüt geçirenler, kesin karar alarak Sovyet halkını desteklemeye başladılar. Bu hadisenin ortaya koyduğu mesaj şudur ki, bir halkı ancak kendi kendisi kurtarabilir. Eğer halk uyanmazsa dış ülkeler de, dış ülkelerin ekonomik yardımları da onu kurtaramaz.
Bu hadisenin ortaya koyduğu bir de manevî mesaj vardır. Cunta devrinde tereddüt geçiren sovyet cumhuriyetleri de kazanılan zaferden yararlanacaklardır. Tanrı’ya şükür. Fakat hiçbir zaman hiçbir halkın, başka bir halk tarafından verilen mücadele sayesinde âzat olamayacağını bizim asla unutmamamız icab eder. Aksi olsa bile bu âzatlık, halk için hiçbir değer ifade etmez. Çünkü, hediye edilen bu âzatlığı muhafaza edebilecek bir halkın olması lâzımdır. Aksi takdirde böyle âzatlığın kazanıldığı gibi hızla kaybedileceği de muhakkaktır. Hiç kimse tankların önüne yatarak anayasayı savunmaya kalkmaz. Çünkü halk anayasanın ne olduğunu bilmiyor. Hiç kimse demokrasi için göğsünü siper etmez. Çünkü halk ekmeği âzatlıktan üstün kabul etmektedir. Hiç kimse devlet başkanı için sokaklara dökülmez. Çünkü bu halka sokağa dökülmesi öğretilmemektedir. Kısacası, hediye edilen âzatlığı, sadece hediye eden halk himaye edebilir. Ayrıca “himaye ediyorum” diyerek gelip yerleşmeyeceği de ne malûm! Bu acı hakikati bilmemiz ve unutmamamız gerekmektedir. Ve bu sebeple Erk Partisi’nin birinci görevi, halkı uyandırmaktır. Halkı uyandıramadığımız takdirde istiklâl, bugünkü gibi kâğıt üzerinde kalacaktır.
Halkların üzerinde üç gün boyunca asılı duran tehlike, Özbekistan’a nasıl tesir etti? Biz neler hissettik? İhtimal… Kısacası “ihtimal”ler pek çok. Şahsen ben bu tehlikeli günlerde şahit olduğum bir manzarayı hiç unutamıyorum. 20 Ağustos günü hükûmetin tertip ettiği bir toplantıda, milletvekilleri Şeyhov ile Orazayev, cunta lideri hakkında, “Yoldaş Yanayev’in bildirdiğine göre, Özbekistan’a ordu göndermeye lüzum yokmuş,” dediklerinde yerin dibine geçtim. Çünkü bu durumda “ordu gönderilmemesi”, bizim için bir şeref değildir. Bu durumda ordu, kanunu kollamak için değil, ele geçirmek için girerdi. Bu ordu, demokrasi idaresini kurmak için değil, yok etmek için girerdi. Demek istiyorum ki, hiç şüphesiz aydın olan ve hiç şüphesiz kendilerini insanperver sayan bu adamların idraki böyle cüce olursa, okumayan ve bütün ömrü tarlada çapa sallamakla geçen ve halkımızın yaklaşık olarak % 80′ini meydana getiren çiftçiden şikâyet etmeye hakkımız yoktur.
Erk Partisi’nin durumuna gelince, bunu hepiniz biliyorsunuz, demokratik bir parti olarak ilk günden itibaren bu uğursuz darbe hakkındaki görüşünü ortaya koymuştur. Partinin cuntayı reddeden açıklaması ve Yeltsin’i destekleyen telgrafı, daha ilk gün bütün dünyaya ilân edildi. Bu belgeler, Özbek basınında yayın imkânı olmadığı için yabancı radyo istasyonlarından, bilhassa “Svoboda” ve “Svobodnaya Yevropa”lardan ilân edildi.
Bu tarihî hadisenin sonuçlarını üç madde hâlinde özetlemek mümkündür:
1. Mevcut sistem, her ne kadar demokrasiye temayül gösterse de toplum için tehlike arz eden ve toplumu geriye götürme gücüne sahip bulunan bir mekanizmayı da bünyesinde muhafaza etmektedir. Gorbaçev, devlet darbesine, üç gücü -Sovyetler Birliği Komünist Partisi Başkanlığı, Devlet Başkanlığı ve Silâhlı Kuvvetler Başkomutanlığı-elinde bulundurduğu için maruz kaldı. Bu üç gücü ele geçirmek için cuntanın bir kişiyi, yani sadece Gorbaçev’i iş başından uzaklaştırması kâfi geldi. Birkaç saat içinde koca bir ülke gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Buna göre, eğer hukuk devleti kurulmaz ve güçler birbirinden kat’î surette ayrılmazsa, darbe tehlikesi devam edecektir.
2. Her “müstakil devlet’in kendini korumak üzere bir ordusunun bulunması şarttır. Aksi hâlde bu “müstakillik”sahte olacaktır. Bunu Rusya hükûmeti, cuntanın harekete geçtiği günlerde çok iyi idrak etti. Aynı şekilde Özbekistan hükûmetinin de bundan ders alması lâzımdır.
3. Biz, eğer tam müstakil olamazsak, sadece ekonomik bakımdan değil, siyasî bakımdan da müstakil olamazsak, hiçbir “yenilenen federasyon”, bizim için kurtuluş olamaz. Çünkü bu sistem, daima bir şahsın iradesine bağlı kalacaktır. Bugün Yeltsin var, Gorbaçev var. Ancak yarın Yanayev’in iktidara gelmeyeceğine kimse kefil olamaz. Kefalet, sadece halkımızın tam istiklâlidir. Bu hakikati, son iki gün içinde Sovyetler Birliği’nde meydana gelen hadiseler ispat etmiştir.
Devlet darbesinden sonra ülkedeki siyasî vaziyet, bu defa daha şiddetli bir şekilde değişmeye başladı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi parçalandı. İstiklâle geçiş devresini tamamlayan iki Baltıkboyu cumhuriyeti, Estonya ve Letonya, tam istiklâllerini ilân ettiler.
Dün Ukrayna parlamentosu da bu cumhuriyetin tam istiklâlini ilân etti. Herkesin bildiği gibi, hazırlanan “Birlik Anlaşması”nın esasen üç Slav cumhuriyeti Rusya, Ukrayna ve Belorusya ile Orta Asya Cumhuriyetleri ve Kazakistan arasında kurulması plânlanmıştı. Bunlar arasında en nüfuzlu olanı Ukrayna Birlik’ten ayrılırsa, Birlik Anlaşması ilk şeklini muhafaza edemez. Bu hadisenin, bugüne kadar anlaşmanın merkezî unsurlarından biri olan Rusya’nın pozisyonunu da değiştireceği muhakkaktır.
Burada muhtemel iki gelişmeden söz edebiliriz:
1. Rusya, eğer anlaşmaya uyarsa, önce istemekte olduğu imtiyazlarını daha da genişletmek üzere harekete geçecek ve bunu da başaracaktır. O zaman bugünkü merkez, merkez olma özelliğini tamamen kaybedecek ve Rusya tek başına merkez hâline gelecektir. Bu yeni durum, istiklâli düşünen Orta Asya Cumhuriyetlerinin bugüne kadar takip ettikleri siyaseti keskin bir şekilde değiştirmelerini icab ettirecektir. Bu cumhuriyetler, ya tam istiklâli ilân etmeye veya tek başına yeni merkez hâline gelen bir devletin parçalan olarak kalmaya mecbur olacaklardır.
2. Rusya da Birlik’ten ayrılarak kendi tam istiklâlini ilân edebilir. Bu durumda Birlik’ten söz edilemez. Biz, Özbekistan Parlamentosunun hiç vakit geçirmeden olağanüstü toplanmasını talep ediyoruz. Parlamentoda bugünkü siyasî durum açık bir şekilde tahlil edilmelidir.
Özbekistan’ın tam istiklâlini ilân etmekten başka çaresi yoktur. Bugün elimize geçen bu tarihî fırsatı kaçırmamamız gerekmektedir.
Ağustos -1991
(Ikrar, s. 214-219)

YENİ ALFABENİN ESKİ MACERASI
Bu macera, yetmiş yıldan beri devam etmektedir. Halkın dili bir yanda, hükûmetin “dil”i bir yanda; bu ikisi yetmiş yıldan beri ortak bir noktaya gelemedi. Özbekistan’ı idare edenler devamlı değişti, fakat Sovyet imparatorluğunun dil politikası bir an bile değişmedi; birbiriyle kardeş olan kavimlerin dillerini bölme siyaseti her zaman takip edildi.
Özbek alfabesi, yetmiş yıl içinde iki defa değişti. Şimdi alfabeyi üçüncü defa değiştirmek istiyorlar. Peki, buna ihtiyaç var mı? Maalesef, var. Alfabe değişiklikleri sebebiyle birkaç neslin, kendi milletinin yakın ve uzak tarihini okuyarak öğrenme imkânlarından mahrum edildiği meselesinden söz etmiyorum. Bu, herkesin malûmudur.
Alfabe değişikliğinin çok büyük maddî harcamaları ve teknik yenilikleri icap ettirmesinin yanı sıra ülke ekonomisine doğrudan fayda sağlamayacağı da pek çok kimsenin malûmudur. Buna rağmen bugün, alfabemizi değiştirmenin bir zaruret olduğunu da düşünüyoruz. Bunun neden zaruret olduğu sorusuna, aşağıdaki gibi cevap verebiliriz. Bugüne kadar kullanılan Kiril alfabesi, Özbek dilinin tabiatına uygun değildir. Bu alfabede, dilimizdeki mevcut sesleri mükemmel surette karşılayacak şekiller bulunmamaktadır.
Türk lehçelerinin merkezini teşkil eden Özbek dili, bütün Türk lehçelerine ait ortak bir özellik olan singermonizm unsurunu, kendi bünyesinde tecessüm ettirmiştir. Singermonimz, ünlü uyumu demektir. Bu konuda, durgunluk yıllarında birkaç makale yazarak alfabe problemleri hakkındaki düşüncelerimi açıklamıştım. Ben burada, bu düşüncelerimi tekrarlamak istemiyorum. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki, “ünlüler meselesi”, alfabeler tarihimizde bugün birden bire ortaya çıkmadı. Aslında bu problem, yukarıda ifade edilen “yetmiş yıl”dan daha fazla bir zamandan beri devam etmektedir.
Zâhirüddin Muhammed Babür’ün “Hattı-ı Babürî” alfabesini hatırlayınız. Babür Şah, Arap alfabesini, ünlüleri ifade etmede yetersiz kaldığı için ıslah ederek Türk dilinin yapısına uygun hâle getirmeye çalıştı. Fakat “Hatt-ı Babürî”, dinî çevreler tarafından hoş karşılanmadı ve hayata geçirilemeden kaldı. Babür Şah’tan sonra da Arap alfabesini Türk diline uygun hâle getirmek üzere bazı teşebbüslerde bulunulduğu muhakkaktır. Çünkü, ana dili hakkında endişe duyan şair ve âlimler için bu mesele, önemini daima muhafaza etmiştir.
1920′li yılların sonunda, Türkistan Ceditçilerinin tesiriyle Arap alfabesinden Lâtin alfabesine geçme cereyanı başladı. 1940 yılına kadar Lâtin alfabesiyle yazdık. Fakat Sovyetlerin Ruslaştırma siyaseti şiddetlenince, yazımız Kiril aflabesine çevrildi. “Kiril safhası”, dilimiz için en ağır devir oldu. Kiril alfabesi kabul edildikten sonra Özbekçemiz, diğer Türk kavimlerinin lehçelerinden uzaklaştı. 1917 ihtilâline kadar hemen hemen aynı dilde yazan ve aynı dilde okuyan halklarımız, “Kiril” döneminde, birbirlerinin yazdıklarını okuyamaz ve konuşulanları da çok zor anlayabilir hâle geldi. Yani alfabe, yaşayan dile hiç şüphesiz menfî şekilde tesir etti.
Bu tespite göre, bugün yeni alfabe kabul edilirken bizim iki önemli hususu göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Birincisi, yeni alfabe Türk dilinin tabiatına, ünlü özelliğine uygun olmalıdır. İkinci husus, yeni alfabenin, bizi diğer Türk halklarının dillerine yakınlaştıracak bir vasıta olması lâzımdır. Yani, bizim kabul edeceğimiz yeni alfabe, kardeşlerimizin kabul edecekleri yeni alfabelerle müşterek olmalıdır.
Ünlülerin uyumu meselesi, Özbek dilcileri arasında son yıllarda tartışılmaya başlandı. İlmî seviyeden mahrum bu tartışmalar, daha çok küçük toplantılarda ve küçük sempozyumlarda, karşılıklı lâf atma şeklinde tezahür etti. Bu toplantı ve sempozyumlarda ifade edildiğine göre, Özbek dili, güya Sovyet devrinde gelişerek kendi ünlü özelliğini kaybetmiş. Yine söylendiğine göre, singermonizm, daha çok o kadar gelişemeyen diğer Türk lehçelerinde kalmış bir özellikmiş.
Bu iddianın kaynağı nedir?
Herkesin bildiği gibi Ekim ihtilâlinden sonra, Taşkent ve Fergana vadisi şiveleri, Özbekçenin edebî dili olarak kabul edilmişti. Bu şivelerde Farsça kelimeler, diğer bölgelerdeki şivelere nispetle daha çok kullanılıyordu. Bu da telâffuza, elbette belli derecede tesir etmiştir.
Diğer Türk cumhuriyetlerinin alfabelerini birbirlerine yakınlaştırmaya çalıştıkları bir zamanda, bizim dilcilerimizin lüzumsuz bir şekilde hepsinden farklı bir alfabe yaratma gayretleri nasıl izah edilebilir? Biz, niçin Kiril alfabesinden vazgeçerek Lâtin alfabesini seçtik? Bunun birinci ve en önemli sebebi şudur ki, Kiril alfabesinde, dilimizdeki üç ünlü ses, -”ısrık” kelimesindeki birinci harf olan (ı), “ördek”teki (ö) ve “ündaş”taki (ü) harfleri -bulunmamaktadır. Bu üç ses, “it”teki (i) harfi, “ortak”taki (o) ve “un”daki (u) gibi diğer sesleri ifade eden işaretlerle gösterilmektedir. Bu sakat alfabe, yaşayan dilimize mutlak sûrette tesir etmiş, telâffuzumuzda da bozulmalar meydana getirmiştir; dilimizin âhengine ve ünlülerin uyumuna büyük zarar vermiştir.
Bizim “dilci” ilim adamlarımız bu sakatlığı, dilin gelişmesi şeklinde değerlendirdiler. Onlar, kendi ana diliyle konuşmasını dahi bilmeyen hükûmet başkanlarıyla beraber dil siyasetini önceki gibi devam ettirdiler. Akademik, profesör doktor unvanlarını kendilerine yakıştıran bu “dilciler”, Taşkent şehri dışındaki halkın hangi dilde konuştuğunu, sadece “nazarî” bakımdan “tahlil” ederek kendi “kanaat”lerini hükûmet ve parlamentoya yetiştirdiler. Bunun sonunda, Kiril alfabesinden daha beter bir “Lâtin alfabesi” ortaya çıktı. Dilimiz için çok önemli olan yukarıda söz konusu ettiğimiz üç harf, Kiril alfabesi gibi yeni Lâtin alfabesinde de bulunmamaktadır.
Bu harflerin ifade ettiği sesler, halkın dilinde yaşamaktadır. Dilimizi, yaşayan dilde korumasını dahi bilmeyen bir grup dilci ve bir grup hükûmet üyesinin düşüncelerine göre değiştirmek, manevî bir cinayet olur. Bu üç harf, yeni alfabede mutlaka yerini almalıdır.
Şimdi bir de yeni alfabede bulunan “ts” harfine bakalım. Bu işareti savunanlar, “tsirk” kelimesinin dilimizde bulunmasını bahane ederek alfabeye soktular. Bu, kültürümüze karşı tertip edilmiş bir suikastten başka bir şey değildir. Hiçbir dilde, yabancı dillerden giren kelimeler, aslında olduğu gibi telâffuz edilmez. Ayrıca, böyle bir kural da yoktur. Bu “ts” harfini hiçbir Özbek, eğer Rus okulunda okumamışsa, Rusça söylemez, hatta “sirke” kelimesindeki “s” gibi telâffuz eder. “Ts” harfi, yeni alfabe için parazit bir unsurdur ve atılması gerekir.
Bizim düşüncemize göre, alfabedeki “ts” sesini ifade eden “s” harfi, diğer Türk alfabelerindeki gibi “s” sesini verirse, daha doğru olur. Alfabeye konulan “j” harfi ise “ecdâd”daki “c” yerine kullanılmalı ve onun yerine uydurulan işaret de alfabeden çıkarılmalıdır.
Yukarıda zikredilen üç harf, alfabede yer almazsa ve parazit işaretler çıkarılıp atılmazsa, alfabe macerası devam edecek demektir. Yeni alfabe kabul edildikten sonra, “imlâ ıslahı” tartışmalarının başlayacağı da muhakkaktır. Çünkü bize teklif edilen “yeni alfabe”, eski problemleri halletmek yerine daha da çapraşık hâle getirecektir.
Mart -1994

MELEKLERİ UNUTMAYINIZ
(Genç şairlere tavsiye)
“Hicret, erkekler için vaciptir” derler, fakat doğrusu ben Özbekistan’dan çıkıp gitmeyi hiç istememiştim.
Durgunluk yıllarında (1970′li yıllar) yayımlanan kitaplarımı karıştırıyorum. Ekseri şiirler ayrılık, uykusuzluk, vedalaşma ve özlem hakkında… Ekserisi, evinden hiç çıkmayan bir adamın seyahat hakkında, hiç ağlamayan bir adamın göz yaşı hakkında yazdığı şiirlerdir.
Şiir, tabiatının icabı olarak anlaşılmaz bir şeydir. Eski şiirlerimi okuduğum zaman anlamıyorum:
Tabara akarar başıdagi saç,
Tabara uzaklaşar undan
Başını silegen ul mehriban kol.

Tabara uzaklaşar,
Uzak-uzaklarda hilpirer
Özge bir devletning bayrağı kebi.
(Ana Bilen Hayrlaşuv, 1981)

(Yavaş yavaş ağarır başındaki saç,
Yavaş yavaş uzaklaşır ondan
Başını okşayan o müşfik el.

Yavaş yavaş uzaklaşır,
Uzak, çok uzaklarda dalgalanan
Başka bir devletin bayrağı gibi.)
Bu şiiri benim bugün yazmam icap ederdi. Eğer o bugün yazılsaydı, mübalağa olmazdı. Çünkü bugün ben gerçekten de annemden uzakta, hicranda yaşamaktayım. Fakat bu ve buna benzeyen metinler, tenkitçiler tarafından 1981 yılında “mübalağalı ve anlaşılmaz” bulunmuştu. Bu değerlendirme doğruydu.
Bir de şu şiire bakın:
Sen hem oşa yoldan ketding-a, balam,
Kayt, dedim, kaytmading, endi keç, evah-
Râm etdi seni hem lâ’neti âheng,

(Şiir kastedilmekte. M. S.)
Râm etdi yurtıdan haydalgen ervah.
(Abdülhamid Süleyman Çolpan kastedilmekte. M. S.)

Ahir oşa yoldan ketding-ku, ahir,
Endi güller emes, tikan basgaysen,
Sen hem ervah yanglıg yürgeysen fakir,
Öz tilingni sen hem şiftge asgeysen.

Oşal eski yoldan ketding-a, balam
Korkmay tikilding-e karangı garge-
Evah,başginengni urarsen sen hem
Ervah başın urgen oşa devarge!..
(Anamning Değeni, 1985)

(Sen de aynı yoldan gittin mi, balam,
Dön, dedim, dönmedin, şimdi geç, eyvah,
Râm etti seni de âhengin lâneti
Râm etti yurdundan kovulan ervah.

Sen de aynı yoldan gittin, evet,
Şimdi gülü değil, dikeni basmaktasın
Sen de ervah gibi yaşarsın fakir,
Kendi dilini sen de tavana asarsın.

Aynı eski yoldan gittin mi, balam,
Korkmadan baktın mı karanlık mağaraya,
Eyvah, başını vurursun sen de
Ervahın başını vurduğu aynı duvara!..)
Bu mısralar, sıcak evde durgunluk saltanatının meyvelerini yiyerek yan gelip yattığım yerde yazılmıştı. Onlar, doğrusu iddialı ve kendi kaderini Çolpan’ın kaderine kıyas etmekten vazgeçmeyen kibirli ruhla yazılmıştır. Böyle hayalperestliğin ne kadar tehlikeli olduğunu 1985 yılında tasavvur dahi etmiyordum.
Çünkü melekler daima uyanıktır ve daima sizin yanınızdadır. Siz neye niyet ederseniz, onlar hemen “Âmin” demeye hazır duruyorlar. Bunu asla unutmamak lâzımdır. Size, bunu ispat edeceğim:
Heç kaçan ölalmas
Aslı ölik bolgen kitablar,
Hidi hem çıkmaydı cesedleriden
Kitab dökânıge kirsengiz.

Hakikiy kitablar ölişi mümkün,
Hidlenişi mümkin
Hakikiy kitabning cesedi.
Şu sebeb, ularnı kömmese bolmas,
Yandırmasa bolmas şu sebeb.
(Kitablar, 1978)

(Hiçbir zaman ölemez
Aslında ölü olan kitaplar,
Kokusu da çıkmaz cesetlerinden
Kitap dükkânına girdiğiniz zaman.

Hakiki kitapların ölmesi mümkün,
Kokması mümkün
Hakikî kitabın cesedinin.
Bu sebeple onlar gömülmezse olmaz,
Yakılmazsa olmaz bu sebeple.)
Bu şiir yazıldıktan on beş yıl sonra Özbekistan’da kendi kitaplarımın yakılacağını bilseydim, böyle bir tasavvuru asla hayal etmezdim ve tabiî böyle bir şiiri de zinhar yazmazdım. 1993 yılında Kazakistan’da basılan “Devlet Sırları” adlı kitabım, bu tasavvurun kurbanı oldu. Şiirlerimin okul programından çıkarılıp atılması, hatta tercümelerimin altındaki “M. Sâlih”in atılarak yerine “S. Medeminov” imzasının konulmasına da yukarıdaki tasavvur sebep olmuştur.
1982 yılında biz, derdin ne olduğunu bilmeyen mağrur ve her hususta kendine güvenen safdil insanlardık. Biz, dünyada facia değil, güzellikler arıyorduk. Şimdi de 1982 yılında yazılan şu tasavvura bakınız:
Telefon ciringlese, titreb ketemen
Eşik takıllasa, sapçıb tüşemen
Haberden korkamen.
Karındaşım kelse, kaçıb ketemen,
Yaşırınamen ağaynim kelse
Haberden korkamen.
Poçta kutısı yanıdan çapıb ötemen,
Kayrılıb karamaymen, birav çakırsa
Haberden korkamen.
Yok men bu dünyaning facia tola
Közlerige tik karalmaymen.
(Korkak Adam, 1982)

(Telefon çalarsa titrerim,
Kapı çalınırsa, korkuyla yerimden fırlarım,
Haberden korkarım.
Akrabam gelirse, kaçarım,
Gizlenirim dostum gelirse,
Haberden korkarım.
Posta kutusu yanından koşarak geçerim,
Dönüp bakmam biri çağıracak olursa,
Haberden korkarım.
Hayır, ben bu dünyanın facia dolu
Gözlerine dik bakamam.)
1993-1994 yılları, benim için, tıpkı bu şiirde tasvir edilen hadiselerle dolu geçti. Özbekistan’dan gelen haberlerin hepsi birer faciayı haber veriyordu. O haberleri işitmekten hakikaten bıkmış, usanmıştım. Aynı şekilde, olacakları biliyormuşum gibi 1982 yılında da şu satırları yazmıştım:
Menge uyku bermes Cesâretning közi.
“Nege cimsen?” deydi u menge.
“Nege cimsen, koling âzâd bolıb, ayağing sağ bolıb,
nege cimsen?” deydi u menge tikilib.
“Bu kollar bağlık bolışi mümkin edi”, deydi mening
kollarımnı körsetib.
“Bu ayaklarda kişen bolışi mümkin edi-ku”, deydi u
mening ayaklarımge imâ kılıb.
“Toğrı, -deymen men, -sening tecribeng bar, sen
bağlık kollarnı hem körgensen, kişenli ayaklarnı hem.
Lekin
menden nime isteysen, Cesâretning közü”
Bakırgenim kâr kılmaydı, tepemden ketmeydi,
tanggeçe kadalıb turadı Cesâretning közi.
(Cesâretning Közi, 1982)

(Beni uyutmaz Cesaretin gözü.
“Niye sâkinsin?” der o bana.
“Niye sâkinsin, elin serbest, ayağın sağlam olduğu
hâlde, niye sâkinsin?” der o bana bakıp.
“Bu ellerin bağlı olması mümkündü”, der benim
ellerimi gösterip.
“Bu ayaklarda zincir olması mümkündü”, der o benim
ayaklarımı imâ ederek.
“Doğru, -derim ben, -senin tecrüben var, sen bağlı
elleri de gördün, zincirli ayakları da. Lâkin benden ne
istiyorsun, Cesaretin gözü!”
Bağırmam kâr etmez, tepemden gitmez, şafak vaktine
kadar dikilip durur Cesaretin gözü.)
Bu cesaretin gözü beni, yumuşak yerde oturup güzel yemeklerden haz alan bir adamı, terbiye etti mi, etmedi mi bilmiyorum, fakat 1993 yılı Nisan ayında ellerime kelepçe vurularak İçişleri Bakanlığı’nın bodrumuna kapatıldığım sırada kendi tasavvurlarıma lâyık olmaya çalıştım.
Özbekistan’da, durgunluk yıllarında da sansür vardı. Fakat sansür memurlarının çoğu kontrol ederken edebî eserleri anlamaz görünürlerdi veya hakikaten anlamazlardı. Bilhassa 1970′lerde yazılan şiirlerdeki fikrî yükselişte sadece şairlerin değil, hatta bizi hiçbir zaman sevmeyen sansür memurlarının da hizmeti vardır.
Bu cereyanın meşru şekilde devam etmesinde elbette sansür memurları gibi, muhterem tenkitçilerimizin de hizmetleri olmuştur. Tenkitçiler, o günkü şiiri izah ederken hiçbir zaman sosyal muhtevaya temas etmezler, temas ettikleri zaman da satıhta kalır ve hiçbir şey yokmuş gibi diğer hususları münakaşa ederlerdi.
Ben bu sohbetimizde, şiirlerimizin tahlili dolayısıyla bazı şeyleri anlatmak istedim. Bunu övünmek şeklinde değerlendirmeyiniz. Bu, Özbek şiirinde en büyük usta benim, demek değildir. Allah’a şükür, bizde pek çok usta şair bulunmaktadır. Fakat insan kendi yazdığı şeyi, başka birinin yazdığı metne nazaran daha iyi bilir. Yani ben, kendi şiirlerime bir teknik kolaylık temin etmek açısından yaklaşmaya çalıştım.
Sansürden söz açıldı, bu konuda bir şiir okuyalım:
Uning ağzı
Bir yıl müddet bilen tikilgen edi.
Rappa-rasa bir yıldan keyin
Suğurıb alışdı
Uning ağzıdan iplerni.

İngredi.
Kara terge tüşdi
Bitib kalgen ağız açılar eken.
Şunda u angladı öz sözlerining
Bu dehşetli ipge nisbeten
Nekadar ağrıksız suğurılışını.
(Müddetden Song, 1979)

(Onun ağzı
Bir yıl müddetle dikilmişti.
Tam bir yıl sonra
Çekip aldılar
Onun ağzından ipleri.

İnledi.
Âdeta kan terledi
Kapatılan ağzı açılırken.

O zaman anladı sözlerinin
Bu dehşetli ipe nispeten
Ne kadar ağrısız çıkarıldığını.)
Bu şiir, 1979′da değil de 1994 yılında yazılmış olsaydı, herkes anlardı. Çünkü 1979 yılında Özbekistan’da “ağzı dikilen” (yasaklanan) hiçbir (YAŞAYAN) şair yoktu. Bunun için de bu tarz şiirleri, şiir düşkünleri ve tenkitçilerimiz anlamadı. Çünkü bu şiirler, tasavvurî (hayalî) şiirlerdi. Tenkitçilerimiz, böyle şiirlere “parmaktan somurup alınan muamma” diyorlardı ve bunda da haklıydılar. Diğer yandan, bu şiirlerin bugün yazılması gerekiyordu. Çünkü bugün Özbekistan’da en iyi şairlerimizin “ağzı dikilidir”. Onların ağzındaki iplikleri söküp çıkarma vakti henüz gelmemiştir.
Bu tasavvurun yıllar sonra hakikat olacağını hiç düşünmemiştim. Ve şimdi genç şairlere hemen bir tavsiyede bulunmak istiyorum: Asla tasavvur etmeyiniz, çünkü yazdıklarınıza melekler “Âmin!” diyebilirler. Eğer bunun çaresini bulamazsanız, evet, tasavvur ediniz, fakat hayırlı şeyleri tasavvur ediniz.
1985 yılında “Türkistan” kelimesi henüz kullanılmıyordu. Bugün sadece kullanılmakla kalmıyor, hatta “Türkistan” adlı bir de gazete çıkarılıyor. 1985 yılında “araştırma”, “soruşturma”, “kamçı”, “zincir” gibi kelimeleri biz sadece kitaplarda okuyorduk. Bugün biz bu kelimeleri günlük hayatta kullanıyoruz. Bugün vatanperver Özbek aydınları soruşturmaya maruz kalıyor, dövülüyor, aranıyor, zincire vuruluyorlar. Fakat onlar, buna aldırmadan ellerindeki zincirleri şangırdatarak zulmün sessizliğini bozmaktan korkmuyorlar. Çevrelerindeki sessiz dünyayı uyandırmaya çalışıyorlar:
Her bir saniyede yüz bar tintilgen,
Yüz bar soraklangen şeppetdey diyâr-
Sen mi, heli oşa kökke intilgen,
Senmi, karanğuda ahtargen ziyâ?!

Ferâvân hayatdan nâşükür bende,
Nan emes, erk hakda küylegen senmi-
Yaman atlık bolıb hemmege bunda
Yene hemme hakda oylagen senmi?!

Senmi tutıb kalgen Adl kamçısın,
Senmi hak cezâge helâkıt bergen-
Senmi nişan algen köz yaş tamçısın,
Senmi heli oşa tekebbür mergen?

Senmi heman boyınsunmegen boyın,
Kakragen leblerning al kahrı-senmi?!
Kullar sahrâsıda köterib kuyun,
Heç ne körmegendey, lal dehriy senmi?!

Sakçı uykuda, deb ümid-le bakkan,
Kaçışnı közlegen senmi piyâde-
U ağır zencirni şeldiretmakka
Cür’et etgen senmi cimcit dünyâda?!
E-he, senmi?!
(Türkistan, 1985)

(Her saniyede yüz defa aranan,
Soruşturulan avuç kadar diyar,
Sen mi, hâlâ aynı göğe yönelen,
Sen mi karanlıkta ışık arayan?!

Bu güzel hayata şükretmeyen köle,
Ekmek değil, erk hakkında şakıyan sen misin,
Kötü isimle anılıp bu dünyada
Yine herkesi düşünen sen misin?!

Sen misin alan Adalet kamçısın,
Sen misin hak cezaya karşılık veren,
Nişan alan göz yaşı damlasını,
Sen misin hâlâ o gururlu avcı?

Sen misin henüz eğmeyen boyun,
Kuruyan dudakların al kahrı sen mi?!
Esaret çölünde yaratıp tufan,
Hiçbir şey görmeyen şaşkın dehrî sen mi?!

Bekçi uykuda, deyip ümitle bakan,
Kaçmayı gözleyen sen misin piyade,
O ağır zinciri şangırdatmaya
Cür’et eden sen misin sessiz dünyada?!)
Şimdi bazı şairlerin niçin şiir yazmadıklarını herhâlde anlamışsınızdır. Melekler etrafımızda dolaşırken şiire niyet etmek, tehlikeli bir iştir.
Temmuz-1994
(Ikrar, s. 304-308)

MANKURTLUK İDEOLOJİSİNE CEVAP
Sovyet imparatorluğu, çeşitli kültürlerden bir “sovyet kültürü”, çeşitli zihniyetlerden bir “sovyet zihniyeti” ve nihayet çeşitli milletlerden bir “sovyet halkı” yaratmak istiyordu. Sovyetlerin bu ideolojisini, çok özel bir mankurtluk ideolojisi olarak değerlendirmek mümkündür. Bu ideoloji, dünyanın altıda birini işgal eden sovyet imparatorluğundaki yüzden fazla millet ve kabileyi bir garnizonda yaşatabilmenin en önemli silâhı idi. Bu silâh vasıtasıyla, milletlerin hafızasındaki tarihî bağların koparılması gerekiyordu. Yine bu silâh vasıtasıyla, milletlerin kendilerini “sovyet halkı” olarak hissetmelerini sağlamak için onların imparatorluk dışındaki bütün bağlarının da âdeta balta ile kesilmesi icab ediyordu.
Bu milletlerin, sömürgeci millete nazaran çok daha eski bir tarihi vardı. Güçlü bir geleneğe sahip olan bu zihniyeti öldürmeden “sovyet halkı”nı yaratmak çok zordu. Bunun için imparatorluk, ilk olarak bu eski milletlerden yepyeni milletler yaratmaya karar verdi. Türkistan, bu şekilde beş ayrı cumhuriyete bölündü. Bu cumhuriyetlere beş “yeni” millet adı verildi. Halbuki Türkistan’da -adı üstünde-, en eski millet olan Türkler yaşıyordu. Özbek, Kazak, Türkmen, Kırgız, hepsi aynı ana-babanın evlâdı olan Türklerdir. Türk halklarının birliği, komşu milletleri daima korkutmuş, telâşlandırmıştır.
En eski çağlarda bize karşı “böl ve yönet” siyasetini Çin takip etmiştir. Türkistan, Rus sömürgesi hâline geldikten sonra, bu siyaseti önce çarlık Rusyası, daha sonra Sovyetler uygulamaya başladı. Biz bugün istiklâlimize kavuştuk, Allah’a şükürler olsun. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nm önünde bugün Türkistan cumhuriyetlerinin bir değil, tam beş bayrağı birden dalgalanıyor ve hiç kimse tek bir siyasî Türkistan’ı yeniden kurma arzusunu taşımıyor. Ama buna rağmen komşularımız, bugün bir tehlike karşısında bulunduklarını açıkça ifade ediyorlar. Türkistan cumhuriyetlerinin bazı liderleri ise, muhtemelen bu “tehlike”yi nasıl bertaraf edeceklerini düşünüyorlardır. Eski “ağa”larımızın nezdinde kendilerini aklamak için onlar, kendi milletinin tarihinden vazgeçmeye de hazırdırlar.
“Özbekistan Âvâzı” gazetesinin 20 Ocak 1994 tarihli nüshasında yayımlanan “Özbek Halkıning Kelib Çıkışı Tarihi” (Özbek Halkının Tarih Sahnesine Çıkışı) adlı makale, eski “ağa”larımızı teselli etmek ve hatta onlara yaranmak için kaleme alınmış bir yazıdır. Mutlak surette Özbekistan idaresinin talimatı üzerine kaleme alınan bu makalenin yazarları, “Ağalar, korkmayınız! Türkistan halkları hiçbir zaman birleşemez; biz Özbekiz, Kazakız, Türkmeniz ve asla Türk değiliz.”, diyerek af diliyorlar.
Makalenin sahipleri, kendilerinden başka bütün yazar ve şairlerin fikrine istihza ile bakıyorlar; tarih ve millet hakkında her kim bir şey söyleyecek olsa, derhal “gayr-i ilmî” damgasını vuruyorlar. “Maalesef, diyorlar, bu durum (Özbeklerin Türk olduklarını ifade etme), Orta Asya tarihinde 1920′li yıllarda ve daha sonra yeniden yapılanma yıllarında (1980′li yıllar), yani fikir hürriyetinin bulunduğu yıllarda ortaya çıktı.” Bu ifadeden, “çok şükür, fikir hürriyeti sona erdi.” mânâsı çıkmaktadır. Evet, bu mantığı makale yazarlarının vicdanına havale ediyoruz. Makalede bundan çok daha önemli hususlar bulunmaktadır.
Âlimlerimiz şöyle yazıyorlar: “Özbekler, bazılarının ilimle alâkası olmayan beyanlarında ileri sürdükleri gibi Türk değil, sadece Türkçe konuşan bir halktır.” Böyle bir kanaate en şiddetli düşmanlarımız bile iştirak etmiyor. Hatta onlar bile Özbeklerin aslen Türk olduklarını, hiç memnun olmasalar bile itiraf etmek mecburiyetinde kaldılar. Eğer Özbekler aslen Türk olmasaydı, Ruslar Pantürkizme karşı mücadeleye Özbekistan’dan başlamazlardı. Saçma sapan konuşmalarıyla tanıdığımız şövenist Türkolog Jirinovskiy bile Özbeklerin tarihini, bizim, Özbeklerin Türklüğüne muhalefet eden akademi üyesi âlimlerimizden daha iyi biliyor. Jirinovskiy, bir röportajda şunları söylüyor: “Özbek diye bir millet yoktur; Özbekistan’da sadece Türk kabileleri vardır. Onlar birbirlerine düşürülürse, dünya güllük gülistanlık olur.”
Elbette Jirinovskiy “Türk kabilesi” ibaresiyle biz Özbekleri tahkir etmek istiyor. Fakat “Türk” kelimesi bizim için bir hakaret değil, bilakis şereftir. Buna şövenist “Özbekşünas”ın aklı elbette ermiyor. Peki, Özbek aydınlarının buna aklı eriyor mu? Allah’a şükür, eriyor.
Özbeklerin kimliği hakkındaki tartışmalar bugün değil, dün değil, akademi üyelerimizin yazdığı gibi 1920′li yıllarda başlamıştır. Fakat akademi üyeleri, 1920′li yıllarda, bu konu hakkında fikir beyan eden aydınların isimlerini zikretmekten korkuyorlar. Çünkü, onların isimleri, milletimizin sevdiği, hürmet ettiği isimlerdir.
Özbeklerin, ulu Türk ağacının büyük bir kolu olduğunu, 1920′li yıllarda bizim Ceditçilerimiz söylemişlerdi. Bu sebeple Abdülhamid Süleyman Çolpan, Mahmudhoca Behbûdî, Münevver Kaarî, Mustafa Çokay, Abdurrauf Fıtratlar, Rus sömürgecileri tarafından “Pantürkist” olmakla suçlanmış ve “buna yaraşır” bir şekilde cezalandırılmışlardır. Fakat Özbeklerin “Türk veya Türk olmadığı” bahsini Ceditçiler değil, Rus sömürgecileri başlatmıştır. Ayrıca Ceditçiler için Özbeklerin kimliği de hiçbir zaman bir sır olmamıştır. Özbeklerin kimliğini Sovyet devrinde de, bugün de açıkça ortaya koyan milliyetçi aydınlarımız daima olmuştur. Özbeklerin kimliğini bir sır hâline getirmek isteyen, yukarıda belirtildiği gibi sömürgecilerin ideolojisidir.
Bu ideolojinin esiri olan akademi üyeleri A. Askerov ile B. Ahmedov, Özbeklerin Türk olmadığını ispat etmek için makalelerine Rus âlimi S. Tolstov’un cümlesiyle başlıyorlar: “Bugünkü Orta Asya halklarından hiçbirinin eski etnik topluluklarla ilgisi bulunmamaktadır. Bunlar, yerli halk ile göçebe halkların karışmasıyla ortaya çıkan yeni halklardır.”
O hâlde cevap verin muhterem akademi üyeleri, acaba bugün dünyada başka kavimlerle karışmamış herhangi bir millet var mıdır? Bugün kendilerini İngiliz, Fransız, Alman diye takdim eden milletlerin kanına acaba başka etnik grupların kanı karışmamış mıdır? Bugün kendilerine Türkiye Türkleri diyen milletin kanı acaba nedir? Bize “saf kan bir kavim” bulup gösterebilir misiniz? Gösteremezsiniz. Hatta adalarda saklanan Japon milleti bile yabancı etnik tesirlerden kurtulamamıştır.
Sadece ırkçılar milleti kanla izah ediyorlar. Bize göre milleti kan değil, bilakis başka unsurlar daha kuvvetli bir şekilde tarif ve tayin etmektedir: Millet, dil birliği demektir; örf-âdet, hayat tarzı, zihniyet birliği demektir.
Bundan beş asır evvel atamız Mir Ali Şîr şöyle demişti:
“Ger bir kavm yüz yoksa mingdür,
Muayyen Türk ulusı hod meningdür.”
Nevâî, akademi üyelerinin makalelerinde yazdıkları gibi, “Türkçe konuşan ulus” değil, “Türk ulusu” demektedir. Yoksa, Nevâî bir şair olduğu için bu söyledikleri, onun “Hissiyatına mı verilmeli? Eğer hissiyat “gayr-i ilmî” sayılıyor ve itibar edilmiyorsa, o zaman hissiyatı zayıf bir tarihî şahsın sözlerini okuyalım:
“Biz kim melik-i Turan, emîr-i Türkistanmız. Biz kim milletlerning eng kadîmi, eng uluğı Türkning baş boğınımız.”
(Biz ki, Turan hükümdarı, Türkistan emiriyiz. Biz ki, milletlerin en eski ve en büyüğü olan Türk’ün yüce evlâdıyız.)
Bu sözler, atamız Emir Timur tarafından söylenmiştir. Ecdadımız, kendisini “Türkçe konuşan” biri değil, doğrudan “Türk” kabul etmektedir.
Akademi üyeleri, okuyucuyu cahil yerine koyarak “Türk” denildiğinde sadece Türkiye Türklerinin anlaşılmasını istiyorlar. Halbuki Özbeklerin Türkiye Türklerinden geldiğini iddia eden yok, bilakis Türkiye Türklerinin Türkistan’dan çıktıkları herkes tarafından kabul edilmektedir.
Akademi üyeleri, Özbek dili hakkında da aynı hileye başvuruyorlar: “Özbek dili, saf Türk dili değildir”, iddiasını ortaya atıyorlar. Onlara yine Nevâî’nin sözleriyle cevap verelim:
“Türk nazmıda çü min tartıb alem,
Eyledim ul memleketni yek-kalem.”
(Ne zaman ki ben Türk şiirinde bayrak yükselttim, o zaman bütün memleketi yek-kalem eyledim, birleştirdim.)
diyor büyük şairimiz. Bugünkü Özbek dili, büyük Türk dilinin tam merkezini teşkil etmektedir. Nasıl? Bugünkü Kazak, Kırgız dillerinin esası, Kıpçak lehçesine dayanmaktadır. Türkmen, Azerî ve Türkiye Türklerinin dilleri, Oğuz lehçesine; Uygurların dili, Karluk lehçesine dayanmaktadır. Bugünkü Özbek dilinin temelinde ise bu saydığımız üç lehçe (Kıpçak, Oğuz, Karluk)nin hepsi mevcuttur. Bu sebeple muhterem âlimler, bugünkü Özbekçemiz, Türk dilinin tam merkezini oluşturmaktadır. Yoksa dilimiz, sizin söylediğiniz gibi, “Türk dillerinin tesiri altında teşekkül etmiş” yeni bir dil değildir.
İtiraf etmek gerekir ki Kiril alfabesi kabul edildikten sonra Özbekçemiz, hissedilir derecede tahribata uğramış ve Türk dilinin tabiatına uygun sesli uyumu önemli ölçüde bozulmuştur. Fakat dilimiz buna rağmen varlığını devam ettirmiştir. Bunu bilmek için akademi üyesi olmak şart değildir. Kendi ana dilinde okur yazar olmak kâfidir.
Abdülhamid Süleyman Çolpan, Türkiye’ye hiç gitmedi. Fakat onun Türkiye Türkçesiyle yazılmış onlarca şiiri bulunmaktadır. Muhterem akademi üyelerimiz bu şiirleri okumuş olsalardı, Türkiye Türkçesiyle Özbek Türkçesi arasındaki farkın sadece telâffuz ve bazı yeni türetilen kelime ve terimlerden ibaret olduğunu anlarlardı. Ama onlar, bu şiirleri okumak istemezler; dünyanın bütün ilimlerini Tolstov, Yakubovskiy veya diğer sömürgeci ideoloji sahiplerinin eserlerinden takip ederler.
Bütün bunlar bir yana, Askerov ile Ahmedov’un makalesinde garip bir şey daha bulunmaktadır. Onların ileri sürdükleri tarihî kaynaklar, Özbeklerin Türk olmadıklarını göstermek yerine, Türk olduklarını kati delillerle ispat etmektedir. Makalenin başında yer alan “Özbekler Türk değil, Türkçe konuşan halktır,” şeklindeki cümleden başka hiçbir ifade yazarların fikrine hizmet etmiyor. Fakat bu zayıf iddiayı da birkaç soru ile paramparça edip çürütmek mümkündür:
-Siz, Özbeklerin Şeybânî Han ile bir kabile olduğunu ve Türkistan’daki yerli halk ile karışıp gittiğin söylüyorsunuz. Eğer öyle ise yerli halkın adı nedir? “Türkçe konuşan” diyorsunuz, fakat tarihte böyle bir millet var mı?
-Siz “Sart” kelimesine itibar ediyorsunuz. Fakat Sart da bir millet adı değil, şehirde yaşayanlara verilen bir lâkaptır.
-Başka bir husus: Siz, “Özbek” terimini, etimolojik olarak izah ederken Altın Orda Hanı Özbek Han’a bağlıyorsunuz. Peki “Özbek” kelimesinin kendisi nereden gelmektedir?
“Özbek”, bazılarının anladığı gibi “kendi kendisinin beyi” demek değil, belki de “Oğuzbek”, yani “Oğuz beyleri” isminin son şeklidir. Buna göre “Özbek” tarihi de sizin belirttiğiniz tarihten çok daha eskidir. Bu tarihi daha da derinleştirmek mümkündür: Yunan tarihçisi Heredot’un eserinde zikredilen “kadim Uzlar” (drevnıe uzı) da “Oğuzlar”dır.
Nihayet, bu göçüp gelen Özbekler ve sonra onların ismini alan yerliler (Türkistanlı Sartlar), Özbek adını almadan önce hangi isimle tanınıyorlardı? Soğd mu, Massaget mi, Sak mı, Fars mı? Bunların hangisi sizin hoşunuza gidiyorsa söyleyin, böyle isimsiz kalmayalım. Evet, bizim kanımıza Soğd’un da, Massaget’in de, Sak’ın da kanının karışmış olması mümkündür. Fakat bizim damarlarımızda esas olarak eski Türkler (Hunlar ve Kök Türkler)in kanı dolaşmaktadır. Bunu böyle bilin!
Akademi üyelerimiz, kendi kanaatlerini ispat etmek için Özbeklerin fizikî görünüşü hakkında da fikir yürütüyorlar. Evet, milletimizin fizikî görünüşünde andronov ve mongoloid tiplerinin özellikleri bulunmaktadır. Fakat millet, insanın kafasındaki kemik yapısına bakarak tayin edilemez. Andronov ve mongoloid tipleri bir ırk meselesidir. Millet ise ırka nisbeten daha geniş bir anlayışı icabettirir.
Biz iki bin yıldan beri Türk milletinin dilini konuşuyoruz. Bu milletin örf ve âdetleriyle yaşıyoruz. Kendimizi Özbek Türkleri olarak görüyor ve bununla da iftihar ediyoruz. Kendilerinin Türk olduğunu söyleyen atalarımız Ali Şîr Nevâî, Emir Timur, Zâhirüddin Babür Şah, Mahmud Kâşgârî ve daha birçok büyüğümüzün mankurtluğa karşı söyledikleri pek çok sözü burada zikretmemiz mümkündür. Fakat böyle bir tartışmaya girmek, mum yakarak güneşi aramak gibi olur.
Eğer siz, Özbeklerin aslen Türk olduğunu gizlemek istiyorsanız, önce Taşkent’teki Emir Timur heykelini yıkınız. Çünkü Emir Timur, kendisinin Türk olduğunu bildirmektedir. Eğer siz, Türklükten hicap duyuyorsanız, büyük Ahmed Yesevî’ye, “bizim şairimiz” demeyiniz. Çünkü o da kendisinin Türk olduğunu söylemektedir. Ali Şîr Nevâî’nin eserlerini de yok ediniz. Çünkü Nevâî, Türklüğü ile iftihar etmektedir. Bütün klâsik edebiyatımızı, bütün eski tarihimizi yasaklayınız. Çünkü bu eski edebiyat ve bu eski tarih, Türk olduğunu açıkça haykırmaktadır.
Siz, sadece Yakubovskiy ve Tolstov ile yeni bir “millet” yaratınız. Bu yeni “millet”in “tarih”ini yazarak adına da “Mankurtlar Tarihi” deyiniz. Sizler de o “yeni tarih”in kahramanları olunuz. Fakat siz, sakın Özbeğin kimliğini gizlemek için penceremize perdeler asmaya kalkışmayınız. Çünkü milletimizin tarihini değil bu Nikola’dan artakalan çürük perdelerle, hatta demir perdelerle bile kapatamazsınız.
Tarihimiz bu kadar parlaktır.
1994-Ocak
(Ikrar, s. 263-269)

TÜRKİSTAN ŞUURU
Milliyetçilik, 20. yüzyıla kadar Batı’da daha çok felsefî bir terim olarak kullanılıyordu. Bu kelime, 20. yüzyıl başlarından itibaren siyasî bir terim hâline gelmiştir.
20. yüzyıl, dünyada sömürgeciliğin çöküş asrı oldu. Yüzyıllarca istikrar içinde yaşayan ve bir yüzyıl daha yaşaması mümkün gibi görünen muhteşem imparatorluklar, kısa zaman içinde “künfeyekün” oldu. Büyük Britanya İmparatorluğunu buna örnek göstermek mümkündür. Aynı şekilde Fransız ve İtalyanların Arap ülkelerindeki sömürge hâkimiyetleri de yine bu yüzyılda sona erdi. Dünya çapındaki bu değişikliklerin temelinde şüphesiz siyasî, sosyal ve ekonomik faktörlerin önemli bir yeri vardır. Fakat bu sömürgeci saltanatları sona erdiren asıl darbe, milliyetçilikten geldi.
Milliyetçilik, zulüm altındaki milletleri, sömürgecilere karşı harekete geçiren en kuvvetli sebeplerden biri idi. Dünyanın çeşitli bölgelerinde, çeşitli kültürlerde, çeşitli dillerle konuşan etnik gruplar arasında savaşlar başladı. Bayraklara “benim vatanım”, “benim yurdum”, “benim dilim”, “benim milletim” şeklinde sloganlar yazıldı.
20. yüzyıl, kabilelerin millet hâline dönüştükleri bir asır oldu. Bu cereyan hâlâ devam etmektedir. Bilhassa yakında parçalanan Sovyet İmparatorluğunda yaşamakta olan milletlerde bu cereyan çok kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Rusya ve Kafkasya’da meydana gelen olaylar, buna örnek gösterilebilir. Milliyetçilik cereyanı, Orta Asya’da da dikkatle takip edilmektedir.
Herkesin bildiği gibi eskiden Türkistan denilen bu bölgede, Türklerden başka etnik gruplar da yaşadı. İpek yolu üzerinde sıralanan Ürgenç, Semerkand, Buhara gibi mercan şehirler, dünyanın ticaret merkezleriydi. Bu özellik, çeşitli dil ve kültürlerdeki kavimlerin birbirlerine yakınlaşarak bu bölgede yerleşmelerine zemin hazırladı.
Çok ilginçtir ki, bu bölgede son bin yıl içinde cereyan eden büyük-küçük savaşların kronolojisine bir bakılacak olursa, bunların hiçbirinin millî sebeplere dayanmadığı görülür. Bu bölgedeki savaşlara daima arazi kavgaları ve siyasî sebepler yol açmıştır.
Türkistan’da millî savaş, ilk defa Çar İmparatorluğuna karşı yapılmıştır. 19. yüzyıl sonlarındaki Dükçi Eşan isyanı, 1916 yılındaki Cızzah ayaklanması ve 1919′dan 1932′ye kadar devam eden “Basmacılık hareketi”, Türkistan halkının Ruslara karşı verdikleri millî mücadelelerdir.
Millî mücadeleler, milletlerin emperyalist siyasete karşı kendilerini müdafaa etmek için refleks hâlinde ortaya koydukları tabiî ve lüzumlu hareketlerdir. Bu mücadeleler, milletleri sömürge olmaktan kurtarır, millî şuura eriştirir. Sovyet İmparatorluğu bu hakikati bildiği için tehlikenin önünü almak üzere kendisine yöneltilen millî nefreti, bölge içinde durdurmaya gayret etti. Bu nefreti söndürmedi, tam tersine onu Türkistan halklarına karşı yöneltmeye çalıştı. Özbek’in Rus’a karşı değil, Tacik’e karşı; Tacik’in Rus’a karşı değil, Özbek’e karşı; Kazak’ın Rus’a değil, Kırgız’a; Kırgız’ın da Rus’a değil, elbette Kazak’a karşı konulması gerekiyordu. Yani Sovyetler, kendi sömürgelerini elinde tutabilmek için askerî güçten ne kadar faydalandıysa eski Roma usulü olan “böl ve yönet” siyasetinden de aynı şekilde faydalandı. Bu bölgede yaşayan halklar için sahte “tarihler” yaratıldı. Onların etnik olarak tarih sahnesine çıkışı hakkında birbirine zıt “ilmî nazariyeler” ortaya atıldı. Netice olarak, etnik kökleri bir olan Türk kavimlerinden; Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmenlerden ayrı ayrı milletler meydana getirildi.
Ruslar, bu siyaseti takip ederken mahallî diktatörlerden çok iyi faydalandı. Bu liderlerde tarih şuuru yoktu. Olsa bile, onlar bu şuuru kendi menfaatleri, iktidarları uğrunda kurban ettiler ve sömürge siyasetini hiç tereddütsüz tatbik ettiler. Yeni cumhuriyetlerin ideolojisinde, “Ekim inkılâbı bizi millet hâline getirdi, ondan evvel biz bir sürü halindeydik” fikri, günlük siyasetin temeli sayılmaya başlandı. Ekim inkılâbına kadar Türkistan kavimlerinin devlet kurmasını bilmedikleri, kurulan devletlerin de daima saldırgan olduğu belirtildi; emir ve hanlar ise, kendi milletinin kanını döken insanlar olarak vasıflandırıldı. Böylece Türkistanlılarda aşağılık kompleksi yaratıldı. Bu kompleks, “tarihî” araştırmalarla, delillerle beslendi. Bizim padişahlarımız dünyadaki en zalim padişahlar, bizim hanlarımız en ahmak hanlar, dünya ilim ve medeniyetine büyük hizmetleri geçmiş olan mütefekkir ve âlimlerimiz ise dünyadan bihaber “feodal-klerikal” (feodaliteye hizmet eden) ideolojinin kurbanları olarak takdim edildi.
Bu aşağılık kompleksi, meyvelerini kısa zamanda vermeye başladı: Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmen ve Tacikler, sömürge siyasetinin yarattığı yeni tarihlerini büyük bir telâşla “mükemmel”leştirmeye başladılar. Yani, onlar bu sun’i “aşağılık”ı tabiî görerek ondan kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. Hâlbuki buna hiç ihtiyaç yoktu. Çünkü bizim tarihimiz müşterek bir tarih, şerefli bir tarih, sadece Özbek’in değil, sadece Kazak veya Türkmen, Kırgız veya Tacik’in değil, aynı zamanda hepimizin tarihi, bütün bu halkların ataları tarafından yaratılan bütün bir Türkistan tarihiydi. Mâverâünnehir’de iki bin yıl içinde kurulan büyük saltanatların temelinde, yukarıda zikredilen her kavmin zekâsı, istidadı, gayreti ve şehid kanı bulunmaktaydı. Evet, bizim atalarımız bu devletleri sadece kurmakla kalmadılar, hatta bu devletleri beraber müdafaa ettiler, beraber şehid oldular. Bu hakikati, bizim halklarımızın hiçbir zaman unutmaması gerekiyordu. Fakat maalesef unutmanın eşiğine gelmişiz. Unutturmak için takip edilen siyaset de henüz tesirini kaybetmemiştir.
Sovyet imparatorluğu, “bölme” siyasetini, 1950′li yıllarda cumhuriyetlere, daha doğrusu onların liderlerine havale etti. Bu sırada güya sovyet adamı “yaratılmış” oluyordu; güya sovyet halkları, kendi istikbâllerinde komünizmden daha parlak hiçbir şey görmüyorlardı. Sömürgecilerin hesabı doğru çıktı: Mahallî liderler, yukarıda belirttiğimiz gibi bu siyaseti hiç tereddütsüz tatbik etmeye başladılar. Milliyetçilik, 1960′lı yıllarda yeniden filizlenmeye başladı. Bu defa, sadece Ruslar değil, hatta komşu halklar da milliyetçiliğin hedefi hâline gelmişti. Bunun temelinde de hiç şüphesiz yukarıda hatırlatılan “yeni tarihler”in ilhamı yatıyordu.
Özbek ideologları, Özbeklerin Altın Orda hanından “neş’et ettiği”ni ispata çalıştılar. Tacik ideologları, Tacik halkı Parslardan “neş’et etmiştir”, iddiasını, millî ideoloji hâline getirdiler. Bu oyuna Kazak, Kırgız, Türkmen ideologları da faal bir şekilde katıldılar. Müşterek bir tarihin çocukları olan büyük âlimlerimiz, şair ve mütefekkirlerimiz, cumhuriyetler arasında taksim edilmeye başlandı. Maalesef, aydınlar da bu oyuna geldiler.
Bu işe çanak tutanlar da elbette tahriklerinden geri durmadılar. Onlar, “Tacik halkının Ekim inkılâbından minnetdâr olması lâzımdır. Çünkü onlar, inkılâptan sonra ilk defa bir devlet sahibi oldular. Özbek hükümdarları, fevkalâde kabiliyetli bir halk olan Tacikleri devlete hiç yaklaştırmadılar,” şeklinde propaganda başlattılar. Veya, “Kırgız da inkılâba şükretsin, yoksa hâlâ Hokand Sartlarının hâkimiyeti altında ezilmeye devam ederdi,” diye fitne çıkardılar. Fakat hiç kimse, bu hanlıkların zulmü altında Kırgız ve Tacik gibi Özbek’in de, Kazak’ın da ezildiğini söylemiyordu. Aksine bu devletlerin, tarihimizde hiç görülmeyen bir şeyin, etnik bir temelin üstüne kurulduğu iddia ediliyordu.
Rus sömürgecileri, kendilerine yöneltilen millî uyanış silâhını, böylece hiç kimseye hissettirmeden silâhın sahibine çevirmeye başladılar. Bu uygulamanın tabiî sonucu olarak tarihî, coğrafî, iktisadî, kültürel bütünlük içersinde bulunan bir büyük bölge halklarının zihninde uyanan millî şuurun kontrolden çıkması endişesi peyda oldu. Bizi bu endişeden yine o halkın kendisi kurtardı. Liderlerimiz “bölücülük” siyasetini takip ederken, bunun etkisinde kalan aydınlar da “filân şehir ezelden beri bizimdi, Özbekler daha sonra’geldi,” diye tellâl çıkardılar. Bunlar olurken bizim halklarımız, eskiden olduğu gibi birbirlerinden kız alıp birbirlerine damat oldular, tarihî geleneklerini devam ettirerek beraber yaşadılar.
Bazen bu sahte ideologlara, “Hey dostum, eğer sen ezelî bir vatan arıyorsan göğe git! Çünkü Allah Teâlâ insanı gökten indirdi. Yer küresi insana ait değildir, toprak kavgasını bırak!” diyesin gelir. Fakat bunlar nükteden anlamazlar. Tacikistan’da meydana gelen son olaylar, bu ideolojinin nükteden ibaret olmadığını herkese gösterdi. Bu kanlı olaylarda, sadece komünistlerle dindarlar arasındaki kavganın izlerini değil, millî düşmanlığın izlerini de görmek mümkündür. Bu, bugüne kadar söylenmeyen bir hakikattir. Binlerce Özbek, Tacikler tarafından, binlerce Tacik de Özbekler tarafından öldürüldü. Özbekistan’ın Kaşkaderya, Surhanderya vilâyetleri ve Fergana vadisi, Özbek kaçaklarıyla doldu. Hâlbuki Tacikistan’da yaşayan Özbekler de, Özbekistan’da yaşayan Tacikler de bu cumhuriyetlerde misafir değildir; bilâkis asırlar boyunca bu topraklar, onların vatanı olmuş, bundan sonra da öyle olması gerekir. Türkistan parçalanarak beş cumhuriyete bölünmüş olsa da bunda insanların hiçbir günahı yoktur. Eğer biz, birbirimize hürmet ederek bu bölgede tıpkı eskiden olduğu gibi bir can, bir ten hâlinde yaşamayı arzu ediyorsak, bu nifak tohumlarını derhal temizlemek zorundayız.
Bugün, Taciklerin Fars asıllı olduklarını, Özbeklerin de “özünün beyi” olduğunu söyleyerek övünmenin zamanı değildir. Bugün, Tacik ile Özbek’in sadece dost değil, hatta kardeş olduklarını söylemek gerekir. Bu asla içi boş ve parlak bir söz değildir. Bu iki kavim, binlerce yıldan beri beraber yaşıyorlar. İlim adamları bugün Özbek ile Tacik’in kanlarını inceleyerek yüzde yüz aynı olduğunu, ikisi arasında genetik bakımdan fark bulunmadığını söylüyorlar. Kültürümüz de böyledir. Mûsıkîmiz, türkülerimiz, hatta folklorumuz da birbirine bağlıdır. “Köroğlu” destanının Tacikçe varyantını hiç dinlediniz mi? Dinleyiniz ve bu söylenenlerin bir mübalağa olmadığından emin olunuz!
Kısaca belirtmek gerekirse, Türkistan milliyetçiliği bugün çok önemli bir seviyeye erişmiştir. Bu milliyetçiliği eski Rus ideolojisinin tesirinden kurtararak gerçek millî şuuru yaratma yolunda desteklememiz lâzımdır.
Türkistan halkları, iki büyük devletin, Rusya ile Çin’in arasında yaşıyorlar. Tarihe dikkatle bakılacak olursa, böyle jeopolitik bir bölgede devlet kurmanın ve onu iktisadî ve siyasî bakımlardan muhafaza etmenin o kadar kolay olmadığı görülür. Bu iki büyük devletin iktisadî veya siyasî kölesi hâline gelmemenin yegâne yolu, Türkistan birliğidir. Bununla siyasî birliği kasdetmiyorum; iktisadî, tarihî ve kültürel birliğin kuvvetlendirilmesi gerektiğine işaret ediyorum.
Ben, bu fikrimin “Pantürkizm” olarak yorumlanmasını da istemiyorum. Bugüne kadar buna benzer fikirleri ileri sürenler, “Pantürkist” olarak tanındılar; onların ismiyle dünyayı korkuttular. Fakat bugün Türkistan bölgesinde beş müstakil cumhuriyet bulunmaktadır. Birlikten bahsederken, hiç kimse onları üniter bir devlet olmaya davet etmiyor. Sadece yukarıda belirtilen prensipler doğrultusunda bir birlikten söz ediliyor. Eğer gerçekleşirse, bu, Türkistan halklarına faydadan başka bir şey getirmez. Eğer birlik kurulmaz da kendi içimize yönelen milliyetçiliğimiz bu şekilde devam edecek olursa, Tacik Özbek’i, Kırgız Kazak’ı, Kazak Türkmen’i “kendi vatanına” sürüp çıkarır. Millî şuur değil, millî düşmanlıkla yaşamaya devam ederiz. Bu durumda halklarımızın zekâ kudreti, yeni devletin kuruluşuna hizmet etmez, bilâkis kin ve nefret uğruna heba edilmiş olur. Ekonomimiz çöker, siyasetimiz itibarını kaybeder.
Türkistan liderlerinin bugün kendi menfaatlerini gözetmekten vaz geçerek bir iktisadî cephe oluşturmaları lâzımdır. Sadece gümrük değil, para sisteminin de birleştirilmesi için teşebbüse geçmeleri gerekir. Aynı şekilde savunma işbirliği sağlanmalı, iç ve dış siyaset birbirine uygun hâle getirilmelidir. Hâlbuki bazı liderlerimiz, bu prensipler doğrultusundaki bir birlik anlaşmasını Rusya’ya teklif etmeye hazırlar. Fakat aynı teklifi Türkistan için ortaya koymaya cesaret edemiyorlar. Çünkü “Pantürkist” denilmesinden korkuyorlar. Bunu anlamak zor! Biz, Rusya’ya lâyık gördüğümüz şeyi niçin kendimize lâyık görmekten korkuyoruz? Biz, Müstakil Devletler Hemdostluğu (Bağımsız Devletler Topluluğu) denilen kof ve sun’î bir birliğe entegre olmak için gayret sarfetmek yerine, niçin önce bizim tabiî hakkımız olan Türkistan entegrasyonunu düşünmüyoruz veya düşünmekten korkuyoruz? Artık bu korkudan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Yaşasın milliyetçilik! Fakat bu duygu, asla mahallîciliğe dönüşmesin! Yaşasın müstakillik! Fakat bu müstakillik, asla kendi dost ve kardeşlerimizi öldürmeye hizmet etmesin!
Türkistan bölgesinde hiçbir cumhuriyet, kendi komşularından ayrılarak müstakil olamadı. Bu hakikati tarihimiz ispat etti. Aynı hakikati bize, içinde yaşadığımız zaman da göstermiştir: Eğer bize müstakillik nasip olursa, bu bütün Türkistan’ın müstakilliği olacaktır.
Mayıs -1994
(Ikrar, s. 291-296)

ÖZBEK MİLLİYETÇİLİĞİ
“Milliyetçilik nedir?” sorusuna kısaca cevap vermek mümkündür: Milliyetçilik, bir milletin kendini muhafaza ve müdafaa etme refleksidir. Bunu şövenizmle karıştırmak doğru değildir. Çünkü şövenizm, bir milletin başka milletlerden üstün olduğunu iddia etmektir. Milliyetçilik, böyle üstünlük iddialarına karşı gösterilen bir tepkidir. Bu mânâdaki milliyetçiliğin bir milletin tarihinde müspet rol oynaması mümkündür. Meselâ, müstemlekede yaşayıp da istiklâl mücadelesi veren millet için milliyetçilik, bir kuvvet kaynağıdır. Türkistan halklarının önce Çarlık Rusya’sına, sonra Bolşevik hâkimiyetine karşı başlattıkları isyanlar, daima bu kaynaktan beslenmiştir.
Milliyetçilik, Sovyet devrinde muhtelif şekillerde devam etti. 1920′li yıllarda Basmacılık hareketi bastırıldıktan sonra, siyasî ve sosyal hayat derin bir sessizliğe gömüldü ve millî ideal, hareket hâlinden fikir âlemine çekildi. Diğer bir ifadeyle bu ideal, edebiyat ve sanat örtüsüne büründü. Bu örtünün altında ifade edilen fikirler o kadar şeffaf olmasa bile halkın okuyan kesimi onun mahiyetini derhâl anlayabiliyordu. Meselâ, İkinci Cihan Savaşı yıllarında rahmetli Maksud Şeyhzâde, yazdığı tarihî dramalarda millî idealleri ifade ediyordu. Halkı Almanlara karşı mücadeleye teşvik için emirle yazdırılmış olsa bile, bu eserlerde, işgalcilere karşı verilen mücadelede kendi tarihî kahramanlarımız anlatılıyordu. Aynı şekilde, kendisini daha çok Sovyet şairi olarak tanıtmaktan memnunluk duyan Gafur Gulam’ın şiirlerinde de, “benim ağam Rus’tur” diye haykıran Mirtemir’in eserlerinde de milliyetçilik unsurlarını görmek mümkündür.
Hâlâ hatırımdadır, 1970 yılında “Tirik Satrlar” (Yaşayan Mısralar) adlı bir kitap neşredilmişti. O kitapta Abdülhamid Süleyman Çolpan’ın da bazı şiirleri yayımlanmıştı. Kitap çıktıktan sonra bütün nüshaları toplatıldı. Kitabı tertip eden edebiyat hocamız Âzad Şerafiddin cezalandırıldı. Fakat kitabın birkaç yüz nüshası matbaadan veya yayınevinden Taşkent’e dağıldı. Biz genç talebeler, bu kitabı her yerde hararetle arıyorduk. Bulduğumuz zaman, içinde neler olduğunu öğrenince bu kitabın sahiplerine gıpta ediyorduk. Bu kitaptan el yazısı ile çoğaltılan nüshalarının daha sonra bütün aydınların arasında yayıldığını herkes biliyor. Yani, mevcut sistem millî ideallerin halk arasında yayılmasına asla mani olamıyordu.
Akademi üyesi İbrahim Möminov tarafından “Temur Tüzükleri” kitabına yazılan sözbaşı, elbette millî idealleri ihtiva ediyordu. Edebiyatçı ve dilci ilim adamlarımız Ergeş Rüstemov ve Hamid Süleymanov’un ıztırap dolu faaliyetleri, akademi üyeleri Habib Abdullayev ve Vasil Kabulovların Özbek aydınının tabiî ilimlerdeki mevkiini sağlamlaştırmak için gösterdikleri fedakârlıkları veya görsel sanatlarda Çingiz Ahmer ve onun yolundan gidenlerin ortaya koydukları eserlerin hepsi, Özbek halkının millî mücadelesiydi.
Millî duygunun, örf ve âdetlerin muhafaza edilmesinde dinimizin de önemli bir rolü olmuştur. Bazıları dinin millîliğe karşı olduğunu söylüyorlar. Bu doğru değildir. Millet, Allah Teâlâ’nın yarattığı bir zümredir; ümmet ise, milletlerin dinî kardeşlik çerçevesi içinde birleşmesidir. Din, milleti reddetmiyor, bilâkis onu yok olmaktan kurtarıyor. 9. -10. yüzyıllarda İslâm dinini kabul etmeyen birçok Türk kabilesi, Türklüklerini kaybettiler. Meselâ, Çinlilerle yanyana yaşayan Türkler Çinlileşti, Volga boylarında yaşayan Türkler, Slavlaştılar. Bunun aksine aynı bölgelerde yaşayan ve Müslümanlığı kabul eden Türk kabileleri, millî kimliklerini korudular. Bugün Çin’in idaresi altında yaşayan Doğu Türkistan ahalisi, Uygur Türkleri, bunun canlı örneğini teşkil etmektedir. Rusya’da yaşayan Tatar ve Başkurdlar veya Kafkasya’da yaşayan Balkar, Karaçay ve Kumuklar da bu hakikatin bir ifadesidir. Kısacası, millî duygunun yaşayabilmesi, belli ölçüde dinî inanca da bağlıdır. Fakat millî ideal, tekemmül etmiş bir fikir olarak daha çok yazılı edebiyatta göründü. Bu fikir, Ceditçilik hareketinden sonra bir plân dahilinde söndürülmek istendiyse de tabiî gelişmesine devam etti.
1960′lı yıllarda Özbek şiirinde Erkin Vâhidov, Abdullah Ârif, Çolpan Ergeş, Rauf Parfi, Aman Metçan, Abdullah Şîr gibi onlarca şairin bu ideali terennüm eden eserleri yayımlandı. Onlar, bu ideali bazen komünist sloganlarla ifade ettiler. Fakat şiirleri okuyanlar, bu eserlerden kendilerine lâzım olanı alacak kadar zekiydiler. Bu eserler arasında en meşhuru, Erkin Vâhid’in 1970′li yıllarda yazdığı “Özbegim” şiiridir. Yanılmıyorsam bu şiir için Erkin Bey’i defalarca KGB’ye de çağırmışlardı.
1970′li yıllarda Tilek Cora, Şevket Rahman, Usman Azim, Hurşid Devran, Azim Süyün, Süleyman Rahman, Şükür Kurban gibi yeni şairler yetişti. Bunların eserlerinde milliyetçilik ruhu, daha güçlü bir şekilde görünmeye başladı. Bu ruh, kendisini Özbek nesrinde de zaman zaman parıltılı bir şekilde hissettirdi. Meselâ, Abdullah Kâdirî’nin “Ötgen Künler” (Geçmiş Günler) romanının baş kahramanı, Ruslarla olan savaşta şehit düşer. Aynı şekilde 1980′li yıllarda “Şark Yulduzı” dergisinde tefrika edilen Memedali Mahmud’un “Ölmes Kayalar” romanı veya Zâhir Âlem’in “Birinci Namaz” hikâyesi, ilhamını millî duygudan alan eserlerdi.
Milliyetçiliğin en kaba görünüşü, 1968 yılında Taşkent’teki Pahtakâr stadyumunda ortaya çıktı. Pahtakâr futbol takımı, bir Rus futbol takımı ile maç yaparken seyirciler bir anda Özbek ve Rus şeklinde ikiye ayrılarak birbirlerine saldırmaya başladı. Bu hadiseyi tesadüfî bir kavga olarak değerlendirmek mümkün değildir. 1960′lı yıllarda sosyal hayatta nispeten liberal bir hava hissedilmeye başlamıştı. Bunun ardından sömürgelerde yaşayan halklar, biraz canlanarak eğik başlarını az da olsa kaldırma temayülü içersine girdiler.
Şair Çolpan Ergeş, 1960′lı yılları hatırlarken, dostlarıyla birlikte, millî ruhtaki eserleri nasıl çoğaltarak dağıttıklarını hikâye ederdi. Bu şair, 1970′li yıllarda da romantik hayallerinden vazgeçmemişti. “Ben bir gün ihtiyarlasam da evime sömürgecilere karşı mücadele eden hürriyetperver gençler gelerek benden gizlenecek yer isteseler ve ben de onları saklasam”, derdi. Allah’a şükür, Çolpan Ergeş henüz ihtiyarlamadan Sovyet İmparatorluğu yıkıldı. Şimdi hürriyetperver gençler Rus polisinden değil, Özbek polisinden kaçıyorlar. Buna da şükür, bugünlere eriştik.
1970′li yıllarda Sovyetler Birliği’nin iç siyaseti, 1960′lı yıllara nazaran daha da sertleşti. Hruşçev tarafından karalanan Stalinci temayüller tekrar canlanmaya başladı. Yüzlerce liberal fikirli Rus aydını hapsedildi veya ülke dışına çıkarıldı. Bunlara “vatan haini” veya “halk düşmanı” damgaları basıldı. Bu “hainler”in içinde en tanınmış olanları Soljenitsin ile akademi üyesi Saharov idi. Bu hadiseler, Rusya’da siyasî mülteciler hareketini başlattı. Siyasî mülteciler, yasaklanan kitapları çoğaltarak yayıyorlar, hapishanelerdeki hür fikirli mahkûmların durumundan ve insan haklarından dünyayı haberdar ediyorlardı. Böyle bir hareket Özbekistan’da meydana gelmedi. Bunu Özbek aydınlarının cesaretsizliği şeklinde değerlendirmek doğru olmaz. Bunun tarihî sebepleri vardı. Özbek aydını için evvelâ, daha önce olduğu gibi birinci plânda millî meseleler gelmekteydi. Onun için, milletin hürriyeti fikir hürriyetinden, milletin hakları insan haklarından önce geliyordu. Çünkü Özbek aydını, Rus aydını gibi sadece totaliter bir devlette değil, hem totaliter ve hem de sömürge hâline getirilen bir devlette yaşıyordu. Bu konu hakkında daha sonra tafsilâtlı bilgi vereceğiz.
1970′li yıllarda Özbek edebiyatı, bilhassa şiiri, yeni bir şekle büründü. Sosyopolitik ve açık ifadenin yerini, karmaşık şekillerden meydana getirilen kapalı ifadeler aldı. Buna biz o zaman şiirde metaforizm (istiare) adını verdik. Metaforizm, 1970′li yılların başında artan siyasî ve sosyal baskılara karşı edebiyat tarafından kullanılan bir kalkandı. Edebiyat canlı bir hadisedir. Varlığını her zaman koruyabilmektedir. Çünkü her zaman ve her şartta yaşayabilmenin bir yolunu bulabilmektedir. 1970′li yıllarda şiirin kendini himaye kalkanı metaforizm idi. Metafor, yani teşbih, millî ideali saf edebiyat vasıtasıyla ifade imkânını genişletti. 1960′lı yıllar edebiyatına has “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” usûlü, artık geleneğin dışına çıkmaya başladı. Yani şiir doğrudan doğruya gelinin kendisine söylenir oldu. Elbette bu yeni şiirin dilini anlayabilmek için okuyucunun da belli bir hazırlığının olması gerekiyordu. Bundan endişeye kapılan tenkid, bir ara itiraz sesini yükseltti. Fakat, zannedildiği gibi problemler çıkmadı; okuyucu, bu şiiri anlayabilmek için hazırlığını derhâl tamamladı. Yani şiir kısa zamanda topluma mal oldu.
1980′li yıllara gelince, bu şiirin metaforik kabuğu yavaş yavaş çatlamaya başladı. Çünkü siyasî ve sosyal hayatta bir çatlama vardı. 1985 yılı Ocak ayında bir grup genç şair, Özbekistan Merkez Komitesi sekreterinin gayri millî siyasetine razı olmayarak Politbüro’ya bir şikâyet mektubu yazdı. Bunun akabinde mektup sahiplerinin kitaplarının basımı durduruldu, kendileri takip edilmeye başlandı. Fakat artık buz erimeye başlamıştı, 1985 yılının Nisan ayında Sovyetler Birliği’nin yeni lideri Gorbaçev, sistemi yeniden kurmak gerektiğini ilân etti.
Özbek edebiyatı, bu dönemden itibaren âdeta saklandığı köşesinden çıkarak halka yöneldi. Yukarıda belirttiğimiz gibi, millî ideal yetmiş yıldan beri esas olarak edebiyatta yaşamaktaydı. Bu sebeple millî hareketlerin önce Yazarlar Birliği’nde ortaya çıkması bir tesadüf değildi.
Evet, yazarlar “kayta kurış” (yeniden yapılanma) döneminde siyasetle doğrudan ilgilendiler. Mecazî şiirlerin yerini ateşli makaleler, romanın yerini sosyo-politik yazılar aldı. Bu faaliyet, bazı çevreleri rahatsız etmeye başladı. “Yazar mısın, romanını yaz, pamuk mono-kültürüyle uğraşmak senin neyine?” veya “şair misin, şiirini yaz, siyasetle ne işin var?”, kabilinden ihtarlar işitilmeye başlandı. Fakat yazarlar, kendi milleti için bir tarihî fırsatın doğduğunu görüyorlar ve bundan faydalanmamanın, ihtarlardan korkarak sessiz kalmanın da bir ihanet sayılacağının farkındaydılar. Yeniden yapılanma seferberliği, yazarlar için fikirden harekete geçiş imkânı verdi. Bu geçiş, şimşek hızıyla gerçekleşti. Çünkü bunun için gerekli temel hazırdı. Bu temel Cedid edebiyatından başlayarak 1970′li yılların metaforistlerine kadar devam edip gelen uzun süreli bir millî terbiye idi. Yazarlar Birliği bünyesinde kurulan ilk siyasî teşkilâtın, “Birlik” hareketinin kurucuları, o terbiye ile teçhiz edilmişlerdi.
“Birlik”, tam manâsıyla bir millî hareket perspektifiyle kurulmuştu. O dönemde Rusya’da ortaya çıkan siyasî örgütler demokrasi, fikir hürriyeti ve insan hakları gibi sloganlarla faaliyet göstermeye başladılar. Bu örgütler için millî istiklâl, bir hedef değildi ve olamazdı da. Çünkü Rusya, başka bir devletin sömürgesi değil, bilâkis kendisi sömürgeci bir devletti.
Bu inceliği “Birlik” halk hareketinin içindeki bazı komünistler o zaman farkedemediler. Onlar, Moskova’da cereyan eden hadiselerin Özbekistan’da da meydana gelebileceğine inanıyorlardı. Bu sebeple, Özbekistan’ın sadece Sovyetler Birliği içinde demokrasiye kavuşmasının mümkün olabileceğinin propagandasını yaptılar. Bu tutum, elbette, Moskovalılara makûl geliyordu. Zaten Rusya’daki siyasî yelpazenin sağında yer alan demokratlar da, solunda yer alan komünistler ve şövenistler de Sovyetler Birliği’nin parçalanmasını istemiyorlardı. Ben buna, 1990 yılı baharında, Yazarlar Birliği’nin misafiri olarak Özbekistan’a gelen Rus milletvekilleri Kovyadyaev ve Şabat ile olan görüşmeler sırasında bir daha inandım. Nitekim bugün de Rusya’nın Çeçenistan’da takip ettiği siyasetin başında, yeniden yapılanma yıllarının demokratı Sergey Şahray gibi şahıslar bulunmaktadır. Bu demokratlar, Rusya’daki Rus olmayan toplulukların geleceğini, daima büyük devletçi görüş açısından değerlendirdiler ve bu şekilde değerlendirmeye de devam ediyorlar. Büyük devletçilik ideali, Rus demokratları ile Rus şövenistlerini birleştiren çok önemli ve dikkatten kaçırılmaması gereken bir noktadır.
Fakat 1988-1989 yıllarında Rusya’da meydana gelen siyasî hareketlerin bu özelliğini birçok kimse idrak edemedi. Cumhuriyetlerdeki siyasî teşekküller, Moskova demokratlarını taklit etmeye başladılar. Fakat bu uzun süre devam etmedi. Bu taklitten ilk olarak Baltıkboyu siyasî teşekkülleri vazgeçerek kendi ülkelerinin istiklâli için faaliyet göstermeye başladılar.
Özbekistan’da da istiklâl davası herşeyin önüne geçti. Fakat yukarıda ifade ettiğimiz gibi “Birlik” içindeki komünistler, bu davayı kabûle hazır değildiler. Hatta bir defasında “Birlik”in toplantısına bir Rus’u davet ederek onun diliyle “Birlik’i milliyetçiler ele geçirmek istiyorlar”, diye feryad ettiler. Bu hadiseden sonra millî dava taraftarları “Birlik” hareketinden ayrılarak “Erk” partisini kurdular. Millî istiklâl davası, ilk defa bu partinin programında açıkça ortaya konulmuştur. Erk Partisinin teşebbüsü ve onu destekleyen kitlelerin baskısı altında 20 Haziran 1990′da Özbekistan Parlamentosu ilk defa bağımsızlık deklarasyonunu ilân etti. Bağımsızlığın ilânı yöneticilerin muhalefetine rağmen gerçekleşti. Bu hadise, evvelâ, Özbek halkının, dolayısıyla Özbek milliyetçilerinin büyük bir galibiyetiydi. Bugün Özbekistan’daki iktidar, bu galibiyeti küçük göstermeye çalışsa da onun önemini azaltmaya muvaffak olamadı. Bu olay, zamanı gelince tarih tarafından lâyık olduğu şeklide değerlendirilecektir. Çünkü bu, yukarıdan hediye edilmeyen ve doğrudan halkın kendi iradesiyle kazanılan bir galibiyetti.
Ağustos-1995
(Ikrar, s. 356-362)

FARZ
Dilimizde “uyanış” diye bir kelime var. Bu adı taşıyan birçok şiir yazılmıştır. Bunlardan biri de şudur:
Sözlerni yaratıb,
Ularge boysunamız bir küni.
Her kimning boynıda asılıb turar
Ma’lum harflerden teşkillengen söz.
Deylik, “Ahmed!”, dese uyganmaymen men,
Uyganmaymen “Taşmat!” deb bakırsalar hem.
İsmimi bilmese mamakaldırak
Uygata almaydı meni heç kaçan.

Oylab köring endi, kançalar kıyın
Bütün halknı uygatmakçı bolgen dehâge.

(Sözleri yaratıp,
Onlara boyun eğeriz bir gün.
Herkesin boyunda asılı durur
Malûm harflerden şekillenen söz.
Meselâ, “Ahmet!” dense uyanmam ben,
Uyanmam “Taşmat!” diye bağırsalar da
İsmimi bilmezse gök gürlemesi
Uyandıramaz beni hiçbir zaman

Tasavvur edin şimdi, ne kadar müşkül
Bütün halkı uyandırmak isteyen dehâya.)
Bunlar 1970′lı yıllarda millî hayallerle yaşayan genç bir neslin ıztıraplı fikirleridir. Bu nesil, Sovyet devrinde yaşayan edebî temsilciler arasında en maksimalist ve en hayalperest bir nesildi. Bu genç nesil, dünyanın müspet yönde değişeceğine inanıyordu. İnsan tabiatı, iyiliğe meyyâldir; fenalık ise sun’îdir, diye düşünüyorlardı. Aynı şekilde cesaret, doğruluk, fedailik, sadakat gibi faziletler de insan karakterindeki tabii unsurlardır. Korkaklık, yalancılık ve ihanetin ise, insan tabiatına yabancı olduğuna inanıyorlardı.
Fakat yıllar sonra bu romantik nesil, acı bir hakikatle yüz yüze geldi: Meğer insan tabiatı iyilik kadar fenalığa da meyyâlmiş. Yani fedailik ve sadakat, cesaret ve doğruluk daima galip gelemez, bazen ihanet ve korkaklık, yalan ve alçaklık da hatta uzun zaman hükümran olabilirmiş.
Bu hissî görüş, 1970′li yıllar Özbek şiirinin temelini oluşturur. Bu sebeple 1970′li yılların şiirini, millî ve manevî şiirin başlangıcı olarak değerlendirmek mümkündür. 1960′lı yıllarda görülen bediî zevkten mahrum beyancılık ve basit sembolizm biraz geriledi ve şiir, yukarıda işaret edilen temele dayanarak kendine yeni ifade şekilleri aramaya başladı. Bulunan şekilleri, herkes kendine göre yorumladı, kimileri “Batıyı taklit”, kimileri de “kendine has şiir” dediler. Fakat profesyonel tenkid, bu yeni akımı tam manâsıyla izah edemedi. Çünkü tenkid, kendi tahlil hedefinin gerisinde kalmıştı. “Gerisinde kaldı” ibaresini tırnak içinde ifade ediyorum, zira bu arkada kalmanın objektif sebepleri vardı.
Kanaatimce, tenkidin bu yeni akımı tahlile cesaret edemediğini söylemek, herhalde doğrudur: Eğer buna cesaret edebilseydi, tenkid bu yeni şiirdeki mevcut sisteme ters düşen millî ve manevî keyfiyeti ifşa etmeye mecbur olurdu. Bu da muhakkak surette sansürü şiddetlendirerek o dönemde yayımlanan bazı şiir kitaplarının yasaklanmasına yol açardı. Meselâ biz, Rauf Parfi’nin kitaplarını okuyamazdık. Hatta Abdullah Âripov’un da bazı şiirleri yayımlanamazdı. Erkin Vahidov, Aman Metçan, Miraziz A’zam, Çolpan Ergeş gibi şairler de sansürün tazyikiyle karşılaşırlardı. 1970′li yıllar neslinin ise sadece kitapları değil, hatta kendileri bile sokağa çıkamazlardı.
Tuhaf olan şudur ki, 1970-1980′li yıllarda yayımlanan millî ve manevî ruhtaki şiirlerin altındaki tarih değiştirilerek, yeni yazılmış gibi basılacak olsa, bugün de yasaklanırdı. Çünkü bu şiirlerdeki millî ve manevî ruh, bugünkü sisteme de ters düşmektedir. Çünkü zulüm ve zorbalık, bugün de devam etmektedir. Bu şiirler önce Moskova zulmüne karşıydı; bugün ise içimizden çıkan zulme karşıdır.
Bu şiirlerin sahipleri, bugün, muhtemelen 1970′li yıllardaki romantizmden vazgeçmiş olabilirler. Doğru sözlü ve fedai olmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bizzat yaşayarak doğru sözlülükten de, fedailikten de bezmiş olabilirler. Veya onlar, ideallerinden hâlâ vazgeçmeyerek, söyleyeceklerini, alenî olmasa da, tenha odalarda kâğıda döküyor olabilirler. Fakat ne olursa olsun, halk yaşadıkça, onun duygu ve düşüncelerini ifade eden şiir de yaşayacaktır. Hiçbir zulüm, hiçbir yasak, şiiri sessizliğe mahkûm edemez. Halk var oldukça, onun uyanmasını isteyen, uyandırma çarelerini arayan romantik, fedai insanlar da daima olacaktır.
Vatanı sevmek, milleti sevmek, fevkalâde bir hadise değildir. Bu sevgi, kendini bilen her insan için bir hayat tarzıdır. Vatan ve milletin hürriyeti için, saadeti için mücadele etmek, kahramanlık olarak değerlendirilmektedir. Bu uğurda eziyet çekmek, horlanmak ve hakarete uğramak, vatanını seven insan için normal hadisedir. Ve böyle bir insan, başına gelen felâketlerden şikâyet etmez; zira mücadelenin kanunu böyledir:
Erkek ikki nerse üçün canlikdir:
Biri -ayal, biri vatandır-bes!
Ayal üçün ölmak kahramanlıkdır,
Vatan üçün ölmak addiy farz.

(Erkek iki şey için kurbanlıktır:
Biri kadın, diğeri vatandır!
Kadın için ölmek kahramanlıktır,
Vatan için ölmek herkese farz.)
Özbekistan’daki şair dostlarıma, benim aziz ve muhterem kardeşlerime bir çağrıda bulunmak istiyorum. Rica ediyorum, hayalperestlikten vazgeçmeyiniz. Halkımız, sizin gibi hayalperestlere bugün, dünden daha çok muhtaçtır. Hayalde devam ediniz, halkımızın uyanışını arzu ediniz. Ne kadar ağır olursa olsun, istidadınızı, kaleminizi zulme hizmet ettirmeyiniz. Zulme methiyeler yazmayınız. Siz, zulüm karşısında baş eğmezseniz, halk da eğmeyecektir. Çünkü siz, bu halkın kalbine en yakın insanlarsınız. Bunu unutmamanızı rica ediyorum.
Ağustos-1995
(Ikrar, s. 353-355)

İDEOLOJİ GÜMRÜKÇÜLERİ
Geçtiğimiz günlerde “Âzadlık” radyosunda Özbek aydınlarının Türkistan hakkındaki düşüncelerini dinledik ve memnun olduk. Özbekistan devlet başkanının “Türkistan, hepimizin müşterek evidir” cümlesi, eğer samimî bir ifade olsaydı ondan da memnun olurduk. Ancak Türk cumhuriyetlerinin toplantılarına katılan Özbek temsilcilerinin hâlâ “Türk” kelimesini reddetmeleri hayret vericidir. Bu adamları kimin bu şekilde yetiştirip gönderdiğini bilmek mümkün değildir. Onlar, daha önce Moskova’nın yönlendirmesiyle dışarıya çıkar ve Sovyet halkını temsil ederlerdi. Fakat bugün Özbekistan istiklâline kavuştuğu hâlde niçin dışarıya hâlâ bu adamlar çıkıyorlar? Niçin hâlâ bunlar Sovyetlerin milletler hakkındaki eski ideolojisinin propagandasını yapıyorlar? Bu adamları hükûmet mi yolluyor; yoksa onların arkasında başka bir güç mü bulunmaktadır? Niçin onlar tıpkı otuz yıl önce olduğu gibi kürsüden bugün de “Bizim Türklükle hiçbir alâkamız yoktur! Biz, gökten zembille indik!” diye haykırmaktadırlar? Muhtemeldir ki bu adamlar, hakikaten Türk değildirler. Fakat bunu niçin Özbekistan adına söylüyorlar?
Yılbaşında Ankara’da toplanan ve Türk topluluklarının tarihine tahsis edilen sempozyumda Özbekistanlı bir akademi üyesi, konuşmasında esas olarak Özbeklerin Türk olmadıkları hususuna dikkat çekti. Sempozyumu tertip edenler, yani Türkiyeli ilim adamları, özkardeşlerimizi üzmeyelim diyerek itiraz etmediler. Fakat Kazak ve Kırgız ilim adamları, bizim akademi üyemize gereken cevabı verdiler.
Mademki biz bugün Türkistan kelimesini telâffuz edebilecek cesarete sahibiz, aynı şekilde “Türk” kelimesini de telâffuz etmeliyiz. Aksi takdirde Türkistan kelimesinin de hiçbir mânâsı kalmaz. Türkistan, sadece coğrafî bir ad değildir. Türkistan kelimesi, aynı zamanda millî bir mânâyı da ihtiva etmektedir. Elbette bundan gurur duyarak “biz Türküz”, diye böbürlenmek şart değildir. Ancak Türklükten hicap duymanın da hiçbir mânâsı yoktur. Niçin hicap duyalım? Ali Şîr Nevâî Türk olduğu için mi? Bîdil veya Babür, Uluğ Bey veya Ali Kuşçu Türk oldukları için utanmamız mı icap eder? Mümkündür ki, her milletin geçmişinde olduğu gibi bizim tarihimizde de üzülerek hatırlayacağımız dönemler olabilir. Fakat millet olarak medenî dünya karşısında yüzümüz aktır. Türkler, sadece saldırgan fatihler değil, aynı zamanda âlim insanlardı. Onların zekâsıyla çöller gül bahçelerine, harabeler şehirlere döndü. Rus ideologları, bizim ecdadımızdan geriye sadece harabeler kaldığını yazıyorlar; fakat Rusların devlet ve harb sanatını Türklerden öğrendiğini de unutuyorlar.
Meselenin hissî tarafını bir yana bırakarak şu sorulara cevap verelim: Acaba “Türk” veya “Türk değil” tartışması, bugün niçin tekrar canlandırılmaktadır? Bu tartışma sadece ideolojik maksatla mı yapılıyor, yoksa onun temelinde başka sebepler mi yatmaktadır? Özbek akademi üyeleri, kendi milletlerinin tarihinden niçin utanç duyuyorlar? Onların ruhuna bu utanç duygusunu kim sindirdi? Onların ruhuna bu utanç duygusunu sindirenlerin maksadı nedir?
Bu sorulara cevap verebilmek için önce dünya haritasını açarak Türk veya “Türkî” denilen halkların sahip olduğu coğrafyaya bir göz atmamız gerekir. Künçıkar’dan künbatar’a doğru ilerleyelim: Bugün Çin hudutları dahilinde kalan Doğu Türkistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye. Bu ülkeler arasında, Hazar denizini hesaba katmazsak, toprak üzerinde hiçbir coğrafî kopukluk bulunmamaktadır. Doğu Türkistan’daki Urumçi’den İstanbul’a kadar devam eden bu saha on milyon kilometrekareyi aşmaktadır. Bu saha içinde bulunan petrol, gaz ve altın gibi tabiî zenginliklerin rezervi emsâlsizdir. Eğer bu coğrafî genişlik, bir ekonomik işbirliğine sahne olur da mevcut zenginlikler ve ekonomik potansiyel tamamen bu ülkelerin kontrolüne geçecek olursa, Çin seddinden Avrupa’ya kadar uzanan bir kuşak ortaya çıkacaktır. Bu kuşağı, Rusya sınırları içindeki Altay, Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistanı da dahil etmek suretiyle enine genişletmek mümkündür. Eğer Türkler bu kuşağı sağlam bir şekilde kuşanacak olurlarsa, dünyada benim diyen herkesle rekabet edebilirler. Bu rekabet, önce iktisadî sahada cereyan edecektir. Bunu dünya ister mi? Evvelâ, “Kuşak” dediğimiz bölgenin etrafına bir bakalım. “Kuşak”ın doğu ucunda Çin, kuzeyinde Rusya, güneyinde Pakistan ve İran, Batı ucunda ise Avrupa bulunmaktadır. Bu devletlerin hepsi Orta Asya’da söz sahibi olmak ve böylece hem kendi iktisadî damgalarını vurmak hem de siyasî nüfuzlarını artırmak istiyorlardı. Bu istek, Sovyetlerin yıkılarak Türk cumhuriyetlerinin istiklâllerini kazanmalarından sonra tekrar alevlendi. Eğer Türk cumhuriyetleri plânlı bir iktisadî işbirliğine yönelir de “Türk kuşağı” gerçekleşirse, yukarıda zikredilen devletler, bizim bölgemizde söz sahibi olamazlar. Buna mani olmak için muhtemel “Türk kuşağı”nın uçlarını yakmak, hatta mümkün olursa Sovyet devrindeki gibi tamamen parçalamak icap etmektedir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, Asya’da “Türk kuşağı” gibi yeni bir ekonomik ve jeopolitik bir bölgenin yaratılması, herkesten önce Türklerin menfaatine olacaktır. Bu sebeple, böyle muhtemel bir teşekküle Türklerden başka herkes karşıdır. İcat edilen partürkizm masalı, bu muhtemel gelişmeye karşı duyulan tepkinin ifadesinden başka bir şey değildir. Stalin tarafından Çin’e hediye edilen Doğu Türkistan, bu kuşağın parçalanmış bir kısmıdır. Azerbaycan’daki Karabağ savaşı, Tacikistan ve Afganistan’daki iç savaşlar, Türkiye’deki Kürt bölücülerin isyanı gibi hadiseler, bu kuşağı yakmak için tutuşturulmuş ateşlerdir.
Komşularımızın bu konudaki hassasiyeti, kendini diplomasi sahasında da göstermektedir. Türk cumhuriyetlerinin liderleri Bişkek’te, Alma-Ata veya Ankara’da bir araya gelecek olsalar, bundan, önce Rusya, sonra diğer komşular derhâl rahatsız olmaya başlarlar. Rusya, henüz askerî bakımdan güçlü olduğu için tepkisini ifade etmek üzere diplomatik usûlleri bir tarafa bırakarak alenî şekilde tehdit ediyor. Bir süre önce Azerbaycan’da imzalanan Bakû-Ceyhan petrol boru hattı anlaşması müzakere edilirken buna şahit olduk. Rus tehdidinin gölgesi Kazakistan üstünde de görülmektedir. Kazakistan, nüfusunun yarısı Rus olan bir ülkedir. Petrol konusunda Rusya’nın muvafakatini almaya mecburdur. Kazakistan, muhtemelen bu mecburiyet sebebiyle Rusya ile gümrük birliği anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.
Asıl hayret verici olan şey, gümrük birliğinin Türkistan cumhuriyetleri arasında henüz kurulmamış olmasıdır. Özbekistan’dan Kırgızistan’a veya Türkmenistan’a giden otobüsler, gümrüklerde saatlerce bekletilmektedir. Havaalanlarındaki vaziyet de bundan farksızdır. Bunun sebebini anlamak hiç de kolay değildir. Bir yandan “Türkistan, hepimizin müşterek evidir,” diye nutuklar çekiyoruz, diğer yandan bu evin odalarını birer birer kilitliyoruz. Kendi evine gitmek isteyen adamdan pasaport soruyoruz. Bu durumda sadece “Türk kuşağı”nın değil, hatta Türkistan hayalimizin de gerçekleşmesi şüphelidir. Dolayısıyla komşularımız, “Türk birliğinden şimdilik korkmasınlar. Aynı şekilde, “Biz Türk değiliz”, diye haykıran akademi üyelerimizi de anlamak mümkündür. Onlar, sadece kendi rehberlerinin söyleyemediklerini dile getiriyorlar. Onlar Özbekistan’da ideoloji gümrüğünün memurlarıdır. Onlar da hepimizin müşterek evi olan “Türk tarihi”nin odalarını kilitleyerek hiç kimseyi içeri sokmamak hususunda cambazlık gösteriyorlar. Fakat bu cambazlıkları için Özbek halkından mükâfat göreceklerini düşünüyorlarsa hata ediyorlar. Bu camazlara mükâfatı ancak pantürkizm öcüsünü icat eden ağa”ları verebilir. Çünkü bizim gümrük memurları, kendi düşüncelerine göre bu efsanevî öcü ile mücadele etmektedirler. Hatta onlar bu hususta kendi “ağa”larından daha fazla alçalmaktadırlar. Allah onları affetsin!
Ekim -1995
(Ikrar, s. 373-376)

FİKİR HÜRRİYETİ VE KANUNLAR
On sekizinci yüzyıl Fransız filozoflarından biri şöyle diyor: “Ben sizden hoşlanmıyorum, nefret ediyorum. Ancak fikrinizi serbestçe ifade edebilmeniz için ölmeye de hazırım.” Bu ifadeler, bugünkü Batı demokrasilerinin temelini oluşturur. Fikir hürriyeti, mahiyeti ne olursa olsun, insanoğluna Allah tarafından verilen bir haktır. Bu hakkın sınırlandırılması mümkündür. Meselâ pornografi, ırkçılık ve milletler arasında düşmanlığa sebep olacak fikirler, Batılı devlet idareleri tarafından yasaklanmıştır.
Birçok hak ve yasak, Özbekistan anayasasında ifade edilmiştir. Ancak bu hak ve yasakların mahiyeti ve icrası, Batı demokrasilerinden mutlak surette farklıdır. Meselâ Özbekistan anayasasının VII. bab, 29. maddesi şöyle diyor: “Herkes haber alma ve yayma hakkına sahiptir. Fakat sistemi tenkid eden haberler ve kanunla belirtilen diğer sınırlamalar, bundan müstesnadır.”Bugün Erk Partisi’nin gazetesi, bu maddeye dayanılarak yasaklanmıştır. Hükûmet bu maddeyi öne sürerek “Erk” gazetesinin birçok dağıtıcısını hapse attı, sürgün etti.
“Erk” gazetesinin yayınlarında, mevcut sistemi eleştiren haberlerin bulunup bulunmadığını araştırmadan önce, Özbekistan’da bir sistemin bulunup bulunmadığından emin olmak lâzımdır. Biz esas olarak üç sistemin varlığım biliyoruz: Demokrasi, krallık ve teokrasi sistemleri. Özbekistan’da bu sistemlerden hangisinin yürürlükte olduğunu sadece Allah bilir. Bu sisteme demokrasi denemez; çünkü halk bu sistemin içinde değildir. Bu sisteme teokrasi demek mümkün değildir; çünkü dine karşıdır. Bu sistemi, krallık sistemi şeklinde de değerlendirenleyiz; çünkü krallar da bir kanuna bağlı olarak iş görürler. Özbekistan’da kanunlara bağlı kalan hiçbir idare bulunmamaktadır. Yani Özbekistan’da esas olarak hiçbir sistem yoktur; sadece anarşi vardır.
Anarşiye itibar edenlere, anarşist denir. Dünyanın hiçbir yerinde, demokratik sistemlerde, anarşistler iktidara gelemez. Çünkü dünyada hiçbir halk, ülkesinde anarşinin hâkim olmasını istemez. Eğer böyle bir tehlike söz konusu olursa, ona karşı mücadele eder.
Erk Partisi, Özbekistan’da sisteme değil, anarşiye karşı mücadele vermektedir. Partinin gazetesindeki makaleler, ülkedeki kanunsuzluk, zorbalık, adaletsizlik ve zulmü ifşa eden yazılardır. Ancak biz hiç kimseyi, bu zorba hâkimiyetini ihtilâlle devirmeye davet etmiyoruz. Bu, bizim prensiplerimize aykırıdır. Bu noktada, dikkate değer başka bir hususla karşılaşmaktayız. İnsan Hakları Beyannamesi’nin giriş kısmında şöyle deniliyor: “… insan hakları, kanunla teminat altına alınmalıdır ki insanlar, zulüm ve zorbalığa karşı son çare olarak isyana baş vurmasınlar.” Buna göre, insanlar haklarını, her sistemde önce kanun yoluyla talep ederler. Eğer sistemde böyle kanun bulunmazsa, insanlar onu kendileri yaratmaya çalışırlar. Eğer sistem bunu kabul etmezse, insanlar yeni bir sistem kurmak üzere mücadeleye başlarlar.
1991 yılında Namangen’de kurulan “Adalet” derneği, adaleti kendisi tesis etmek istedi. Günden güne artan hırsızlık, eşkıyalık, rüşvet alma ve adaletsizliğe karşı mahallî idare hiçbir tedbir almadığı için, tedbir şöyle dursun, idarenin kendisi kanunsuz işler yaptığı için Namangen ahalisi kendi “Adalet”ini kurdu. Buna benzer bir teşkilât da 1992 yılında Taşkent’te kurulmak istenmişti. Bu teşkilât, programına göre, meşru Âlîkengeş (Parlamento) ‘e kanun lâyihalarının hazırlanmasında yardımcı olmak istiyordu.
Her iki teşkilât da kanunsuzluk ve zorbalıktan usanan insanların, kendilerine göre kanun hazırlama teşebbüslerinin bir neticesiydi. Bunlar, İngiltere ve Fransa’da kanun dışı sayılabilecek teşkilâtlardı. Fakat Özbekistan’da bu teşkilatları kanun dışı saymak mümkün değildir. Çünkü Özbekistan’da, yukarıda zikredildiği gibi kanun yoktur. Eğer Özbekistan, böyle teşkilâtların ortaya çıkmasını istemiyorsa, vatandaşlarını himaye etmelidir. Öyle ki, vatandaşlar başka yerde himaye aramasın, adaleti kendileri tesis etmeye kalkışmasınlar.
Bizim devletimiz, himaye ve adalet isteyen bu insanların istediğini verdi mi? Verdi. Kişi başına beş, on yıl hapis cezası verdi. Yakalanmayanlar ise yurt dışına gittiler. Siz, şimdi bu insanlara demokrasiden bahsederseniz, size gülerler. Onlar, şimdi hükûmetten demokrasi de, kanun da istemiyorlar. Çünkü bunun faydasına inanmıyorlar. Aynı şekilde kanunu kendileri yaratmak da istemiyorlar. Çünkü bunun faydasız olduğunu gördüler. Şimdi bu insanlar, ülkelerinde sakin ve rahat yaşayabilmek için kendilerini himayeye muktedir bir devlet kurmayı arzu ediyorlar. Onlar, mevcut sistemi değiştirmeden bunun mümkün olmadığını düşünüyorlar.
Bu insanlar, dört yıl evvel sadece mahallî idareye karşı çıktılar. Ardından hükûmete karşı protestolarını bildirmeye başladılar. Bugün ise, sadece hükûmete değil, hatta devlete ve sisteme karşıdırlar. Şimdi bu insanlara, “sistemi nasıl değiştirmek istiyorsunuz, demokratik yolla mı, yoksa zorla mı?” diye sormak, gülünç olur.
Bu iki harekette görülen protestolar, Özbekistan hükûmetinin kendi vatandaşına uzattığı isyan merdivenidir. Muhalefetin sertleşmesinden öfkelenen hükûmet, kendi kör siyasetinin hâsıl ettiği meyveyi yiyor. Bu meyve zakkum gibi acıdır, fakat bunun farkında değildir. Fergana’da dindarlara karşı başlatılan sürgün, hükûmetin iç siyasetini henüz değiştirmek istemediğinin delilidir. Aldığımız haberlere göre, Fergana vadisinde altmıştan fazla din adamı veya dindar hapse atılmıştır. Bundan daha kötüsü, insanların evlerine girilmekte, dinî kitaplara el konulmakta, fikir ve inanç hürriyetine doğrudan müdahale edilmektedir.
Acaba hükûmet bu hareketiyle Kur’an-ı Kerim’i çiğniyorum, İslâm fundamentalizmine karşı mücadele ediyorum, demek suretiyle Batılı devletlere şirin görünmek mi istiyor? Fakat inanıyorum ki, Batı bizim hükûmetimizin düşündüğü kadar saf değildir. Ayrıca Kuran-ı Kerim’i çiğnemek de o kadar kolay değildir; çünkü o yükseklerdedir. Hükûmet ancak kendi kabul ettiği anayasayı çiğneyebilir. Anayasanın VII. bab, 31. maddesi şöyle diyor: “Herkes için vicdan hürriyeti teminat altındadır. Her insan istediği dine inanmak veya inanmamak hakkına sahiptir.”
Dinî kitapları halkın elinden toplama olayları, son yetmiş yıl içinde sadece Stalin devrinde yaşanmıştır. Sonraki liderler, ne kadar diktatör olurlarsa olsunlar buna cür’et etmemişlerdi. Özbekistan’ın bugünkü lideri bu cür’eti nereden alıyor? Elbette, bu zorbalık, önce halkımızın kendi haklarını bilmemesinden güç almaktadır. Ayrıca, Batı’daki demokratik kuruluşların bu tür zorbalığa karşı geleneksel ilgisizliğini de belirtmek lâzımdır. Bilhassa zorbalık, dine karşı olursa, Batı devletleri çok ihtiyatlı yaklaşır ve genelde ses çıkarmazlar. Fergana’da yürütülmekte olan baskı politikalarını, bugüne kadar sadece Amnesty İnternational (Uluslararası Af Örgütü) protesto etti.
Eğer biz samimî olduğumuzu iddia ediyorsak, insan haklarını ideoloji ve siyasetin üstünde tutmalıyız. “İslâm fundamentalizmi” veya buna benzer “izm”lerin gerçek yüzünün saklanmasına izin vermemeliyiz. Çünkü dindar da insandır, onun da insan olarak hakları vardır. Batı “İslâm” korkusundan artık kurtulmalıdır. Amerikalı siyaset bilimcisi Graham Fuller’in dediği gibi,”… halklar demokrasi istiyor… Müslümanlar da demokrasi istiyor… Meseleyi ‘İslâm ve demokrasi’ olarak değil de, ‘müslümanlar ve demokrasi’ şeklinde ortaya koyarsanız, demokrasi ile İslâm’ın uyum sağladığını görürsünüz.”
Biz de bundan eminiz.
Ekim-1995
(Ikrar, s. 369-372)

DOSTUMA MEKTUP
Bu yakında, aralarında benim eski bir dostumun da bulunduğu bir grup milletvekili, Taşkent’ten Vaşington’a gelmişti. Bu dostumla, Almanya’dan telefon ederek uzun uzun sohbet ettik. Milletvekili dostum, sohbet sırasında mümkün mertebe siyasetten söz etmemeye çalıştı. Ben de onun bu samimî arzusunu saygıyla karşılayarak siyasetten söz etmedim. Bizim, iki eski dost olarak siyasetten başka hatırlanacak birçok şeyimiz vardı. Ancak, sohbetin sonunda dostum bu “anlaşma”yı kendisi bozarak bana, “yurt dışında yaşamaktan usanmadın mı, eve dön, devlet başkanı iyi insandır, ona hitaben münasip bir mektup yaz, insanî bir mektup, eğer istersen mektubu ben kendim götüreyim, ” dedi. Onun bu teklifine, birden “hayır, yazmam, ” diyemedim. Samimî olduğu için onunla tartışmaya da girmedim. Çünkü insanları birbirine düşürmeye değil, birbiriyle uzlaştırmaya çalışıyordu.
Ben böyle tekliflerle daha önce de birkaç defa karşılaşmıştım. Bazı büyükelçiler, bazı bakan ve valiler, bizi hükûmetle uzlaştırma teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Fakat onların bu teklifleri saygı ile karşılanmış ve saygı ile reddedilmişti. Ben onlara, Kerimov’un şahsına karşı hiçbir kinimin bulunmadığını, şahsî mektup yazmaya da lüzum görmediğimi ve davamızın şahsî değil, umumî olduğunu anlatmıştım. Fakat milletvekili dostum, benden böyle siyasî değil, insanî bir cevap bekliyordu. Onu kırmamak için, “peki, bir düşüneyim”, dedim. Düşündüm ve mektubu yazdım. Ancak mektubu devlet başkanına değil, milletvekili dostuma hitaben yazdım. Mektuba geçmeden önce, okuyucularımızdan bir konuda özür dilemek istiyorum: Mektupta devamlı “ben, ben”, denilmiş olmasını mazur görünüz. Mektup birinci şahsın ağzından yazıldığı için “ben” kelimesi çok kullanılmıştır. Bunu gururlanma olarak değerlendirmeyeceğinizi ümit ediyorum.
“Selâm dostum. Önce şunu belirtmeliyim ki, senin isteğini yerine getiremedim, devlet başkanına mektup yazamadım. Doğrusu, senin hevesini kırmamak için bu mektubu hayalimde yazdım. Senin dediğin gibi ‘insanî’ yazmaya çalıştım. Ve nihayet mektup, haddinden fazla insanî oldu: Ben yalan yazamadım. Böyle bir mektup, ikimize de bir şey kazandırmazdı. Bunun için mektubu kâğıda yazmadım. Yazmadım, çünkü zulme, ‘adalet’ demeye dilim varmadı. Alçaklığı âlicenaplık, eşkıyalığı halkperverlik sayamadım, Allah’tan korktum. Benim zulmü durdurmaya elim yetişmiyor; fakat ortak olmamak imkânım var, diye düşündüm. Zaten dinimize göre sadece zâlim değil, zulüm karşısında sesiz kalan da günahkârdır.
Ben sana, ‘bir düşüneyim, belki yazarım’, demiştim. Ve hatta hakikaten yazayım diye de düşündüm. Fakat bu ani zayıflık geçti. Bazen böyle kararsızlıklar oluyor. Şeytanın vesvesesine benzer bir şey. O vesveseyi, gurbette yaşayan biri vatan hasreti zannedebilir. Ancak insanı zulümle uzlaşmaya davet ederse, bu hasret değil, vesvesedir. Vatan bana muhtaç değildir, ben vatana muhtacım. Fakat bu muhtaçlık beni imanımla karşı karşıya getirirse, bu muhtaçlık sebebiyle inancımdan vazgeçersem, ben bir zavallı ve bir vatan haini olur çıkarım.
Senin, benim bu düşüncelerim hakkındaki kanaatini tahmin ediyorum. Bizim siyasetimizde, doğruyu söylemek bir gelenek değildir. Siyasette doğruyu söyleyen kimse akılsız, tecrübesiz, basit insan sayılmaktadır. Ve sen de bu durumda haklı olurdun. Haklı olurdun, çünkü sen milletvekilisin ve toplantılardaki nutukların asıl muhtevasını da çok iyi biliyorsun. Bu toplantılarda doğruyu söyleyen kahraman yoktur, demek istemiyorum; doğruyu söyleyecek ahmak yoktur, demek istiyorum. Onlar, doğru sözün ne kadar zararlı, hatta ne kadar tehlikeli olabileceğini çok iyi biliyorlar. Bu husus, hükûmet üyeleri ve muhalifler tarafından da çok iyi bilinmektedir. Onlar da yalanın, siyasetin ideolojik temeli olduğunu itiraf etmektedirler. Ben sekiz-dokuz yıldan beri siyasetin içindeyim. Bana, siyasette zafer kazanmak için daha çok yalan konuşmak gerektiği bildirilmişti. Bunu söyleyenler benim düşmanlarım değil, bilâkis iyiliğimi isteyenlerdi. Onlar bu fikri ispat etmek için bütün komünist liderlerin hayatını örnek gösteriyorlar ve tarihe müracaat ederek Machiavelli’nin eserlerinden uzun uzun bölümler okuyorlardı. Ben onlara itiraz edemiyordum. Çünkü onlar, mevcut hakikati, yani yalanın hakikatini anlatıyorlardı. Onların bu fikirlerini dinlerken yüzlerinde oynaşan ilham parıltısını görür ve hiçbir zaman ideallerindeki siyasetçi olamayacağımı düşünüyordum. Bu mânâda benim sekiz yıl boyunca yürüttüğüm faaliyet, asla siyaset değildir, belki siyasete karşı bir harekettir. Bu hareketin sloganı da çok kısa ve basittir: Eğer bu devletin siyaseti Machiavelli’nin felsefesine dayanıyorsa, o siyasete karşı çıkmak farzdır. Eğer bu sistemde hırsızlık itibar sağlıyor ve doğruluk cinayet sayılıyorsa, bu sistemi değiştirmek lâzımdır. Bunu kabul edenler, benim meslektaşlarımdır. Bu gaye için bugün hapiste yatanlar, yurdundan sürgün edilenler, benim kardeşlerimdir. Onları ben değil, kendi inançları idare etmektedir. Onlar benim buyruğum değil, kendi imanlarının hükmü altındadırlar. Bizim davamızdan vazgeçenler oldu; fakat hiç kimse onlan ihanetle suçlamadı. Yeniden yapılanma devrinde saflarımızda güçlü, rakibe karşı uzlaşmasız insanlar ortaya çıktı. Ve tabiîdir ki, onlarla beraber zayıf ve uzlaşmacı insanlar da aramıza karıştı. Bayram sona erip de zulüm başlayınca, bu iki tip, akıl almaz derecede birbiriyle yer değiştirdi: Güçlü görünenler ilk imtihanda gayelerinden vaz geçtiler; zayıf görünenler ise hapse düştüler; fakat inançlarından vaz geçmediler, insanoğlu sihirli bir mahlûktur. Bu sihrin esası ise hakiki imandır.
Bu konuda diğer bir örnek: Yakında Fergana’dan bir dost telefon etti. Hapisten çıkmış. Sesi heyecanlıydı. ‘Sizi kötülemek suretiyle hapisten çıktım’, dedi. Ben o kadar hassas bir insan değilim; fakat bu itirafı duyunca çok duygulandım. Bu samimî itiraf beni mağlûp etti. Adam özür dilemedi; fakat özürden daha büyük bir şey yaptı. Onu tebrik ettikten sonra, eğer bu şekilde hapisten çıkmak mümkün oluyorsa diğerlerine de haber verin, onlar da kötülesinler, diye ricada bulundum. Bu ricamda son derecede samimiydim. Fakat bu samimiyetin, o adamın itirafının seviyesine hiçbir zaman yükselemeyeceğini de biliyordum. Şimdi sen söyle, bu adam korkak mı, yoksa bir kahraman mıdır?
Bu cephede herkes kabiliyet ve cesaretine lâyık şekilde hareket ediyor. Karınca kararınca, diyor halkımız. Zaten bu insanlar da eşit olmayan şartlarda mücadele vermektedirler. Baştan ayağa çelik yeleklere bürünmüş, kurşun geçmezlerle himayelenmiş iktidar mensupları karşısında onları sözden başka himaye edecek hiçbir şeyleri yoktur. Onlar, bu söz vasıtasıyla kendi ideallerini dile getirmekte, toplumu da bu ideale davet etmektedirler. Onlar, bu ideal her ne olursa olsun, onu ifade etmekten asla vazgeçmezler. Çünkü birinin bunu dile getirmesi, bu sessizliği bozması lâzımdır; tâ ki hayatın varlığı bilinsin, tâ ki bu topluma ‘cansız bir taş’ nazarıyla bakılmasın, tâ ki bu halk ‘iradesiz bir sürü’ yerine konulmasın.
Onlar, senin de bildiğin gerçeği dile getiriyorlar, fakat hiçbir zaman bunun tek hakikat olduğunda ısrar etmiyorlar. Bilâkis herkesin; her şahıs, her grup ve her milletin kendi gerçeğini ifade etmek hürriyetine sahip olmasında direniyorlar. Onların bütün muhalefeti bundan ibarettir.
Devlet başkanına mektup yazsaydım, bunları mı anlatacaktım? Ve sen bunların yazılı olduğu mektubu mu alıp götürecektin? Bu, devlet başkanımızı maskara durumuna düşürmek olurdu. Ayrıca telefon konuşmamızda ağzından bir lâf kaçırdın, “Bizim yollarımız ayrıldı, ancak sen de bu vatanın evlâdısın,” dedin. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Siyaset beni o kadar yordu ki, senin başka bir yoldan gittiğini farketmemişim. Fakat bu önemli değildir. Önemli olan, herkesin kendi görevini doğru şekilde yapmasıdır. Hükûmet veya muhalefetteki görevi değil, herkese imanının emrettiği görevi kastediyorum.
Zamanı gelince, bu parçalanmışlığın yerini irade, korkunun yerini sükûnet alacaktır. Zamanı gelince, güneşin nurundan gözlerimiz kamaşarak yer altından çıkacağız. Ve bugün çekmekte olduğumuz ıztırap, birden geçmişte kalacaktır. Önemli olan, zindan hayatını hatırlarken pişmanlık duymamaktır. Orada aç kaldım, fakat bir lokma ekmek için gururumdan vaz geçmedim, diyebilmektir. Hayatım tehlikedeydi, fakat kurtulmak için yanımdakini satmadım, diyebilmektir. Zayıf olanlara hakaret edilirken seyirci kalmadım, diyebilmektir.
Elbette pişman olmamanın başka yolları da vardır. Pişman olmamak için zindan hayatını cennet ve hakareti ise şeref kabul etmek kâfidir. Bugün Özbekistan’da, ‘Devlet başkanımız anama sövdüler’, diyerek gururla gezenler az mı?
Sözü uzattım, özür dilerim. Seninle Orda ‘da bir çay içmeliyiz. Diğer şeyleri orada konuşuruz. Dostlara selâm söyle. Düşmanlara da. Aslında, benim eğer düşmanım varsa, ona da selâm söyle. Onu da özledim. Sağlıcakla kal.”
Ekim – 1995

HALK FAKTÖRÜ
l
Sovyet hâkimiyeti “halk” kelimesine çok itibar ediyor ve kendi ideolojisinde çok geniş yer veriyordu. Bu hâkimiyet, evvelâ kendini “halk hâkimiyeti” olarak adlandırıyordu. Bu hâkimiyeti ellerinde bulunduranlar hakkında “halk ile beraber”, “halkın sesine kulak verdi”, “halkın arzusunu dile getirdi” gibi ibareler kullanılıyordu. Hâkimiyetin maddî temelini yaratan sosyal gruplar “halk kahramanları”, “halk fedaileri” unvanlarıyla takdir ediliyor, bu hâkimiyeti medh edenlere ise “halk yazarları”, “halk sanatçıları” vb. madalyalar veriliyordu.
Halk kelimesi, idare tarafından tehlikeli görülen grupları nötr hâle getirmek için de kullanılırdı. “Halkını satanlar”, “halkın yüz çevirdikleri” ve en çok kullanılan “halk düşmanları” ibarelerini buna örnek olarak zikretmek mümkündür.
“Halk” kelimesini bu kadar çok suiistimal eden başka bir siyasî sistem herhâlde yoktur. Aynı şekilde halka karşı bu kadar çok cinayet işleyen başka bir sistem de yoktur. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde kurulan yeni idarelerin tepesinde, o sistemin eğitimini görenler oturmaktadır. Onların halk hakkındaki gerçek düşüncelerini kürsülerden okudukları nutuklardan değil, küçük toplantılarda ve ziyafetlerdeki konuşmalarından öğrenebilirsiniz. Onlar, “Halk mı, halk bir sürü, sopayı kaldırıp ne tarafı gösterirsen o tarafa gider”, derler.
Heyhat, onların sözünde bir hakikat payı var. Sovyet istibdadı ve yetmiş beş yıllık sosyal sessizlik, halk faktörünü hiçe saydı. Totaliter devlet ön plâna çıktı. Halk devlet için vardı; devlet halk için kurulmamıştı. İkinci Dünya Harbine kadar Sovyet memurları “Sosyalist devletimiz için ölmeye hazırız”, diye yemin ederlerdi. Savaş başlarken “vatan için ölmek” âdet hâline geldi. Elbette, muayyen bir “vatan” değil, yine “Sosyalist vatan” için ölmek gerekiyordu. “Sosyalist vatan” sembolü, savaştan sonra da, Stalin’in ölümünden sonra da siyasî demagojinin temel unsurlarından biri olmaya devam etti. 1970′li yıllara gelince durum biraz değişti. Artık halk da, onun yol göstericileri de bu ibareden usanmaya başladılar. Bu devreyi biz, “durgunluk yılları” olarak isimlendirmiştik. Bu yılların durgun ortamında bir hakikat ortaya çıktı: Meğer Sovyet devletinde “sovyet halkı” diye bir halk yokmuş; türlü kültür ve zihniyetlere sahip, çeşitli dillerde konuşan kabile ve milletler, zorla bir toplumun çatısı altına sokulmuş. Çeşitli yamaların terkibinden meydana gelen bu topluma halk demek asla mümkün değildi. Halk bir millî irade ve millî zihniyet teşekkülüdür. Sovyet sistemi kendi toplumuna bu zihniyeti de, bu iradeyi de veremedi, veremezdi.
Bazıları Sovyet devletinin organik bir toplum olduğunu ispat etmek için ABD’yi örnek gösterdiler: ABD’de de çeşitli milletler var; fakat devlet olarak hâlâ yaşıyor, diyorlar. Aslında bu ikisi arasında büyük bir fark bulunmaktadır. Amerika’da Kızılderililerden başka hiçbir etnik grup yerli değildir; hepsi başka kıt’alardan gelmiş göçmenlerdir. Bu göçmenlerin iradeleriyle, kendi istekleriyle Amerikan halkı meydana geldi. Onları hiç kimse zorla bir toplumun çatısı altında toplamadı. Sovyet toplumu ise tamamen zorla bir araya getirilen halklardan teşekkül etti. Bu halklar hiçbir yere göç etmedi; onlar kendi vatanlarında yaşıyorlardı, fakat istilâya uğradılar.
Sovyet halkı, hakikaten meçhûl bir varlık idi. Yüze yakın etnik gruptan ibaret olan bu halkın hiçbir grubu, bu arada Ruslar da millî iradeye sahip değildi. Bu iradenin yokluğu, Sovyet diktatörlüğünün yetmiş yıl boyunca rahat yaşamasına imkân yarattı.
Çar hükûmeti de işgalciydi; fakat o çeşitli halklardan bir millet yaratmaya çalışmadı. Bu sebeple idaresi altında yaşayanlar arasında zaman zaman millî isyanlar patlak veriyordu. Bu hükûmet yıkılıp da yerine Bolşevikler gelince, Türkistan’lı milliyetçiler, kendi devletimizi kurmanın zamanı geldi diye düşündüler. Ceditçilerin faaliyeti hızlandı. Basmacılık hareketi başladı. Bu isyan, halk faktörünü ortaya çıkardı. Abdülhamid Süleyman Çolpan;
Halk dengizdir, halk tolkındır, halk küçdir,
Halk isyandır, halk alavdır, halk öçdir.

(Halk denizdir, halk dalgadır, halk güçtür,
Halk isyandır, halk alevdir, halk öçdür.)
derken bu asla bir mübalağa değildi. Şair “halk” denilen, fakat bugüne kadar meçhûl kalan bu varlığın isyana başladığını kendi gözleriyle görmekteydi. Bu isyan uzun süre devam etmedi. İsyan bastırıldı ve halk tekrar yetmiş yıllık ölüm uykusuna gömüldü. Halk tekrar şu kadar milyonluk nüfustan ibaret bir ahaliye dönüştü. Onun omurgasını meydana getiren millî irade, vücudundan çıkarılmıştı. Ancak bu vücut canlıydı; canlı vücut boşluğu kabul etmez. Çıkarılan omurganın yerinde elbette bir şeyin ortaya çıkması gerekiyordu. Bu “ortaya çıkan” şey, bugün bizim yine halk olma isteğimizdir, millî devlet kurma isteğimizdir. Fakat böyle bir devlet kurmak için diktatörlük tipindeki bir hükûmet yeterli değildir. Bu iş için halkın kendisi gerek, hatta birinci sırada halk gerektir. Omurgası sağlam, tamamen uyanmış, yani gerçek halk olmayı isteyen bir halk gerek. Öyle bir halk olsun ki, önderleri onu sürü yerine koymasınlar. Öyle bir halk ki, şairler ona karşı “ne zaman halk olacaksın, sen ey sürü!” diye haykırmasınlar. Öyle bir halk ki, onun üstünde oturanlar, ondan korksun, onu aldatmaktan, ona ihanet etmekten, onun mülkünü yağma etmekten korksunlar. Öyle bir halk ki, hiç kimseyi üstüne oturtmasın, kendi devletini kendi kursun ve kendi kurduğu devlete kul olmasın, hatta devleti kendine hizmet ettirsin. Öyle bir halk ki, kendi hükûmetini kendi seçsin ve bu hükûmet, ona sadık olmazsa hemen o anda değiştirsin.
Yani öyle bir halk ki, kendi hürriyeti kendi elinde olsun. Aksi hâlde bu “istiklâl!” diye haykıran adamlar zavallıdırlar. Aksi hâlde, halkımız uyandı demek bir yalandır. Aksi hâlde, biz şairimizin dediği gibi bir yığınız, önderimizin söylediği gibi bir sürüyüz. Ve asla halk değiliz.

2
Halk, millî irade ve millî zihniyetin teşekkül etmiş hâlidir, dedik. Millî irade, halkın kendi haklarını bilmesi demektir. Kendi haklarını talep etmek, onları himaye etme iradesidir. Böyle bir iradeye sahip olan halk, her türlü diktatörlüğe karşı mücadele edebilir. Böyle bir halkın, kendi istediği devleti ve kendi istediği cemiyeti kurması mümkündür. Bu cemiyete ister demokratik, ister millî cemiyet denilsin, hiç farketmez. O cemiyet yeter ki halkın kendi iradesiyle kurulmuş olsun.
Bizim halkımız buna hazır mı? Bu soru bize yine Sovyetlerden miras kalan “halk” anlayışını hatırlatmaktadır. Bu soruya bizim önderlerimiz diplomatik bir üslûpla “halkımız henüz demokrasiye hazır değil”, diye cevap veriyorlar. Onlar, açıkça “bu halk sürü gibidir”, demiyorlar, ancak bunu imâ ediyorlar.
Bu önderlere hiç kimse “bu halkın demokrasiye hazır olmadığını nasıl anladın? Halka demokrasiyi verip de gördün mü ki, bu neticeyi çıkarıyorsun?” diye sormuyor. Aslında yeniden yapılanma yıllarında bu önderler, kendi halkının demokrasiye hazır olduğunu görerek korkup gittiler. Onların yüreğine korku düştü; çünkü eğer demokratikleşme cereyanı devam edecek olursa, onlar koltuklarında bir yıl bile oturamazlardı. İktidarlarını devam ettirebilmek için, onların demokrasiyi öcü olarak göstermeleri gerekiyordu. Demokrasi tertipsizlik, kargaşa ve iç savaşa yol açar diye propagandaya başladılar. Tacikistan, Kafkasya ve diğer cıımhuriyetlerdeki hadiseleri de buna örnek gösterdiler. Fakat örnek olarak Baltık cumhuriyetlerini, Rusya veya komşumuz Kırgızistan’ı görmezden geldiler. Çünkü bu memleketlerde demokratikleşme cereyanı devam ettiği hâlde hiçbir kavga veya savaş yoktu.
Demokrasi aleyhindeki propaganda faaliyeti aynı şekilde demokrasi taraftarlarına karşı da yürütüldü. Halkı buna inandırmak için propaganda kademe kademe artırıldı. Demokrasi taraftarları ilk etapta “topalançılar” (kavgacılar) olarak adlandırıldı, sonra “ekstremistler” (müfritler) adı verildi ve nihayet onlara “teröristler ve ihtilâlciler” damgası vuruldu. Onlara karşı gittikçe artan şiddette tedbirler alındı. Onlar, evvelâ işten çıkarıldı, sonra hapsedildiler.
Yeniden yapılanma devrinde birkaç yıl rahat nefes alan toplum, tekrar içine kapandı. Caddelerde, yollarda, kahvehanelerde, hatta telefon sohbetlerinde bile korku hâkim olmaya başladı.
Köylülerin ifadesiyle, at dönüp dolaşıp kendi kazığını buldu, buzağının koşması yine samanlığa kadar oldu. Hükûmet, sınavdan geçen eski idare tarzını yeniden canlandırdı. Bu, genel korku yaratacak dereceyi daima muayyen bir yükseklikte tutma, totaliter sistemlerin klâsik usûlüdür.
Avrupa’da, “her halk, kendi liderine lâyıktır,” şeklinde bir ibare vardır. Bu felsefeye dayanan bazı Batılı gözlemciler, Türkistan cumhuriyetlerindeki bu durumu tabiî karşıladılar. Halk zulme karşı hiç sesini çıkarmıyor; öyleyse zulüm bu halk için normaldir, demek istiyorlar. Bu cumhuriyetlerdeki insan hakları da aynı durumdadır. Los-Angeles’ta polis tarafından dövülen bir sokak serserisinin insanî hakları bile, Fergana’da polis tarafından dövülen muhalif milletvekilinin haklarından fazladır. İnsan hakları meselesi, bazı devletler için kendi iktisadî ve siyasî menfaatlerine uygun gelecek şekilde önem kazanmıştır. Fakat başka bir acı hakikat daha var: Hiçbir halk, başka bir halkın yardımıyla hürriyete kavuşamaz. Hoşumuza gitsin veya gitmesin, hakikaten “her halk, yaşadığı sisteme lâyıktır.” Eğer o, başka bir sisteme lâyık olduğunu iddia ederse, bunun için sesini çıkarması lâzımdır. Sesini çıkarmazsa, hiç kimse dönüp bakmaz.
Bizim halkımız bu sesi çıkarmaya muktedirdir. Bu potansiyeli biz yeniden yapılanma yıllarında müşahade ettik. En ilerici gayeler, hatta, siyasî istiklâl gibi radikal bir gaye bile halkımızın kalbinde akis buldu. % 70′i köylerde yaşayan bu halk, % 70′i şehirde yaşayan Baltık boyu halklarının aktivitesini gösterdi. Bu aktivitenin timsâli olmak üzere siyasî muhalefet en ileri ve medenî program ve ilkelerle sahneye çıklı. Ülkede istikrarı savunarak hükûmetle uzlaşma yollarını aradı. Millî menfaatleri, kendi menfaatinden üstün gördü. Elbette muhalefet bugün bütün bir halkı temsil edemez. Fakat halkın şuurunda tezahür eden değişikliklerin muhakkak temsilcisidir. Bu değişiklikler, henüz sona ermeyen, sükûnet perdesi altında devam etmektedir. Bugün bizim şahit olduğumuz sosyal perişanlık perdesi, elbette yırtılacaktır. Bu perdeyi demokrasiye sahip olan halk, hürriyete lâyık olan millet yırtacaktır.
Zindandaki adama, “Hürriyete hazır mısın?” diye soramazsınız. Çünkü bu, mânâsız bir sorudur. Bu, “Yaşamaya hazır mısın?” sorusu kadar mânâsızdır.
1990′lı yılların başlarında, Özbekistan’da birçok dernek, klüp, vs. sivil örgütler kurulmaya başlandı. Bunlar, hükûmetin direktifiyle değil, kendiliklerinden ortaya çıktı. Muhtemel demokrasinin ilk hücreleri sayılan bu küçük teşkilâtlar, bizim kurmamız gereken sivil toplumun temelini oluşturacaktır. Halkımızın demokrasiye hazır olduğunun başka bir müjdeli ifadesi kabul edilen teşkilâtlar, bugün tamamiyle yok edilmiş, yerine hükûmete yüzde yüz bağımlı olan Sovyet tipinde teşkilâtlar kurulmuştur. Böylece halkın sosyal hareketliliği, yine dört duvar arasına kapatıldı. Şimdi dört duvar arasında kalan halka “Demokrasiye hazır mısın?” diye soruyorlar. Bu alay etmekten başka bir şey değildir.
Peki, halk kendisiyle alay edildiğinin farkında mı? Buna maalesef, evet demek mümkün değildir. Eğer farkında olsaydı, hükûmetin hâline maymunlar bile ağlardı. Halk, haberleşmeden tamamen mahrum bir hâlde yaşamaktadır.
Onun hiçbir şeyden haberi olmamaktadır. Milyonlarca ton pamuk yetiştirdiği hâlde neden hâlâ çıplak yaşadığını anlayamıyor. Sabahtan akşama kadar çalıştığı hâlde neden aç olduğunun sebebini bilemiyor. Siyasî muhaliflerin niçin hapsedildiğinden, dindarların niçin sürgün edildiğinden haberi olmuyor. Çünkü haber alma imkânı yok, olayları doğru tahlil edecek bir kurum yok. Hükûmete bağlı gazeteler ve televizyon, cumhuriyetin iktisadî, siyasî ve sosyal durumu hakkında hiçbir bilgi vermiyor. Gazetelerde ve televizyonda, daha çok istiklâl sayesinde başka ülkelerle kurulan ilişkiler, hiçbir önemi bulunmayan basit hadiseler ve müstakillik düşmanları hakkında haberler veriliyor.
Muhalefetin geniş halk kitlelerine ulaşamayan yayınları, haberleşmedeki bu boşluğu doldurmaya kâfi gelmiyor. Hükûmet de buna mani olmak için canla başla gayret göstermekte, engeller çıkarmaktadır. Ancak yabancı basından sızan bazı haberler vasıtasıyla ülkede nelerin cereyan ettiğini tahmin etmek mümkündür. Bunu da pamuk tarlasındaki çiftçiler değil, aydınlar tahmin edebilir.
Yeniden yapılanma döneminde, bütün Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Özbekistan’da da millî hareketi başlatan sosyal grup, aydınlar olmuştur. Millî hareket derken, sadece siyasî örgütleri göz önünde bulundurmak yanlış olur. Yukarıda da ifade edildiği gibi, hükûmetten bağımsız kurulan bütün dernekler ve hatta kültür merkezleri de bu hareketin önemli birer parçasıydı. Akademide, üniversitelerde ve ilmî araştırma enstitülerinde tertiplenen çeşitli sempozyumlar, radyo ve televizyon sohbetleri, gazete ve dergilerde yayımlanan şiir ve makaleler, millî hareketin tezahürü sayılan faaliyetlerdi. Bu sempozyumlarda, sohbetlerde, bu makale ve şiirlerde, yüz yıl boyunca yasaklanan millî konular cesaretle ortaya konuldu. Hatta yeniden yapılanmaya kadar komünizme methiyeler düzen yazarlar, ilim adamları ve ressamlar bile, millî nutuklar çekmeye başladılar. Evet, hatta komünistler bile milliyetçi oldular.
Ne olursa olsun, onlar, halkın temsilcileriydi. İster komünist, ister anti-komünist olsunlar, hepsi bu milletin çocuklarıydı. İnanıyorum ki, onlardan hiçbirinin bu millete bilerek kötülük etmeleri mümkün değildir. Halkta hürriyetçi bir ruh vardı ve herkes bu ruhun kanatlarında uçuyordu. O sırada hiç kimse halk için “demokrasiye hazır değildir”, diyemezdi.
Bir hadiseyi hatırlıyorum, 1988 yılı Aralık ayında, hükûmete bağlı gazetelerde, Ruslar tarafından kaleme alınan ve beni Ruslara karşı milliyetçilikle suçlayan bir yazı neşredildi. Yazının neşredildiği günün sabahı, Yazarlar Birliği’nde bir grup genç, beni çiçeklerle karşıladı. Bana geçmiş olsun, demediler; bilâkis bu yazıdan dolayı beni tebrik ettiler. Çünkü artık insanlar değişiyordu. İnsanlar, olaylar karşısında tepkilerini korkmadan, açık bir şekilde ortaya koymasını öğreniyorlardı. Bu insanlar, şimdi demokrasiye hazır değillermiş!
Bu durum, insanı haklı bir soru üzerinde düşünmeye mecbur ediyor: Bu millî hareketin önderi olan aydınlar, bugün neredeler? Niçin onların sesleri çıkmıyor? Sesleri çıkmıyor, çünkü ülkede sadece mevcut sisteme övgüler yağdıran sesler meşrudur. Bunun dışındaki sesler gayri meşrudur, kanun dışıdır. Bu sebeple aydınların çoğu sessizliğe büründü. Sessiz kalmak, anayasaya göre yasak değildir. Bu ağır günlerde hükûmeti övmeden sessiz kalmak da bir kahramanlıktır.
Bugün aydınları bazı özelliklerine göre üç ideolojik gruba ayırmak mümkündür:
1. Muhalifler,
2. Tarafsızlar,
3. Hükûmet taraftarları.
İkinci grup, yani tarafsızlar, bugün halkla en kolay ilişki kurabilen gruptur. Birinci grup için bu imkân son derecede mahduttur. Sebebi malûm, idare, muhalefeti halktan uzaklaştırmaya gayret diyor. Üçüncü grup, yani hükûmet taraftarı olan aydınlar ise, halka yaklaşmaya cesaret edemiyorlar. Çünkü halkın hükûmete duyduğu nefret ateşinin kendilerini yakmasından korkuyorlar.
Fakat bir gün buzlar eriyip de bahar gelirse, bu üç grup, tıpkı 1985′in baharında olduğu gibi bir anda birleşecektir. Onlar, asla birbirlerine düşman olmadıklarını ifade edecekler ve sadece “zamanın şartları ağırdı”, diyeceklerdir. Elbette bu ağır zamanda en fazla kurban veren grup da siyasî muhalefet olacaktır. Fakat ümit ediyorum ki, hiç kimse bunun için birbirini suçlamayacaktır. Çünkü her üç grup da yollarını kendileri tayin etmiştir.
Ancak henüz bahar gelmedi, kış hâlâ devam ediyor. Kışın yapılması gereken işler de vardır. Bu işleri iki grubun, tarafsızlarla muhaliflerin yapmaları lâzımdır. Onlar, halkı ayağa kaldıramasalar bile, hiç değilse şafak vakti uyanmaya davet etmelidirler. Bunu niçin benim yapmam gerekiyor, diyemezsiniz; çünkü siz aydınsınız. Yani nur saçan insanlarsınız.
Kasım – 1995
(Ikrar, s. 376-385)

SON YILLARIN MAHSULU
“Özbekistan’da demokratikleşme”

Uluslararası Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Sempoziumu
9-11 Haziran 1995, Sayfa: 24-28.

(M. Salih’in konuşma metni). Hollanda Türk Akademisyenler Birliği Vakfı yayınları, 1995

Benim sizin dikkatinize sunmam gereken konu – Özbekistan’da demokratikleşme konusu – bana çok ilginç geldi. Çünkü benim olmayan şeyler hakkında konuşmam gerekir. Özbekistan’da Demokrasi yoktur. O kadar yoktur ki, hiç bir şey onun kadar yok olamaz. Evet, ben filozoflar gibi konuşmak zorundayım, sadece onlar yok şeyler hakkında konuşabilirler. Özbekistan’ ı n yeterli derecede demokratik görünen bir anayasası var, ama çalışan tek bir kanunu yoktur. Yani Anayasa yazı dolu boşluktur. Özbekistan da Parlamento seçimleri var, ama milletvekilleri seçmenler sandığa gitmeden 3 ay önce seçilirler. Bu seçilen insanların listesi seçimden 3 ay önce cumhurbaşkanı tarafından onaylanacaktır. Bu seçkin insanlar Meclisteki oturumlarda hiç bir zaman münakasa etmezler. Türkiye, Tayvan ya da İtalyan parlamentosundaki gibi bir birine yumruk atmazlar, su atmazlar, küfür etmezler. Hiç bir zaman tepeden sunulan kanun tasarılarına karşı “hayır” oyu vermezler. Her bir el “evet” diye kalkar, her bir ağız “evet” diye bağırır. Evet bizim sessiz milletvekillerimiz bazen bağıralar: Mesela “Yaşasın dünyada en akilli bizim cumhurbaşkanımız”, “Yaşasın dünyayı hayrete bırakan cumhurbaşkanımızın reformları!”, “Yaşasın istikrar”, “Yaşasın sessizlik”. Evet Özbekistan Anayasasında demokratik bir Cumhurbaşkanı makamı da var. Ama hayatta yoktur. Onun yerinde bir hükümdar var. Zavallı bazen müşavirlerini ve bakanlarını açıkça şikayet ediyor. Onlara diyor ki: “Siz ne biçim insanlarsınız, ne desem, hemen baş sallayarak kabul ediyorsunuz, hiç olmazsa benim gönlüm için bir defa itiraz ediniz.” Onlar Sevgili Cumhurbaşkanımız biraz abarttınız diyerek ona itiraz edip gönlünü alırlar. Yönetime karşı itiraz yok. İtiraz edenler olsa, onlar da itiraz gibi hemen yok oluyorlar. Ülkede tek elden yönetilmemiş olan hiç bir saha yoktur. Şirketlerararsı anlaşmalar bile cumhurbaşkanlığı tarafından onaylandıktan sonra meşrulaşır. Yatırımlara kanun garantisi yok, çünkü kanunun kendisi yok. Tek bir garanti cumhurbaşkanıdır. Bugün Özbekistan’da çalışmakta olan yabancı şirketlerin tümü sadece ve sadece hükümdarın onayı ile çalışmaktadır.
Bizim piyasa ekonomimiz kara borsadır. Rüşvet ve yolsuzluk ekonomimizin temel taşlarıdır. Rüşvet almayan, yolsuzluk yapmayan memur anında isten atılır. Toplumun yüzde 95 i yoksuldur. Zengin dediğiniz yüzde 5 Nomenklatura’dir: Yani hükümettekiler, milletvekilleri, savcılar, yargıçlar ve polisler. Özbekistan da Orta sınıf yoktur. Bir tarafta bir avuç rüşvetçi zenginler, diğer taraftan yoksulların muhteşem ordusu. Ortada dibi görünmeyen bir uçurum var. Bu boşluğu aslında orta sınıf doldurmalı. Fakat orta sınıf yok. Yani maddi açıdan devletten bağımsız bir sınıf yok. Sovyetler Birliği döneminde bile orta sınıfa benzeyen bir sınıf oluşmaya başlamıştı. Bu aydınlar kitlesi idi. Bugün aydınlar da yoksullar safına geçti. Ekonomideki durum bu.
Bizim Anayasamızda çok partili sistem hakkinde söz ediliyor. Bugün faaliyetine izin verilmiş olan 4 parti mevcuttur. Bunların hepsi eski komünistlerden oluşan cep partileridir. Hangi cep mi, tabii ki hükümdarın cebindeki partiler. Onun cebine sığmayan gerçek muhalefet ise yıllardır baskı ve terör altında. Peki muhalefetin Kerimov yönetimine itirazı nedir. Bağımsızlık öncesinde, ayni 88-89 yıllarında, biz yönetimden siyasi ve iktisadi reformlar istedik; yani bizi toplum olarak yavaş-yavaş demokrasiye yaklaştıracak reformlar. Biz ülkede istikrardan yanaydık. İstikrar olmadan reformlar imkansızdı. Maalesef yönetim bizim bu tavrımızı istismar etti. Kendi iktidarını sağlamlaştırmak için yararlandı. Ve Özbekistan’ ı bir polis devleti yaptı. Evet, bugün Özbekistan da hürriyet yok, ama istikrar var. Bu istikrar, af edersiniz bir “mezaristan” istikrarına benziyor. İstikrar bizim diktatörlerin elinde şahane bir kozdur. İnsan hakları ve demokrasi düşkünü batili liderler, bu koz karşısında bizim diktatörlere itiraz edemiyorlar. Ya da etmek istemiyorlar. İstemiyorlar, çünkü Özbekistan’da Altın var, Petrol var, Pamuk var. Altın parıltısından gözler kamaşabilir, insan hakları gibi şeyleri görmek zorlaşabilir. İnsan hakları konusunda Türkiye’ye gösterilen hassasiyetin Yüzde 1′i bizim bölgeye gösterseler, biz bugün daha iyi olurduk diye düşünüyorum. Özbekistan sadece petrol ya da altın kaynağına sahip 447,000 km2 lik bir coğrafya değildir.
Özbekistan Türk uygarlığının beşiğidir. Özbekistan da 23 milyon insan yaşıyor. Bu halkı yalnız ekmek isteyen bir topluluk olarak görmek yanlıştır. Bu halk ekmekle beraber Hürriyet de istiyor. Bu konuda ben Kardeş Türkiye’ye de seslenmek istiyorum. Türkiye Özbekistan’ ı n demokratikleşmesinde yardim etmesi lazım. Türkiye’nin yatırımları ve kredileri oradaki otoriter rejimin güçlenmesini sağlarsa, böyle bir yardim bize gerekmez. Türkiye tabii doğru düşünüyor. Özbekistan kardeş ülke, onun başkanı Kerimov kardeştir, yardim edelim diye düşünüyor. Ama kardeş Kerimov’un zulmü altında yasayan insanlarda sizin kardeşinizdir. Türk hükümeti birazcık onları düşünse iyi olurdu. Hemen sunuda söyleyeyim. Ben Pantürkist filan değilim. Fakat Türk kavimlerinin etnik ve kültürel bir geçmişi var. Bunu kimse reddedemez. Bundan 2-3 yıl önce Türkiye’de bir deyim moda olmuştu: “Adriyatikten Çin seddine kadar Türk dünyası” diye. Bu romantik birilerinin uydurduğu bir laf değildir. Gerçekten de Adriyatikten Çin seddine kadar Türkler yaşıyor. Bundan çekinmemek lazım. Bu alanda yasayanlar Türkiye’den yardim bekleseler bu doğaldır. Türkiye büyük bir ülke ve onun dünya politikasında yeri ve etkisi var. Türkiye bugün Bati’ya açılmak istiyor. Açılsın bunu biz de istiyoruz. Ama Türkiye’nin muhteşem bir jeopolitik avantajı var. Türkiye ayni başarı ile Doğu ya da açılabilir. Bu açılış bugün olmasa bile yarin muhakkak büyük yararlar sağlayacaktır.
Türkistan’daki 5 Cumhuriyet iki büyük devlet olan Çin ile Rusya arasında yerleşmiştir. Biz bu iki devlet ile de her şeyden önce dost kalmak istiyoruz. Bugün bizim için bu iki devletten hangisi daha tehlikeli – bilemem. Çin’deki nüfus artışı da yoksa Rusya’da ki milliyetçiliğin yükselmesi, büyük tehlike potansiyeli oluşturmaktadır. Dikkat edin Tehlike değil Tehlike potansiyeli. Çin hükümeti Doğu-Türkistan da yoğun bir şekilde Çin nüfûsunu yerleştirmeğe başladı. Bu tendens devam edecektir. Çünkü Çin nüfûsu okyanus gibi taşıyor. Bunun ötesinde Çin ekonomisi hızlı bir yük selistedir. On yıl, 20 yıl sonra Çin dünyanın tek süper devleti konumuna gelebilir. Böyle bir devlete komşu olmak iyimi kötümü? Güvenlimi yoksa tehlikelim? Yorumunu siz yapın. Rusya’ya gelince: Yönetime kim gelirse gelsin, Rusya bugün 10-15 yıl içindeki iç sorunlarla uğraşmaya mecbur kalacaktır. Rusya da iktidara radikal milliyetçiler gelse bile, eski Sovyetler Birliğini yeniden inşa edemezler. Buna maddi ve manevi temel ve destek yoktur. Bunu Jirinovski gibi faşistlerde biliyor. Rus radikallerinin bugünkü yaygaraları seçim kampanyasına hazırlıktan başka bir şey değildir.

HALKTAN SAKLANAN BAYRAM
1990 nin 20 Haziraninda Özbekistan Sovet Sotsiyalistik Cumhuriyeti Ali Meclisi ,,Özbekistanin Bagimsizlik Deklarasyonu’’nu onaylamistir. Bu tarihi Hüccet Ali Meclýse ERK Partisi (Muhammed Salih) tarafinden sunulmus ve 176 milletvekili bu teisebbuse destek vermisti. Bu gün o milletvekillerinin kimi hapiste, ki sürgünde, kimi hür fikri için süreki baski altinda yasamini sürdirmektedir.
Bundan 10 yil önce Taskentte Özbekistanin Bagimsizlik Deklarasyonu Meclis gündemine gelirken, milletvekillerinin çehrelerindeki o cosku, erkani devlet yüzündeki o bez gibi saskinlik unutulmayacak manzaraydi. Sovet Özbekistan Kommunistik Partisinin Genel Sekreteri Islam Kerimof o gün Meclisde yasanan bu beklenmedik olaydan soka girerek, oturum dizginini Basbakan Mirseýdova býrakarak, kayýplara karýþmýþtý. Mirseýdov ise Bagimsizlik Deklarsyonu bitilmis sahifayi elýnde sallayarak, ’’bu bir parça kagit size ne verebilýr?!’’, diye bagirdiginda milletvekelleri arslan gibi kükreyeyip, Basbakani kürsüden indirmisler ve büyük çogunlukla Özbekýstanin Mustakilligini onaylamislardi. Böylece, Özbek halki 135 yillik Rus mustemlekesine ilk dafa silahsiz, parlamenter yöntemle baskaldirmisti. Bu baskaldiri Moskovayi soka sokmus, Taskentteki ruslari panige sürüklemisti.
Özbekistan Orta Asyada, degil Asya, belki (Litvaniye hariç) Sovetler Birliginde bagimsizligini ilan eden ilk ülkelerden olmustu. Fakat Özbekistan yönetimi (Islam Kerimof) 1991 martta yapilan Gorbaçev Referendumunda Özbek halkina Yenilenen Sovetler Birligine oy vermeye çagri yapmis, Referendum sonuçlarini (daim oldugu gibi) sahtelestirerek, yeniden Moskovanin koynuna girmisti. Bu ihanet bu gün unutturulmaya çalisiliyor, gençlerin beyinleri sahtetarih hikayeleriyle yikaniyor.
Yalniz hakikat egiler, ama sinmaz, günes etekle kapatilamaz. Bu atasözlerini unutmayan halk kendi tarihini da unutmayacaktir.
ERK Partisi Özbek halkini gerçek Bagimsizlik Bayrami 20 haziran la kutluyor ve üzerindeki istibdad zincirlarini kirarak, gerçek hürriyete kavusmasini diliyor.
20 Haziran 2000
Mukabilsiz Demokrasi
90′li yillarin baslarinda Özbekistan’in otoriter rejimden demokratik sisteme baris yoluyla geçme ihtimali yüksekti. Çünkü o dönemde Demokratik Hareket mevcut yönetim karsisinda tek alternatifti. Ama bu hareket dünya kamuoyu ve batinin gelismis ülkeleri tarafindan desteklenmedi. Eger zamaninda bu hareketler desteklenmis olsaydi belki bugün Özbekistan’da siyasi durum ve hatta rejim degisik olurdu. 90′li yillarin baslarinda bati siyasetinde Orta Asya’da demokratik hareketler degil, belki yeni bagimsiz devletleri ürkütmeden Rusya’nin etki alanindan uzaklastirma stratejisi hakimdi. Ama bu süreçte yeni bagimsiz devletler, ürkmek söyle dursun, antidemokratik tavir ve egilimleriyle digerlerini ürkütmeye basladilar. Bu da Bati’nin postsovyet cumhuriyetlerinin yavas-yavas demokratiklesmesine olan umutlarini bosa çikartti.
Demokrasi ve insan haklarina ait anlasmalari, Özbekistan imzalayali çok oldu; ama bu süre içinde gün olsun ki, insan haklari gaddarca çignenmemis ve demokratik degerler alaya alinmamis olsun. En çirkini de, Özbekistan yönetiminin, Batinin ekonomik yardimlarini almak ve demokrasi konusundaki taleplerini azaltmak amaciyla insan haklari meselesini bir santaj araci olarak kullanmakta olmasidir. “Eger bana iyi davranmazsaniz, yardim etmezseniz insan haklarini daha da çigneyecegiz; günahsiz insanlari zindana atacagiz, halki daha da yoksulluk batagina batiracagiz ve iç savas çikacak, radikal islam gelecek, neticede bizim ülkemizden sizlere sel gibi kaçaklar akini baslayacak!” diye, tehdit etmekten de hiç geri kalmaz bu ortaasyali diktatörler. Bu tehditlerle birilerini etkilemek zor diye düsünmek, meseleyi basitlestirmek olur!.
ABD Disisleri bakani Madeline Albright’in Orta Asya ziyareti sirasinda bazi otoriter iktidarlara ekonomik yardim vaadinde bulunmasi, “Albright Orta Asya’da kimi destekliyor, demokrasiyi mi ya da otoriter rejimi mi?” gibi yorumlara sebep oldu. Tabii ki, bizim ABD’nin orada demokrasiden yana olduguna ve onu destekledigine süphemiz yok. Fakat biz bu destegin sürekli ve sistemli olmasini arzu ederiz. Çünkü, artik insan haklari meselesi hiç bir devletin iç meselesi sayilmayacak bir moral degerler çagini yasiyoruz. Bilinen odur ki, toplumlarin demokratiklesmesinden iktidarlar degil, halklarin mutlulugu amaçlanmistir. Nitekim, Orta Asya’da demokratik gelismelerin gerçeklesmesi Amerika gibi bize uzak bir devlet için milli menfaatse, Orta Asya’lilar için bunun iki kati mutluluk olmasi çok normal degilmidir? Bizim gibi, uzun yillar Rus müstemleke rejimi altinda yasayan halklar için demokrasinin muadili, alternatifi yoktur!.
Bundan on yil önce, bagimsizlik bizim için her seyden üstündü. Özbekistan bugün bagimsizdir. Bundan sonraki en yüksek gaye bu bagimsiz devleti hukuk devleti yapmak olmalidir. Bu anlamda, bugün Özbekistan’da hakimiyetini insa etmege çalisan rejim, farzi muhal, istikrarli ve güçlü de olabilse, demokratik hak ve özgürlüklerden yoksun bir yönetime sahip bu devlet modeli, bize uygun degildir.
Ayni zamanda, bazi radikal dini gruplarin tesvik ve propaganda ettigi gibi, sarik takmayan ve sakal birakmayan insanlari cezalandiracak devlet modeli de bize göre hiç degildir ! Çünkü böyle bir devletin sakal birakanlari hapse atan bugünkü diktatöryal devletten farki olmayacaktir.
Biz, hakimiyetin bütün ögelerinin, halkin iradesiyle tecelli eden bir devlette yasamak istiyoruz. Bu devlette Parlamentonun, Hükümetin, Adli Kurumlarin – bir kisinin keyfi kaprisleriyle degil- Anayasaya göre yönetilmesini isteriz. Yürütme, Yasama gibi yetki alanlarinda bagimsiz olmasi gereken kurumlarin bir birlerine müdahale etmemelerini istiyoruz. Adli kurumlarin, vatandaslarin sakaliyla ugrasmak yerine, onlarin hak ve hukuklarini savunmakla, suçlulari cezalandirmakla mesgul olmalari beklenir. Biz, Devletimizde ekonominin “millet babasi” tarafindan da, “mafya babasi” tarafindan da yönetilmesine karsiyiz; böylesini asla istemiyoruz! Biz ekonominin serbest piyasa rejimlerine uygun olarak gelismesi taraftariyiz.
Biz toplumda gerçek düsünce özgürlügünün egemen olmasini arzu ederiz. Öyle bir özgürlük ki, bir gazeteci yazisini yayimlatmak için devlet baskanini övmek zorunda kalmasin! Öyle bir özgürlük ki, bes kisi bir araya gelip sohbet ederken, sesini kismaya mecbur olmasin, kimse bir düsüncesini açik ifade ettigi için isinden atilmasin, kimse bir muhalif kitap okurken, hapis korkusu yasamasin. Kisaca biz demokrasinin, devletimizin bütün katmanlarinda, köselerinde egemen olmasini istiyoruz.
Demokrasi bizim için demagoji degildir; ihtiyaçtir ! Biz bu kelimeyi tekrarlamaktan yorulmadik… Yorulmayacagiz… Çünkü komünistlerin yönettigi bagimsiz görüntülü köleligin dokuz yili, bu kelimenin muhtevasinin ne kadar kavram’li ve mana’dar oldugunu gözler önüne sermistir.
Bugün biz her zamankinden daha fazla emin bir tarzda tekrarliyoruz; demokrasinin bizim için mukabili yoktur.
Oslo, 15.07.2000
SUSTURULAN HALKIN SESI

Bir yıl önce şair Rauf Parfi Özbekistan hükümetı tarafından ’’HALK ŞAİRI’’ ünvanı ile mukafatlandırıldığında şairın bazı dostları bunu hoş karşılamamışlardı, ben de onlardan biriydım. Rauf Parfi bu mukafata layık olmadığı için değil, mukafatın Rauf Parfi’ye layık olmadığından tepki menfi olmuştı. Çünki,Rauf Parfi gibi hayatı boyunca hürfikrlıliğı savunan bir şahsiyete hürfikrın eşeddi duşmanı bir rejim elınden mukafat almak değil şair,belki onurlu özbek edebiyatına da bir hakarettı.
Fakat yakında AZADLIK(Liberty) Radiosu yayınlayan sohbette Rauf Parfinın temas ettıgı bir nokta onun gerçekten HALK ŞAİRI olduğunu ortaya koymuştur. Sohbetdaşı şaire Gülçehre Nurullah hanımın ’’Dergı müherrirlıgınden iştifa ettınız, neden?’’ diye yöneltığı suala Parfi ’’ Özbekıstan cezaevlerının 70 yıllık yıldönümü kutlaması kitabını tehrir etmemı istedıler,ben reddettım ve tabiiki aynı anda istifamı da yazmak zorunda kaldım,’’ dedı.
Dişardan bakarken şairın bu davranışı normal ve her vicdanlı vatandaşın yapması icabeden bir haraket gibi görünebilır. Mesela,Türkiyeden bakarsanız bu normaldır. Hatta Rusyadan,hatta Kırgızıstandan baksanız dahi bunu olay saymazsınız, ama Özbekistan gibi bir memlekette şairın bu haraketı bir olay, bir eylem idı.
Ülkenızde cezaevlerının yıldönümünü bayram kabul edecek kadar sinik bir siyasi rejim iktıdarda olsa, şairın haraketını belki siz de eylem olarak görürdünüz.Bir ülkede aydın kesım yerle bir edılıp, professörlar taksicılık yapmaya, öğretmenler sokakda dilenmeye mahkum olmuşsa, vatanseverler ’’vatan hainı’’ ilan edılerek zindanlara atıliyorsa, dişarda kalan,henüz tutuklanmayan, ama her an tutuklanabilecek bir aydının istibdada karşı başkaldırısı ancak bu kadar olur.
Bir zamanlar Sovetler Birliğınde ŞAİR HALKIN SESIDIR diye bir şiar/slogan/ moda olmuştu, biz genç yazarlar bu ibarayı alay ediyorduk, ama bügün Özbekistanda halk zulum altında suskun dururken, bu sükünetı bozmaya cür’et eden yine o şairlar olduğunu görüyoruz.
Evet, geçen karanlık zamanlarda gibi, şairlar tekrar halkın sesı olmaya başladılar.
Susturulan halkın sesı.
Milyonların sessizlığının sesı olmak, ne kadar ağır görev bu.
Bu göreve üstlenenler kalabalık değil, belki on, belki de onbeş…
Buna şaşmamak lazım, geçen zamanlarda da böyleydi.
Bu dervişlerın, bu şövalelerın kontenjanı bütün zamanlarda aynı kalmuştur. Mevlana Rumiden ta Alişer Nevai’ye kadar, Nevaiden ta Abdülhamid Çolpan ve Rauf Parfi’ye kadar onların sayısı değişmemiştır. Bu garib azınlık kendı başına bir millettır,daha doğrusu milletı millet yapan hamurturuştur. Herhalde, Şarkda bu tip ’’münevverler azınlığı’’ toplumda daim ictimai fikrın dinamoları sıfatını taşımışlardir.
1920 den 1937 yıla kadar Türkıstanda Stalin terröründa şehit düşen şairların tamamı şu ’’azınlık’’ mensubu idılar. Bir süre önce hapisdekı dostum Mehmet Ali Mahmudun serbest bırakılması telebiyle Diktatora yazılmış mektübün altındakı imzalara baktım, isımler biraz değişmış,ama sayıda değişıklık yok – on beşı geçmiyor.
Ben eskı bir şiirımı okuyorum.
Sene 1980, Kızıl Ordu Afganıstanı yenı işğal etmış, Baba Brejnev rus eskerının Hint Okeanusunda çizme yıkama marasımını 20 yuzyıl sonuna kadar tamamlamak içın çirpınıyor. Afganıstanın küzeydekı komşusu Özbekıstanda ise şöyle misralar dizıliyor:
Vucut, damarlarını kapat
Sokma oraya hain korkuyu.
Gögüse ateşten damğa basarken duşman,
Ağız, ifşa etme yurek sıırrını !

Hıçkırma aniden, boğaz,
Acıdan, ağrıdan inleme !…
Zaten, insanoğlu bir toparlansa
Kendinı toplasa geniş meydana,
O büyük ordudur.
1980
( VELFECR, şi’irler kitabı, Ğafur Ğulam neşriyatı 1983,Taşkent)

Evet, ’’kendını bir alana toparlasa’’ ordu olabilecek insan tipı bizim 70 yıllar gençliğının taklit ettiğı , istibdat rejimının ise korktuğu tip idı.
Gorbaçovun icadı Perestroyka dönemınde bu garib Azınlık Özbekistanda birden bire ’’çoğalıverdı’’… ve dedığimiz ’’halkın sesı’’ o kadar kükremeye başladıki, neredeyse kulak perdelerımız patlayacaktı.
O zaman dediğımız Azınlık derhal gölgeye çekındı, herkes bağırırken, o susmayı tercih ettı.
Fakat dügünü kısa kestıler, memleketımız yenı diktatorun hükmü altına girdı, Sovet dönemını andıran bir zulum asrı başlandı ve o ’’kükreyen ses’’ giderek inceldı, nihayet, halk tamamen sükünete ğark oldu. Meydanlar heyhat gibi bom-boş, bayrak sallayan tek bir delı kalmamıştı. Perestroyka iznı ile gür sesle ’’kükreyenler’’ şimdı Azınlık cephesını terkedıp, diktatorun sarayına taşınmış ve ona medhiye(övgü)ler diziyorlardı.
İşte o an Azınlık da gölgeden çıktı, doğal sayısını buldu, beş-on erden müteşekkıl ordu görevının başına döndü.
Türkistanın büyük şairı Rauf Parfi ve hapistekı yazar Muhammed Ali Mahmud bugün o şereflı Azınlığın emrettiğı görevı yerıne getırmekte olan mutevazi erlerdır.
Onlar susturulan, ama susmayan halkın seslerıdır.
Onların sesıne kulak asınız.

29 Temmuz, 2000. Oslo, Norveç

YENI ALFABENIN ESKI MACERASI
Milliyet gazetesi yazari Yagmur Atsiz kendi kösesinde Türk dünyasi için önemli kültürel konulari ele almaktadir, kendilerine tesekkür borculuyuz. Bir makalesinde Ortak Türk alfabesi ve Türk lehçeleri konusunu ele alarak,Türklerin entegrasyonunda büyük önem tasiyan bir noktaya deginmisti. Bu konuda daha önce kaleme alinmis bir makaleyi degerli okuyucularimizin muhakemesine sunuyoruz.
Bu macera, yetmis yildan beri devam etmektedir. Halkin dili bir yanda, hükümetin ‘’dil’’i bir yanda; bu ikisi yetmis yildan beri ortak bir noktaya gelemedi. Özbekistan’i idare edenler devamli degisti, fakat Sovyetler imparatorlugunun dil politikasi bir an bile degismedi; birbiriyle kardes olan kavimlerin dillerini bölme siyaseti her zaman takip edildi.
Özbek alfabesi, yetmis yil içinde iki defa degisti. Simdi alfabeyi üçüncü defa degistirmek istiyorlar. Peki, buna ihtiyaç var mi? Maalesef, var. Alfabe degisiklikleri sebebiyle birkaç neslin, kendi milletinin yakin ve uzak tarihini okuyarak ögrenme imkanlarindan mahrum edildigi meselesinden söz etmiyorum. Bu, herkesin malumudur.
Alfabe degisikliginin, çok büyük maddi harcamalari ve teknik yenilikleri icap ettirmesinin yani sira ülke ekonomisine dogrudan fayda saglamayacagi da pek çok kimsenin malumudur. Buna ragmen bugün, alfabemizi degistirmenin bir zaruret oldugunu da düsünüyoruz. Bunun neden zaruret oldugu sorusuna, asagidaki gibi cevap verebiliriz. Bugüne kadar kullanilan Kiril alfabesi, Özbek dilinin tabiatina uygun degildir. Bu alfabede, dilimizdeki mevcut sesleri mükemmel surette karsilayacak sekiller bulunmamaktadir.
Türk lehçelerinin merkezini teskil eden Özbek dili, bugün Türk lehçelerin ait ortak bir özellik olan singermonizm unsurunu, kendi bünyesinde tecessüm ettirmistir. Singermonizm, ünlü uyumu demektir. Bu konuda, durgunluk yillarinda birkaç makale yazarak alfabe problemleri hakkindaki düsüncelerimi açiklamistim. Ben burada, bu düsüncelerimi tekrarlamak istemiyorum. Fakat sunu da belirtmek gerekir ki, ‘’ünlüler meselesi’’, alfabeler tarihimizde bugün birdenbire ortaya çikmadi. Aslinda bu problem, yukarida ifade edilen ‘’yetmis yil’’dan daha fazla bir zamandan beri devam etmektedir.
Zahirüddin Muhammed Babür’ün ‘’Hatti-i Babüri’’ alfabesini hatirlayiniz. Babür Sah, Arap alfabesini, ünlüleri ifade etmede yetersiz kaldigi için islah ederek Türk dilinin yapisina uygun hale getirmeye çalisti. Fakat ‘’Hatti-i Babüri’’, dini çevreler tarafindan hos karsilanmadi ve hayata geçirilemeden kaldi. Babür Sah’tan sonra da Arap alfabesini Türk diline uygun hale getirmek üzere bazi tesebbüslerde bulunuldugu muhakkaktir. Çünkü, ana dili hakkinda endise duyan sair ve alimler için bu mesele, önemini daima muhafaza etmistir.
1920’li yillarin sonunda, Türkistan cerditçilerinin tesiriyle Arap alfabesinden Latin alfabesine geçme cereyani basladi. 1940 yilina kadar Latin alfabesiyle yazdik. Fakat Sovyetlerin Ruslastirma siyaseti siddetlenince, yazimiz Kiril alfabesine çevrildi. ‘’Kiril safhasi’’, dilimiz için en agir devir oldu. Kiril alfabesi kabul edildikten sonra Özbekçe’miz diger Türk kavimlerinin lehçelerinden uzaklasti. 1917 ihtilaline kadar hemen hemen ayni dilde yazan ve ayni dilde okuyan halklarimiz, ‘’Kiril’’ döneminde, birbirinin yazdiklarini okuyamaz ve konusulanlari da çik zor anlayabilir hale geldi. Yani alfabe, yasayan dile hiç süphesiz menfi sekilde tesir etti.
Bu tespite göre, bugün yeni alfabe kabul edilirken bizim iki önemli hususu göz önünde bulundurmamiz gerekmektedir. Birincisi, yeni alfabe Türk dilinin tabiatina, ünlü özelligine uygun olmalidir. Ikinci husus, yeni alfabenin, bizi diger Türk halklarinin dillerine yakinlastiracak bir vasita olmasi lazimdir. Yani, bizim kabul edecegimiz yeni alfabe, kardeslerimizin kabul edecekleri yeni alfabelerle müsterek olmalidir.
Ünlülerin uyumu meselesi, Özbek dilcileri arasinda son yillarda tartisilmaya baslandi. Ilmi seviyeden mahrum bu tartismalar, daha çok küçük toplantilarda ve küçük sempozyumlarda, karsilikli laf atma seklinde tezahür etti. Bu toplanti ve sempozyumlarda ifade edildigine göre, Özbek dili, güya Sovyet devrinde geliserek kendi ünlü özelligini kaybetmis. Yine söylendigine göre, singermonizm, daha çok u kadar gelisemeyen diger Türk lehçelerinde kalmis bir özellikmis.
Bu iddianin kaynagi nedir?
Herkesin bildigi gibi Ekim ihtilalinden sonra, Taskent ve Fergana vadisi siveleri, Özbekçe’nin edebi dili temeli olarak kabul edilmisti. Bu sivelerde Farsça kelimeler, diger bölgelerdeki sivelere nispetle daha çok kullaniliyordu. Bu da telaffuza, elbette belli derecede tesir etmistir.
Diger Türk cumhuriyetlerinin alfabelerinin birbirine yakinlastirmaya çalistiklari bir zamanda, bizim dilcilerimizin lüzumsuz bir sekilde hepsinden farkli bir alfabe yaratma gayretleri nasil izah edilebilir? Biz, niçin Kiril alfabesinden vazgeçerek Latin alfabesini seçtik? Bunun birinci ve en önemli sebebi sudur ki, Kiril alfabesinde, dilimizdeki üç ünlü ses, – ‘’isirik’’ kelimesindeki birinci harf olan (i), ‘’ördek’’teki (ö) ve ‘’ündas’’taki (ü) harfleri – bulunmamaktadir. Bu üç ses, ‘’it’’teki (i) harfi, ‘’ortak’’taki (o) ve ‘’un’’daki (u) gibi diger sesleri ifade eden isaretlerle gösterilmektedir. Bu sakat alfabe, yasayan dilimize mutlak surette tesir etmis, telaffuzumuzda da bozulmalar meydana getirmistir; dilimizin ahengine ve ünlülerin uyumuna büyük zarar vermistir.
Bizim ‘’dilci’’ ilim adamlarimiz bu sakatligi, dilin gelismesi seklinde degerlendirdiler. Onlar, kendi ana diliyle konusmasini dahi bilmeyen hükümet baskanlariyla beraber dil siyasetini önceki gibi devam ettirdiler. Akademik, Profesör doktor unvanlarini kendilerine yakistiran bu ‘’dilciler’’, Taskent sehri disindeki halkin hangi dilde konustugunu, sadece ‘’nazari’’ bakimdan ‘’tahlil’’ ederek kendi ‘’kanaat’’lerini hükümet ve parlamentoya yetistirdiler. Bunun sonunda, Kiril alfabesinden daha beter bir ‘’Latin alfabesi’’ ortaya çikti. Dilimiz için çok önemli olan yukarida soz konusu ettigimiz üç harf, Kiril alfabesi gibi yeni Latin alfabesinde de bulunmamaktadir.
Bu harflerin ifade ettigi sesler, halkin dilinde yasamaktadir. Dilimizi, yasayan dilde korumasini dahi bilmeyen bir grup dilci ve bir grup hükümet üyesinin düsüncelerine göre degistirmek, manevi bir cinayet olur.
Bu üç harf, yeni alfabede yerini almalidir.
Simdi bir de yeni alfabede bulunan ‘’Ts’’ harfine bakalim. Bu isareti savunanlar, ‘’tsirk’’ kelimesinin dilimizde bulunmasini bahane ederek alfabeye soktular. Bu, kültürümüze karsi tertip edilmis bir suikasttan baska bir sey degildir. Hiç bir dilde, yabanci dillerden giren kelimeler, aslinda oldugu gibi telaffuz edilmez. Ayrica, böyle bir kural da yoktur. Bu ‘’ts’’ harfini hiç bir Özbek, eger Rus okulunda okumamissa, Rusça söyleyemez, hatta ‘’sirke’’ kelimesindeki ‘’s’’ gibi telaffuz eder. ‘’ts’’ harfi, yeni alfabe için parazit bir unsurdur ve atilmasi gerekir.
Bize göre, alfabedeki ‘’ts’’ sesini ifade eden ‘’s’’ harfi, diger Türk alfabelerindeki gibi ‘’c’’ sesini verirse daha dogru olur. Alfabeye konulan ‘’j’’ harfi ise ‘’ecdad’’daki ‘’c’’ yerine kullanilmali ve onun yerine uydurulan isaret de alfabeden çikarilmalidir.
Yukarida zikredilen üç harf alfabede yer almazsa ve parazit isaretler çikarilip atilmasiza, alfabe macerasi devam edecek demektir. Yani alfabe kabul edildikten sonra, ‘’imla islahi’’ tartismalarinin baslayacagi da muhakkaktir. Çünkü bize teklif edilen, ‘’yeni alfabe’’, eski problemleri halletmek yerine daha da çaprasik hale getirecektir.
Mart – 1994
(TÜRKISTAN SUURU, Muhammed SALIH. Ötüken Nesriyat – 1997 Istanbul)

Kendi topraklarımızı fetih edelim…

(Dünya Azerbaycanları Kurultayı kürsüsünden okunan nutuk)

Değerli kardeşlerim,

Sovyetler Birliğini yıkılması Türk Dünyası için büyük bir imkân sağlamıştı. Son 400 yıl devamında bir turlu birleşemeyen Türk kavimlerinin gerçek bir entegrasyon imkanı doğmuştu. 80’lı yılların sonunda biz, idealistler, Yegâne Türkistan ve Türk Devletleri Konfederasyonu düşlerini görmeye başlamıştık bile. Aynı zamanda bu düşlerin gerçeğe dönüşmesi iktidardaki komünist liderlerle kolay olmayacağını da biliyorduk. Fakat bu kadarını da tahmin etmemiştik.

Simdi bir manzaraya bakin, Türkistan devletleri birbirine yaklaşması söyle duradursun, zaman geçtikçe birbirinden daha da uzaklaşıyor, birbirine yabancılaşıyor.

Sınır kapıları, pasaport kontrolü, gümrük..

Tam bir kargaşa, Türk devletleri ortasında gerçek bir Cin Seddi yükseliyor.

Bu kardeş ülkeler tarihinde Demir perde donemi başlıyor.

Avrupa devletleri ortak para birimi ve yegâne iktisadi alan stratejisini hayata geçirirken, bizim akıllılar ülkelerini dünyadan daha da sağlam koparmağa gayret ediyorlar. Sovyet döneminde bile kendi aralarında toleranslı davranan liderlerimiz simdi bu hoşgörüyü birbirinden esirgiyorlar, sanki düşman ülkelerin liderleriymiş gibi birbirine saldırıyor ve hakaret ediyorlar. Ülke sınırlarını dikenli tellerle çevirdikleri gibi, onların kalpleri de birbirine karşı nefretle örtülmüştür.

Her biri bir zalim, bir diktatör – adeta zulüm bâbında bir birleriyle müsabaka ediyorlar.

Ne insan hakları ne de başka bir değer, bunların umurunda değil, aksine, bu konuları dile getiren kimseyle alay ediyorlar.

İktisadi alanda yolsuzluk ve rüşvet bu sistemlerin omurga kemiğine dönüşmüştür.

Buna Türkistan’ı kendi nüfus alanlarından tutmak isteyen büyük komşularımızın entrikalarını eklersek, vahim bir manzara ortaya çıkıyor: siz 55 milyonluk aç ve çıplak bir toplumun iç savaş eşiğine hızla yaklaştığını görüyorsunuz.

Hâlbuki bizim arzularımız başkaydı. Biz Türkistan’da beş bağımsız devlet kurulacak, beş bayrak Birleşmiş Milletler’in önünde dalgalanacak, kardeş Azerbaycan ve Türkiye’nin de katılımıyla, biz de dünyada söz sahibi olacağız diye düşünmüştük.

Fakat olmadı.

Dünya duradursun, kendi mıntıkamızda bile söz sahibi olamadık.

Çin yönetimi Uygur kardeşlerimize gözümüzün önünde soykırım uyguluyor, gençlerimizi mahkemesiz kurşuna diziyor, bizim bağımsız devlet başkanlarımız sesini bile çıkartmıyor. Aksine, bu zorba rejimle ittifak oluyorlar, “Shangay beşliği” oluşturup, katile sofra açarak, onanla kadeh doluşturuyorlar.

Irak diktatörünün Türkmen kardeşlerimize karşı uygulamağa devam ettiği terrör Türk Dünyasının diğer bir kanayan yarasıdır.

Bu konuda da bizim Türkistanlı liderlerden hemdertlik beklemeyin, onlar Irak’ta Türklerin mevcudiyetini dahi bilmiyor.

Irak Türkmenlerine reel desteği Türkiye sağlayabilir, bugüne kadar da bazı yardımlar yaptı, ama bu yeterli değil. Türkiye diş politikasında Kerkük meselesi Filistin sorunundan öncelikli olmadıkça bölgede tarihi misyonunu yerine getiremiyor.

Bütün bu olumsuzluklar içinde bizim Azerbaycan, bana göre, daha şanslı görünüyor. Tabi, Azeri Türkleri refaha kavuştu demiyorum, iktisadi buhran orada da devam ediyor, olsuzluk ve rüşvet orada da dorukta, fakat Baku’da Taşkent’te olduğu gibi yoksulluktan profesörler ferraşlık (kapıcılık) yapmıyor, kadınlar çocuklarını pazarda satmıyor, satamadığı taktirde ise kendini ateşe vermiyor.

Azerbaycan’da demokrasi var demiyorum, ama oralarda devletten bağımsız bir kaç gazete yayınlanabiliyor, muhalefet partilerinin faaliyeti yasaklanmamıştır, Özbekistan’da olduğu gibi muhalifler yönetimi tenkit ettikleri için dövülerek öldürülmüyor, muhalefet seçimlere bile katılabiliyor. Bu alanda bağımsız Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı, ağabeyimiz, dostumuz rahmetli Ebülfeyz Elçibey’in mihnetleri boşuna gitmemiştir. Bugün Azerbaycan’da birazcık hürriyet varsa, bunda mutlaka o büyük insanin hissesi vardır. Allah ona gani gani rahmet eylesin. Türk Dünyası senden razı, sen de ondan razı ol, ey Büyük Ülkücü. Bir ağız söz Karabaş hususunda.

Karabağ muhakkaktır ki, Türk Dünyasının ayıbıdır.

Bu konuda artik hayalperestlikten vazgeçilmelidir, gerçeğin yüzüne cesaretle bakılmalıdır.

Gerçek ise şudur: silah’la işgal edilen topraklar sadece ve sadece silahla geri alınabilir.

Karabağ düğümünü çözme yolunda bugüne kadar yapılan çeşitli düzeydeki görüşmeler, temaslar, siyasi alandaki tüm çabalar hiç bir netice vermemiştir, aksine Ermenilerin işgal edilen topraklarda daha derin kök salmasına fırsat sağlamıştır.

Karabağ artık siyasi değil, askeri meseledir. Karar buna göre alınmalıdır. Kararı da siz almalısınız, birilerinin isteği ya da itirazı üzerine değil, milli menfaatlerimizden yola çıkarak almalısınız.

Bu konuda ve diğer konularda da Batinin, bir Süper gücün, ya da onun rakibinin merhametini beklemek boşuna vakit harcamaktır. Filan yardım etmiyor, diye sitem etmek daha da anlamsızdır.

Bir milletin bağımsızlığını diğer biri korumaz, koruyamaz.

Bir milletin bağımsızlığının kefaleti – onun kendisidir, onun bağımsızlığa olan irade kuvvetidir.

Bu kuvvet, bu irade Türk milletinde mevcuttur. Başımızı kaldıralım, tanıyalım kendimizi nihayet, fetih edelim kendi topraklarımızı.

10.08.01, Isvec, Malmo
Benim Türkçülüğüm Ve Şeriatçılığım

Sovyetv döneminde kommunistler bizi Türkçülükte itham etmişlerdi, bugün ayni kommunistler bizi Şeriyatçilikta suçluyorlar. Doğrudur, bendeniz Türk ırkina mensuptur, ben Türkistanlı bir Türküm. Türkistan’ın manası Türklerin yaşadığı ülke demektir. Ruslar bu ülkeyi işgal ettikten sonra onun adını değiştirdiler; onu beş parçaya ayırıp beş isim verdiler. Bu günkü Orta Asya Cumhuriyetleri o Rusların verdiği isimleri taşıyor. Bunlardan biri de Özbekistan’dır; ben o bölgeden geldim. Yani bugünkü deyimle ben, “Özbek Türkü” oluyorum. Amma, Türklüğünden hiçbir zaman utanç duymamış bir Türk. Türklüğüne hep şükretmiş Türk. Türklüğünden onur duymamış Türk.
Size bu üç duygudan: UTANÇ, ŞÜKÜR ve ONUR’dan neyi kastediyorum, onu anlatmak isterim: Batı Türkistan halkı 135 yıl Rus esaretinde kaldı. Bu 135 yılın 30 yılı kah alevlenip, kah sönen bağımsızlık savaşlarıyla geçti. Başkaldırılar, ayaklanmalar daima kanlı bastırıldı. Fakat Ruslar bu süreçte bir saniye bile rahat uyuyamadı! Türkistanlılar 135 yıl yoğun biçimde kültürel ve etnik asimilasyona tabi tutuldu, fertler mangutlaştırılmaya çalışıldı, Rus dilini bilmeyenler çalışma hakkından mahrum kılındı, Türkçe konuşan yobaz, Rusça’yı aksanlı konuşan cahil sayıldı; ama Türkistan Türkleri ne konuştuğu Türkçe’den, ne örf ve adetlerinden ve ne de köklü kültürlerinden vazgeçtiler. En önemlisi Rusça’yı aksanlı konuşmağa devam ettiler, bundan da hiç utanç duymadılar. Bir avuç mangut hariç, yobaz deseler de cahil deseler de Rusça’yı aksanlı konuşmaktan vazgeçmedi, daha doğrusu, Türklüğünden asla utanç duymadı bu inatçı kavim.
Bendeniz o kavimden geliyorum!
Yukarıda “UTANÇ DUYMAMAK” derken, işte bunu kastetmiştim.
Bizi o utançla malul etmediği için Allah’a şükrediyorum.
Bu şükran duygusu, Milletimin son iki bin yıllık tarihine baktığımda daha da artıyor.
O tarih sayfalarında “-Biz aptal Türkleri güzel sözlerle aldattık!” diye yazabiliyor, “-Onları birbirine düşürdük!”, “-Türkleri sırtlarından vurduk!” diye de yazabiliyorlar; fakat hiçbir müverrih
“-Türkler bizi sattı” , “-Türkler kalleşlik yaptı”, “-Türkler sözünü tutmadı”
“-Türkler imansız kabile” diye yazamamıştır.
İşte beni bu şerefli kavme mensup yarattığı için Allah’ıma şükrediyorum.
Yukarıda, sözlerimin başında “Şükür” duygusuna işaret ederken bunu kastetmiştim.
ONUR’a gelince; ben Türklüğümden onur duymuyorum; çünkü Türklük benim eserim değil; beni ve bütün Türkleri yaratan Allahu Tealadır. Onun yarattığı mahlukatla onur duymağa hakkımız yoktur! Şayet bir Rus ya da bir Anglosakson veya bir Habeş kendi soylarından onur duyuyorlarsa bu onların problemi; onlara karşı benim silahım karşıt onur değil yine o Türkçe dilim olacaktır; bun-dan fazlasını onlara reva görmem.
Benim seçtiğim Türkçülüğün sınırları budur. Benim aldığım terbiye budur.
Evet, Türkler yabancıya önyargısız ve hoşgörüyle yaklaşabilen, kendinden olmayanı hor görmeyen, evine gelen konuğa kilerinde ne varsa tamamını sofrasına koyabilen nadir milletlerden biridir. Bundan onur duymuyorum, şükrediyorum sadece…
Ben kendi nefsini tanımağa çalışan, ama henüz tanıyamayan bir kardeşinizim. Bu dediklerimi kendi nefsini tanımağa çalışan her Türk anlar. Şayet kendi nefsimizi tanırsak bu, mucizeler asrı olacak, 21. asrın eşiğinde onun teknolojik cazibesine tutsak düşmekten bizi kurtarabilir.
Aynı zamanda bu anlayış, ırkçılığa sapmadan milli değerlerimizi, mutaassıplığa bürünmeden dini mukaddesatımızı korumak gibi kolay olmayan bir işin üstesinden gelmemize de yardımcı olabilir.
Demek istediğim, İnsanlık 21. Asrı teknolojik asırdan ziyade “YÜKSEK AHLAK ASRI” yapma niyetiyle o eşiğe yaklaşsa çok daha iyi olurdu.
Siyasetin temelinde de önce ahlak, her şeyden önce ahlak yatmalıdır; demek istiyorum.
Zamanın siyasetçileri kendi iflaslarının sebebini her alanda ararlar da ahlak sahasına göz atmazlar! Çünkü ahlaksızlığı siyasi hayata zarar verebilecek güçte bir nesne olarak görmüyorlar, tanımıyorlar; dolayısıyla ahlaksızlık siyasette “kabul edilemez” değil, aksine olağan bir hadise gibi algılanıyor. Bu yaklaşım, ne yazık ki, Batı gibi Doğuda da, seküler devletler gibi teokratik rejim-lerin siyasetinde de kabul görmüş bulunuyor.
Aslında biraz derine indiğimizde, devletlerin inkırazı ve toplumların çöküşlerine esas sebebin GENEL AHLAKSIZLIK olduğunu görüyoruz. Muayyen bir devlet’in inkıraz ya da yok oluş nedenlerini tarihçiler ve içtimaiyatçılar, her ne kadar “içtimai, iktisadi ve siyasi tesirler” olarak sıralasalar da bu etkenlerin köklerini TOPLUMSAL AHLAKSIZLIĞA dayandığını görmüyorlar veya görmezlikten geliyorlar. Devletleri kemirerek yok eden, onların acımasız küşendesi olan “zulüm” ve “adaletsizlik”, “yoksulluk ve rüşvet” hepsi AHLAKSIZLIK’tan kaynaklanan sonuçlardır.
Roma’yı ateşe veren Neron’dan bugün Orta Asya’yı sefalet ve iç savaşa sürüklemekte olan komünist diktatörlere kadar hepsi AHLAKSIZ’lığın ürünleridir. Bunun tersine, tarihte Türklerin idare-sindeki devletlerin dünyaya refah ve huzur yağdıran dönemlerine bakıp, bu devletlerde siyasi otorite ve onun yönettiği topulumun, yüksek ahlaki ölçülere taassup derecesinde bağlı olduklarını müşahede ediyoruz.
Bu örnekler, bu tarihi dersler gözümüzün önünde dururken, bizim siyasi sistem ve devlet modelleri kavşağında şaşkın şaşkın yol seçmek gibi bir derdimiz olmaması gerekirdi. Elbetteki, bizim kurmayı arzu ettiğimiz Devlet, bir hukuk devleti, demokratik devlettir. Ama onun temeline ahlaki değerler konulmazsa demokrasi anarşi’ye, hukuk da safsataya dönüşür. Tarihte bu tip kargaşalardan örnekler çoktur.
Bugün Türk Dünyası, yüksek ahlak sahibi siyasetçilere ve ahlaklı siyasete çok, pek çok muhtaçtır. Bu ihtiyacı gidermek maddi ve iktisadi ihtiyaçlara çare bulmaktan çok daha önemlidir. Bu ihtiyaçlar giderildikten sonra ancak “Türk Birliği” gibi kavramlar ciddi şekilde tartışılabilir.
Oysa, kendi halkına zulüm yapan bir ’’Özbekbaşı ’’yada ’’Türkmenbaşı ’’çıkıp, ’’buyurun, gelin, Türkistan tüm Türklerin evi !’’derse, buna kimse inanmaz. Ya da boğazına kadar yolsuzluk ve rüşvete batan başka bir lider çıkıp, “Adriyatik’ten Çin Setti’ne kadar Türk dünyası!’’,diye haykırırsa, bu da kimseyi etkileyemez. Türk Dünyası entegrasyonu üzerine bugüne kadar yapılan konuşmalar beklenen sonucu vermedi, tam tersine, boşuna sarf edilen laflar gayeyi yıprattı. Umum Türk Alfabesi gibi basit organizasyonu beceremeyen sözde Türk liderlerimiz daha ciddi atılımları idrak etmeğe kabiliyetli olmadıklarını gösterdiler.
Bundan 10-15 yıl evvel “Esir Türkler’’ diye bir slogan vardı, Amerika’daki Türk dernekleri müstemleke altında yaşayan Türklerin haklarını dile getirmek için New York sokaklarına dökülüyorlardı, fakat Sovyetler Birliği dağılıp, oradaki Türkler bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra bu slogan ortadan kayboldu. Oysa esir olan sadece Sovyet Türkleri değildi, Urumçi’de, Doğu Türkistan’da yaşayan milyonlarca Uygur kardeşlerimiz de esir idiler, Kerkük’te, Kuzey Irak’ta yaşayan Türkmen biraderlerimiz de esir idiler, onlar bugün de esirdirler.
Şayet biz birbirimizi savunacak olsak, bunu herhangi bir süper gücün siyasi konjonktürü gereği değil, gerçek bir milli şuur içerisinde, ne yaptığımızı bilerek yapmamız lazım. Ben bu sitem’i bizim siyasi liderlere yöneltmiyorum, onlardan benim umudum yok. Bu sitem’i sivil kuruluşlara, derneklere, onların gönüllü üyelerine yöneltiyorum. Ancak siz bir şey yapabilirsiniz, ancak siz Urumçi’deki, Kerkük’teki Türklere karşı başlatılan katliamı durdurabilirsiniz. Tibetliler kendilerine uygulanmakta olan Çin zulmünü dünyaya duyurabildi; siz de Çin yönetiminin Uygur Türklerine, Saddam’ın Irak Türklerine karşı yaptıklarını ve yapmaya devam ettiği vahşetleri dünya kamuoyuna anlatabilirsiniz.
Ben, Pantürkist değilim; fakat Türk Kavimleri’nin er ya da geç birleşeceğine inanan bir idealistim. Böyle birlikten dünya zarar görecekse ancak Avrupa Birliğinden gördüğü kadar görür. Şayet fayda görürse bunun, AB ‘nin sağladığı faydadan daha fazla olacağını ümit ediyorum. AB ülkelerinin yerleştiği alandan on misli büyük alana istikrar gelecektir; emniyet ve refah yerleşecektir. Bunu düşünmek ve arzu etmek ne güzel eylemdir, bilseniz…
Ben bazı Türk gazetelerinin lütfettiği gibi şeriatçı da değilim. Fakat Allah’a inanırım Eğer inanmak şeriatçılık ise değil ben Özbeklerin hemen tümü şeriatçıdır. Onları komünistlik rejim, ateist yapamadı, şimdi Kerimof yapmak istiyor. Fakat o da başaramayacak. Oralarda bir iki kendini bilmez meczup çıkıp “Ben Vahhabiyim” yok “Ben Hizbül Tahrirciyim” diyerek rejimin değirmenine su taşıdılar; diktatörün, kendi halindeki dindarlara uyguladığı zulmün daha da şiddetlenmesine sebep oldular. Fakat Özbekleri ne dini taassup, ne de Kerimofların ateizmi yolundan saptırır. Türkistan Türkleri, Müslüman olarak hep orta yolu tuta gelmişlerdir; onlardan fundamantalist falan çıkaramazlar. Tıpkı ateist yapamadıkları gibi…
Demek istediğim, Türkistan’da bizim “Yurtbaşı’ların” dediği kökten dinciler yoktur. Bizde kökten dinsizler var, onlar da çok küçük azınlıktır; toplum için tehlikesiz denilebilir. Yalnız bazılarının yönetimde olmasının, son yıllarda, ülkedeki istikrarı zedelemeye başladığı da bir gerçektir. Onlar da kökten dinciler gibi kendi fanatizmlerinin esirleridir. Kendilerinden olmayan herkesi düşman görerek onu yok etmeğe çabalıyorlar. Bu gün Özbekistan zindanlarında işkence gören binlerce insan var; onların tek suçu o fanatiklere benzememeleridir. Ben de onlara benzemediğim için vatanımı terke mecbur oldum; yoksa Batı refahının nimetlerinden behremend olmak için değil! Hele Türkiye’ye sığınarak bu kardeş ülkeyi sıkıntıya sokmak için hiç değil…
Bizim Türkiye’den yardım beklediğimiz doğrudur, ama aldığımız hiçbir yardım yoktur; bundan da hiç üzüntü duymamaktayız. Bizim tek isteğimiz, Türkiye “DIŞ TÜRKLER” i unutmasın. Oradaki rejimlerle halkın beklentileri arasındaki ince farkı daha çabuk anlasın, stratejisini ona göre belirle-sin. Sonunda “DIŞ TÜRKLER”i kurtaracak güç yine “DIŞ TÜRKLER”in kendileri olacaktır.
Fakat “Yeni Devlet”in kökü salınırken yanında “gadim gardaş”ının nefesini hissetmek güzel bir şeydir. Benim tüm Pantürkistliğim o nefesi duymak arzusundan başka bir şey değildir.
Oslo-Norveç , 11.10.2000

AFGANISTAN HASTA ADAM
12.11.2001, Radikal gazetesi

Taliban sonrası Afganistan’ın Taliban öncesi
Afganistan’dan daha istikrarlı olacağından şüpheliyim. Etnik gruplar yine birbirine girecek

Özbekistan yönetimi 11 Eylül günü kovboy filmleri ve göbek danslarıyla milleti avuttu. Halk bu dehşetli terör eylemini Rus TV kanallarından öğrendi. Ancak iki gün sonra ‘yukarıdan’ onay geldikten sonra Rus TV’lerinden alınan görüntüleri hiçbir izahsız yayımlamaya başladılar. Yönetim tam anlamıyla bu olaya sevinmek mi lazım üzülmek mi bilmiyordu, dünyanın bu olaya tepkisini bekliyordu ve ona göre hareket edecekti. O yüzden Kerimov’un Bush’a yolladığı başsağlığı mesajı ABD’nin ezeli düşmanı sayılan İran İslam Cumhuriyeti’nin mesajından geç ulaştı.
Elbette, Amerika’da yaşanan faciadan bütün dünya üzüntü duydu. Ama istisnalar da vardı, tabii. Mesela, Saddam gibi diktatörler buna sevinmiş olabilir. Ya bizim Orta Asyalı diktatörler?
Bu, diplomatik olmayan bir sual aslında.
‘Çok düşmanca sual’ diyebilirdi bizim Özbekbaşı(Kerimov). Aslında, 11 Eylül Özbekistan yönetimi için bir büyük şans günü oldu.
11 Eylül Özbekistan-ABD ilişkilerini iyileştirmek yolunda Dışişleri Bakanlığı’nın yıllarca yapamadığını bir günde yapmış oldu. Amerikan sempatisini kazanmak için neler uydurmadılar! Şimdi bu süper devletin kendisi bu arzu edilen sempatiyi Özbek yönetimine altın tabakta uzatıyordu! Evet, süper devlet Özbekistan’a işbiriği teklif ediyordu! Yine o korkulu rüyası olan Özbekistan İslami Hareketi’ne karşı işbirliği! Daha büyük şans olabilir miydi?
Diğer taraftan bu gürültü gölgesinde siyasi muhalefete de ‘teröristle işbirliği yaptı’ diye son darbeyı indirmek imkânı doğmuştu. Ortak olacağına göre, ABD de siyasi muhalefet ve insan hakları gibi saçmalıklarla artık ilgilenmeyecek.
Kerimov hesabı böyle yaptı ve hemen harekete geçti, siyasi muhalif ve dindarlara karşı bir süredir yavaşlayan terörü yeniden hızlandırdı. Şimdi, mahkemeye çıkarılan herkese ‘Bin Ladinci’ damgası vuruluyor. 11 Eylül olaylarından 15 gün önce Amerika’ya hoş görünmek niyetiyle hapisteki 40 bin kişiye af ilan etmişti, bunların içinde birkaç ‘siyasi’ ve ‘dindar’ da vardı. Şimdi duyumlara göre, onlar hakkındaki karar iptal edilmiş. Amerika şimdi yanımızda, hoş görünmeye hacet kalmadı, demiş olabilirler.
Ancak bir noktayı unutmamak lazım: Şimdilik ABD ve Özbekistan işbirliği sadece askeri. Amerika’nın Afgan harekâtı başarılı sonuçlanıp bölgede istikrar sağlanırsa, Amerika o bölgede daha kalıcı yerleşmeye çalışacak. Bunun nasıl sonuçlar doğuracağını bugünden söylemek imkânsız. Şimdilik Özbekistan’a yatırım akacağını zannetmem. Önce Özbek eknomisi liberalleşmeli. Kerimov bunu yapacak değil. Yapsa, ardından siyasi liberalleşme geleceğinden korkuyor.
ABD’nin yaklaşması Özbekistan’ın demokratlaştırılmasına yardım eder sananlar var. Ben o kadar iyimser değilim. Suudiler de kaç yıldır müttefik, ama hiç demokratlaşmadı. Halk demokratlaştırmalı ülkeyi, Amerikalılar değil.
Ruslar Afganistan bahanesiyle Amerika’nın bölgede yerleşmesinden çok endişeli. Ama Afganistan’ın kuzeyi Özbekistan (Amerika) için de hayati mühim (stratejik) bölgedir. Kısacası, Taliban sonrası Afganistan’ın Taliban öncesi Afganistan’dan daha istikrarlı olacağından şimdiden şüpheliyim.
Batı ve Amerika Taliban sonrası Afganistan için Zahir Şah’ı buldu. Fakat Zahir Şah bu vaziyette yardım edemez. Her şeyden önce, Afganistan’da onun lider olarak kabullenilmesı zor, çünkü orada siyasi tabanı yok. Kendisi bunu biliyor, o yüzden ‘geçiş dönemi hükümeti’nin sorumluluğunu bir şûraya yükleme niyetinde. Gerçekçi bir şahıs. Afganistan’ın gerçeğini iyi biliyor.
Bu gerçek şudur: 20 yıl devam eden dehşetli savaş sürecinde bir saniye bile acı ve ıstıraptan kurtulmayan Afgan halkının artık hiçbir hükümete, hiçbir lidere güveni kalmadı. Muhtemel Afgan milli mutabakat hükümetı oradaki ‘etnik azınlık’lar dediğimız Özbek, Hazara, Türkmen, Beluciler artık ne Paştun ve ne de başkasının boyunduruğu altına girmek ister. Çünkü ne Paştun, ne de başkası bu ‘azınlıklar’ın haklarını onların istediği ölçüde verebilir. ‘Azınlıklar’ ise talep ettikleri hakları elde etmedikçe silah bırakmayacak.

Gizlenen gerçek
1989 yılı Afganistan için dönüm noktası oldu. 1989′da, Rus ordusu ülkeyi terk ettiğinde Ruslara karşı savaşan çeşitli halklar kendilerinin de beklemediği bir gerçeği anladı: artık hiçbiri, diğerinin hükümranlığı altında yaşamak istemiyordu. Ve savaş başladı. Bu savaş Ruslarla savaştan daha kanlı, daha acımasız, fakat anlamsız ve onursuz bir savaştı. Evet, Afganistan’da 12 yıldır devam eden iç savaşın esas nedeni etnik meseledir. Diğerleri bu esas nedenin doğurduğu nedenler.
Bu gerçek bugüne kadar hep örtülmeye çalışıldı. Herkesten evvel tabii Paştunlar ve Pakistan bu iddiayı kabul etmiyor.
Çünkü onlar Paştun hâkimiyeti ve Pakistan’ın fiili mandası altında Afganistan’daki tüm halklar mutlu yaşamaları lazım, diye düşünüyorlar. Paştunlar Afganistan’da ‘azınlık’ filan yok, burada herkes Müslüman, kardeş, ‘etnik mesele’ Afganistan’ın düşmanları, İslamın düşmanları tarafından uydurulan bir yalan, diyor. Ancak iş iktidara gelince, devlet makamlarına ‘din kardeşini’ değil, ‘kan kardeşini’ oturtmakta bir beis görmüyorlar. Bu din kardeşlerinin kendi dilleri, kendi kültürleri olabileceğini unutuyorlar, onları yine o ‘kan kardeşi’ dilinde konuşmaya zorluyorlar ve bunu da ‘Müslümanların birliği’ adına yapıyorlar.

Milli mutabakat sağlanamaz
İktidara Paştunlar değil de Tacikler gelseydi de durum değişmezdi. Tacikler de zamanında aynı Paştunların yaptığını yaptı, hükümeti yüzde yüz Taciklerle donattılar. Milli mutabakat hükümeti de ‘mutabakatı’ sağlayamaz. Bir kere böyle bir hükümetinın kurulabileceğinden dahi kuşkuluyum. Dış güçlerin baskısıyla kurulsa bile, bir süre sonra yine kavga başlayacağından emin olabilirsiniz. Bu hakiki Müslümanlar, ellerine iktidar geçtiği andan itibaren, hakiki ırkçılara dönüşürler. Yani özlerine dönerler. Tabii, özüne dönmek bir suç değil. Yani, Afgan toplumunu tıpkı 19. asır sonlarında ulusal kimliğini aramaya başlayan Avrupa toplumuna benzetmenin mahzuru olabilir mi?
Devletlerin de insanlar gibi kaderlerinde çizilmiş bir ömrü var, bu ömrün ötesinde yaşamaya kadir değiller. Büyük Britanya İmparatorluğu ve Rusya İmparatorluğu tarafından bir tampon devlet olarak kurulan Afganistan kendine ayrılan tarihi ömrünü bitirmiş gözüküyor.

En büyük iyilik
Gerçek kulağa hoş gelmez, ama yine de söylemeden edemeyeceğim: Artık Afganistan Orta Asya’nın ‘hasta adamı.’ Bu hastaya yapacağınız en büyük iyilik onu iktisadi ve askeri dopinglerle ayakta tutmaya çalışmamak. Afganistan bir devlet olarak klinik ölüm safhasında. Onu yaşatmanın tek yolu onun üniter yapısını değiştirmek, yerine daha esnek bir yapı, konfederatif devlet kurmak. Bu konfederasyona Afganistan’ın güneyi, doğusu ve kuzeyini temsil eden üç yeni cumhuriyet girebilir, mesela. Bugünkü vaziyette bu tek çare olarak görünüyor. Aksi halde, savaş devam edecektir.
Sovyet askeri Kâbil’i terk ettikten sonra, Paştunlar, Tacikler, Özbekler, Hazara ve başka etnik gruplar nasıl birbirine girdiyse bu defa Amerikalılar çekildikten sonra, aynı şiddetle birbirlerine saldıracaklar.

MUHAMMED SALİH’E SORULAR

Orta Doğu Gazetesi, Kasım 2001

Orta Doğu: Öncelikli mücadeleniz Özbekistan’a gelmeden önce gündemde olan Afganistan’la ilgili sorularım olacak. Bu savaşı nasıl değerlendiriyorsunuz?
M. Salih: Savaş (bir ölçüde) bir aynadır, bazen insanlık bu aynaya bakıp, kendi suratının nasıl çirkin olabileceğini görür Afganistan’da ki savaş Müslüman dünyası için, inşallah hayırlı olacak. Bu savaştan sonra kimin kim olduğu bir daha belirlenecek. Ben ABD için söylemiyorum, İngiltere için de, ben Müslüman dünyası için söylüyorum. Taliban lideri Molla Ömer’i ilkel, zavallı bir kimse olarak tahmin ediyordum, fakat Taliban güçleri Kabil’den kaçıp, Kandahar ‘a kapandığında verdiği bir demeç, bu adamın o kadar da aptal olmadığını ortaya koydu!
“Her şeyi bir anda kaybettik, demek ki, Allah’a hoş gelmeyen bir hata yaptık” dedi. Bu kelimeler onun bütün hayatında söylediği yegane hikmetti belki…
BBC televizyon kanalından gösterilen, Rabbani taraftarlarının Kabil sokaklarının birinde yatan insan cesedinin yüzüne, ayaklarını koyarak eğlendiklerini görüp, “Bu adamlar ne zaman adam olacak, bu Müslümanlar ne zaman Müslüman olacak? diye yanıp tutuştum. Bunlar da Molla Ömer gibi, ”Allah’a hoş gelmeyen bir hata yaptık” diyebilecekler mi acaba, veya o güne kadar yaşayabilecekler mi ?
Molla Ömer’in adamları kadınları zindana kapatıp, onların insani haklarını çiğneyerek halkın gazabını kazandı ise, onun muhalifleri bu kadınları kaçırıp, ırzına geçerek halkın nefretini kazanıyorlar. Bu vahşet İslam Dünyasından manzaralar olarak sunuluyor kamuoyuna, ve bu aslında ABD’nin Kabil’e attığı, bombalardan daha tahribatlıdır Müslümanlar için. Bugün Afganistan’a bakarak tüm İslam Dünyasının, ”Biz Allah’a hoş gelmeyen bir hata yaptık galiba” diye bir düşünmesi gerekir bence.
O. D: Afganistan Rusya ve İngiltere’ye geçit vermedi acaba ABD için durum ne olacak?
M. Salih: Rusya ve İngiltere’ye karşı tavır, Kabil’de yerleşen, ”Kuzey İttifakı” ndan geldi. Çünkü ”İttifak”, Afganistan genelinde bu iki devletin tarih deki sömürgeci rolünden dolayı meydana gelen menfi imajın, kendi siyasi kariyerine de zarar verebileceğini düşündü. Halbuki bundan bir ay önce bu grup, “Kim gelirse gelsin, bizin için Kabil’den Taliban’ı kovsun, biz her şeye razıyız” diyordu. Şimdi Bagram havaalanındaki 90 kişilik askeri birliğe bile tahammül edemeyeceklerini bildirmektedir. ABD’ye gelince, tüm bombardımanlarına rağmen, belki de Afganistan’da en az tepki görecek devlet olarak karşılanacaktır. Çünkü Afganistan’ın geleceği değil sadece siyasi, iktisadi açıdan da büyük ölçüde bu süper gücün tutumuna bağlı olacak.
O.D: Kuzey ittifakı hakkında ne düşünüyorsunuz? Afganistan’da mücadele eden grupların birbirlerine vahşet olarak tanımlanacak sert tutumlarının sebebi nedir?
M. Salih: “Kuzey İttifakı” diye bir İttifak yok aslında! Kuzey Afganistan’da iki silahlı grup var. Rabbani liderliğindeki Tacikler grubu ve general Dostum liderliğindeki Özbek – Türkmen Türkleri grubu. Bu iki grup arasında hiç bir zaman İttifak olmamıştır! Şimdiki siyasi vazıyet bu iki grubun İttifakını gerektirse de buna yanaşmıyorlar. Taliban sonrası başlanacak muhtemel savaşın hazırlığını yapıyor her iki taraf. Bu acı bir gerçektir!
O.D: Afganistan’ın Türk yurdu olduğu belirtiliyor. Size göre Afganistan’da kökeni Türk olan ne kadar insan var. Bu bağlamda Dostum’u değerlendirmek gerekirse neler söyleyeceksiniz.? Sizce Türkiye Dostum ‘a Türk dostluğu hakkında güvenmeli mi?
M. Salih: Afganistan’da bizim tahminlerimize göre 6 milyon civarında Türk nüfusu var, bu demografik gerçeği artık Afganistan’daki hiç bir yönetim göz ardı edemez. Bunu Afganistan ‘ın kaderini belirlemeye çalışan ABD, Batı ve Rusya da göz ardı edemez! General Dostum’un kişiliği ne olursa olsun, bugün o bölgede ondan başka lider yoktur! Türkiye’nin Dostum ‘u desteklemesi lazım.
O.D: Yazılarınızda savaşın uzun süreceğini ve Afganistan’daki sorunun ancak federasyonla çözülebileceğini söylüyorsunuz? Bu konudaki görüşlerinizi biraz daha geniş anlatır mısınız?
M. Salih: Taliban sonrası Afganistan’ın üniter devlet şeklinde yaşaması zor, üniter yapı etnik çatışmaları devamlı körükleyecektir. Bu çatışmalara karşı tek çare bölgelerin özerliğidir. Zaten, 1989 dan sonra Peştun, Tacik ve Özbek bölgeleri fiilen birbirinden bağımsız yaşamışlardır. Şimdi bu durumu meşrulaştırmak kaldı sadece Ülkede Referandum yapılsın, göreceksiniz, bu üç bölge halkı mutlaka özerklik için oy verecektir, bunu istemeyen Pakistan ve Peştun siyasileridir. Üniter Afganistan, Pakistan için bu ülkenin kontrolünü kendi elinde tutmayı kolaylaştırmak, Batı devletleri için ise Orta Asya enerji ( gaz, petrol) transferinde güvence sağlamak için lazım. Aslında sürekli iç çatışmalarla sarsılan, istikrarsız bir üniter devlete nazaran istikrarlı ve refaha kavuşmuş özerk bölgelerin hudutları yabancı ülkeler için daha güvenlidir. Tabi şimdilik bu argümanları dinleyecek az insan bulunur, ama yine bir iki yıl savaştan sonra bu gaye aktüel konuma gelebilir.
O.D: Özbekistan’daki mücadelenize dönersek, çalışmalarınız nasıl sürüyor?
M. Salih: Bir çok insanımız hapiste, Kerimov zindanlarında işkence görüyor. Bir çoğu devamlı baskı altında mücadeleyi devam ettiriyor, bir kısmı da yurtdışına çıkmış, oradan mücadelesine devam ediyor. Buna rağmen Kerimov ERK Partisini esas düşmanı olarak görmekten vazgeçmemiştir. Her seçim öncesi ERK Partisini seçime katmamak için bir şeyler uyduruyor. Mesela 1999 yılının sonunda Parlamento ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi kendisine suikast olayını uydurdu! Taşkent ‘de bomba patlattı ve ERK partisini secime sokmadı. Beni “terörist” ilan etti!
Şimdi ABD deki 11 eylül terör olayları bir talih kuşu olarak Kerimov’un başına kondu. Bu bahaneyle Kerimov ABD’nin yakın dostu oldu ve onun sayesinde insan hakları ve muhaliflerini daha rahatlıkla ezecek, insan haklarını daha rahat çiğneyecek.
O.D: Kerimov sizi şeriatçı olmakla suçluyor, dine bakış açınız ve bu konudaki görüşleriniz nelerdir?
M. Salih: Kerimov 1989 yılında beni Pantürkizm ile suçlamıştı, şimdi duyuyorum, bugün kendisi Pantürkist olmuş (!) Nazarbayev ve Akayev’i toplayıp (Safarmurad Türkmenbaşı bu gibi toplantıları ciddi kabul etmiyor) “Türkistan umumi evimiz “diyormuş. Halbuki, bizi Türkistan kelimesini şiirimiz de kullandığımız için halk düşmanı ilan ediliyordu bir zamanlar. Zaman değişiyor, İnşallah, gün gelir Kerimov şeriatçılığa da kendisi üstlenir, fakat o zaman beni hangi sıfatta suçlayacağını, bilmiyorum. Dine bakış acım bir Müslüman’ın bakış açısıdır. Eğer Müslümanlar kendi dinini iyi tanısalar idi, kendileri dünyanın en ileri insanlarından, ülkeleri dünyanın en uygar ülkelerinden olurdu. Bazıları İslam ülkelerindeki sefalet ve kargaşa sebebi olarak İslam dinini görüyor. Aslında tam tersi, İslam ülkeleri, İslam’ı yanlış algılayıp, yanlış uyguladıkları için geride kalmışlardır.
O.D: Sizce Kerimov kendisinden sonra Hafız Esad gibi kendi ailesinden birini yöneticiliğe hazırlıyor mu?
M. Salih: Kerimov ‘un Hafız Esad gibi bir oğlu yok, olsa bile varis olamazdı. Kerimov kendi yerine bir varisi düşünde bile görmek istemez.
O.D: Siyasi mücadeleyi bir kenara bırakırsak, aynı zamanda bir düşünce ve edebiyat adamısınız. Bu konudaki çalışmalarınız nasıl gidiyor? Şiire vakit kalıyor mu? Norveç’te yaşadığınızı biliyoruz, günlük hayatınız nasıl geçiyor?
M. Salih: Hayır, şiire vakit yok! Daha doğrusu, şiir için ilham lazım, işte o yok.
20 haziran 1990 yılında Özbekistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Kerimov’un karşı olmasına rağmen Parlamentoda Özbekistan’ın bağımsızlığını ilan ettiğimizde, ”Nihayet oldu bu iş, şimdi şiir yazacağım, şimdi ben serbest bir insanım, benden bu kadar, siyaset sizing olsun!”, diye hayal etmiştim, yanılmışım.
Moskova zulmünden kurtulup, kendi mahalli diktatörler zulmüne tutulduk. Şimdi bunların zulmünden kurtulmamız gerekir, kurtulmadan şiir yazmak ta yok!

Mahkûmun çehreyle ayrılığı
Radikal gazetesi,
04.01.2002
Hücreden başkanlık sarayına
14 Aralık’ta Çek Cumhuriyeti, muhalif Özbek lider Muhammed Salih’in ülkesine iade edilmesini reddetti.
Mahkeme kararına dünya basını yoğun ilgi gösterdi. Prag şehrinde görülen davada, Özbek muhalefet partisi Erk’in başkanı Salih’in ‘iade edilmesi mantıksız’ bulundu. Mahkeme Başkanı, ‘Salih’in istediği yere gidebileceğini ve Çek yetkililerce gözaltına alınmayacağını’ söyledi.
Salih, 27 Kasım’da Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nun Asya Bölümü milletvekilleriyle görüştükten sonra,
28 Kasım’da Amsterdam üzerinden davetli olarak Prag’a geldiği sırada gözaltına almıştı. Daha sonra serbest bırakılan Salih’in iade edilip edilmemesi gündeme gelmişti. Muhammed Salih, Özbekistan rejiminin aleyhindeki iddiaları nedeniyle geçen yıl kasım ayında yapılan gıyabi yargılamasında 15.5 yıl ağır hapse mahkûm edilmişti.
Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’in kefaletiyle mahkeme gününe kadar serbest bırakıldığı 11 Aralık’ta Radio Free Europe ve Liberty radyosu konferans salonunda bir basın toplantısı düzenleyen Salih, “Mesele çok basit: Batı kiminle beraber, diktatörlerle mi ya da demokrasiyle mi?” diye sordu.
Dünya basını zaten tuıtuklandığı ilk günden beri Salih’in yanında yer almıştı. New York Times, Los Angeles Times, Washington Post gibi dev gazeteler dünya kamuoyunun dikkatini Özbek muhalefet liderinin akıbeti üzerine çekmeyi başarmıştı.
Bunun dışında Norveç başta olmak üzere Hollanda, Britanya , Rusya ve ABD büyükelçilikleri Salih’i hiç yalnız bırakmadı, davaya sürekli ilgi gösterdi. Norveç’in Prag Büyükelçisi iki defa Salih’i hapishanede ziyaret etti. Tabii, bu davanın adaletli bir biçimde sonuçlamasında Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Komitesi gibi uluslararası insan hakları savunucusu teşkilatların rolü de var.
Prag mahkemesi Salih’in değil, Özbek rejiminin mahkemesi oldu. Bu ülkedeki devlet terörünün kanıtı olabilecek pasajlar yer aldı mahkeme kararında.
12 Aralık akşamı Havel, Muhammed Salih’i başkanlık sarayında kabul ederek 25 dakikalık bir görüşme yaptı. Sohbet beklendiğinden de sıcak ve samimi geçti. Sohbet sonrası brifingde Salih, Havel’in destek sözü verdiğini söyledi. Ve kendisinin de Havel’e hapiste yazdığı bir makaleyi hediye ettigini söyledi. Yanda o makaleyi okuyacaksınız.
Vaclav Havel’e
Beni 28 kasım 2001′de tutuklayıp Çek Cumhriyeti’nin başkenti Prag’ın Pankras Hapishanesi’ne koydular.
Gözaltına alınıp hücreye kapatılanlara mahkemeye çıkıncaya kadar ayna vermiyorlar. Ve böylece ben kendi çehremden ayrıldım.
Her sabah sakalımı tıraşlarken, yüzümü ellerimle görüyorum, ama ellerim göz gibi keskin görüşlü değil.
O nedenden avukatımla ya da başka ziyaretçilerle görüşmeye giderken, omuzlarımda kontrolden geçmeyen bir kafayı (kelleyi) taşıdığımı hissediyorum.
Hücredeki hava aşırı kuru olduğundan (bataryanın etkisi belki) yüz derisi kuraklaşıyor, kafana bir nikap, bir maske giydirilmiş gibi hissediyorsun kendini ve bu, o yüz ile ayrılık duygusunu daha da güçlendiriyor.
Tabii böyle bir yüz (ya da çehre) günlük yaşamda zaruri olan manevralara hiç hazır değil. Mesela, ben pencere arkasından ziyaretçime gülümsersem, benim çehrem de gülümsüyor mu, ben bunu bilemem. Yoksa bu çehre beni ziyaretçiye getiren gardiyan gibi beni dışardan gözetliyor mu sadece. Veya mesela, ben konuşurken, bu çehre ne yapıyor: Benim dediklerimi mimiklerle tasdik ediyor mu, yoksa aksine, inkâr mı ediyor? Ya da bu yüz benden ayrıldığına memnun, nezaretimden kurtulduğundan hoşnut olamaz mı?
Herhalde, o artık ziyaretçimin tebessümüne cevaben, sayısız yüzlere hapsedilen o milyonlarca gülümsemeye benzer bir ürün üretmek için kendi adalelerini yormayacak.
Tebessümü konuşuyorum, çünkü tebessüm -özellikle dünyamızın ‘medeni’ kısmında- insan çehresinin en çok ihtiyaç duyduğu işlevdir. İnsanlar durmadan gülümsümeye mahkûmlar, onların çehreleri bu ağır mihnetten dolayı çoktan yorgun düşmüştür.
O sebeple ki, ölülerin gülümseyenlerine çok az rastlanır. Belki gülümseyen bir-iki ölü görmüşsünüzdür, ancak sonradan onların da bir dindar olduklarını ögreniyorsunuz, onlar hayattayken çok ağladıklarını telafi ettikleri veya Allah’ın vesline ermelerinin sevincinden tebessüm ettiklerine şahit oluyorsunuz. Onların tebessümü bize değil.
Gülümsemeye böyle bir önyargıyla baktığımın nedeni belki de bu işi hayatımda hiçbir zaman doğru dürüst yapamadığımdan kaynaklanmış olabilir. Bu konuda hep kompleksliydim zaten. Gençligimde yazdığım bir şiir mesela:
Çarmıhla perçinlemiş tebessüm/İki köşesine çivi kakıp, çehreye perçinlenmiş tebessüm/Ben size hoş görünmek için bundan beter acıyı bile göğüslemeye hazırım.
Gerçekten, bu köle mihneti olan gülümseme hiç de layık olmadığı bir itibarla teşvik ediliyor halk arasında. Diyelim, bir politikacı etkili biçimde gülümsemeyi beceremezse o ‘tabandan gelen siyasetçi, bizden birisi’ olamaz. Gülümseme fetişizmi o kadar hayatımıza musallat olmuştur ki, hatta diktatörlükler bile ayna önüne geçip suratının kaslarını gevşeterek egzersiz yapmaya başladı.
Ve televizyon ekranlarındaki o ‘Halkbaşı Diktatör’ün yüzünden yayılan ‘tebessüm’ dalgaları vücudunu sararken, zavallı halk, ‘İnsanoğlunun gülümsemesinin bu kadar çirkin olabileceğini hiç düşünmemiştim’ deyiverir! Bütün bunlara rağmen, ben insan yüzünün en güzel hareketi olan tebessümü seyretmeyi severim. Eğer o çocuklar veya kendi çehresini nezaret altında tutmayı düşünmeyen çiftçinin ya da uyuyan bir bakire kızın ya da bir azizin gülümsemesiyse.
Bu çeşit gülümsemeler sanki ‘sanat sanat için’ teorisine dayanarak yaratılan bir entelektüel boyutlu eser misali veya raks misali derin anlamlı hareketlerdir. Onlar belki daha çok bir duaya benzer. Bu gülümsemeler kendi içlerine, hayır, aynı zamanda dışarıya, uzaya, galaksilere uzanan bir enerji. Bu düzeyde, gülümseme insan yüzüne acı çektirmiyor, aksine, insanın yüzü kendisinin etrafını çizdiği üründen lezzet alıyor.
Etrafını çizdiği dedim, çünkü gülümsemeyi insan yüzü üretmiyor (dışardan veriliyor), sadece onun çerçevesini yapıyor.
Ben Pankras Hapishanesi’nde ikinci günüme başlarken, ‘Belki burada ne gülümseme ve ne de başka bir ima-işarete gerek olduğu için ben kendi yüzümden ayrı düştüm’ diye bir fikir geldi kafama. Bu çok mantıklı bir fikirdi aslında. Burada gerçekten de insan çehresinin sokakta ihtiyaç duyabileceği hemen hemen hiçbir mimiğe ihtiyacı kalmıyor.
Burada kimse birbirinin gözlerine bakmıyor, burada sana hitap etseler, sanki sen şeffaf bir varlıkmışsın gibi, sanki sen yokmuşsuncasına, bir boşluğa gibi hitap ediyorlar. Boşluğa atılan her kelime büyük gürültüyle yankılanıyor, her kelime dehşetli şekilde, derin anlaşılıyor, yani sarf edilmiş kelimeleri, dışarıda alışıldığı gibi, yüz mimikleriyle desteklemeye hiç ihtiyaç kalmıyor. O nedenden buraya giren her bir insanın kendi yüzünü özel eşyalarıyla birlikte hapishane memurlarına bıraktığını düşünmesi ve bu fikre kendisini alıştırması gerekir. Aksi halde, insan birkaç gün meyus kalır, olur olmaz hayallere, en kötüsü, özgürlük hakkında arzulara kapılabilir.
İsteseniz de istemeseniz de o soğuk hücrede uyanacağınız ilk sabah sizin yüzünüz sizden ayrılacaktır.
5.12.01, Pankras Hapishanesi, Prag,

Şerİat ve demokrasİ

23.01.2002, RADİKAL GAZETESİ

Ne şeriat Allah’ın buyurduğu ölçüde uygulanıyor, ne
demokrasi ilkeler düzeyinde. Aslında demokrasinin temelinde şeriat yatar

Doğu’da olduğu gibi Batı’da da iki kutup arasındaki karşıtlığı belli düzeyde tutmaya çalışan şahıs ve gruplar her daim olacak. Buna maddi ve manevi açıdan ihtiyaçları var.
Samuel Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ teorisi Kipling zihniyetli birçok Batılı erbab tarafından hoşgörüyle karşılandığı gibi, yeryüzünde adaleti yerleştirmeye and içerek, eline silah alan bazı Doğulu radikallerin de beğenisini kazandı. Özellikle 11 Eylül’den sonra bu insanların kendi putlarının beşaretlerinin ne kadar isabetli olduğuna ‘iman’ getirdiklerine hiç şüphemiz yok. Hatta bir Batılı siyasi erbab bu ‘haklılık duygusundan’ ilhamlanarak Batı medeniyetinin Doğu medeniyetinden daha üstün olduğunu bile ilan etmiştir. Ama bu açıklamanın birilerini öfkelendirdiğini zannetmiyorum, bu ‘değerlendirme’ nasıl bir kabule layık ise o düzeyde kabul görmüştür. Bu bir sokak popülizmi, bir lumpen zevki seviyesinde yapılmış ‘değerlendirme’ydi. Ancak burada korkutan o ‘seviye’ydi, yani siyasetçinin dayandığı, onun temsil ettiği ‘sokak çoğunluğu’. Acaba, Huntington haklı mı, yoksa biz gerçekten de küresel bir savaşın, ‘medeniyetler savaşı’nın eşiğine yaklaştık mı?

Küreselleşsin bu dünya!
Bu gibi sorular en iyimser insanların kafasını bile karıştırmaya başladı sonunda. Ben geçen yıllarda ‘Anılar’ adlı kitabımı yazmış ve epigraf olarak Andre Malraux’nun “21. yüzyıl ya maneviyat ve ruhaniyat asrı olacak ya da hiç olmayacak” sözünü seçmiştim. Fakat 11 Eylül’den sonra cereyan eden olaylar Fransız yazarın bu iddialı sözlerini kitabın Türkiye Türkçesine tercümesine koymamak için yetti. Güya Malraux’nun kehaneti gerçekleşmemiş ve sanki Huntington haklı çıkmış, kâhinler müsabakasında galip gelmişti.
Tamam, sizin dediğiniz gibi olsun!
Küreselleşsin bu dünya!
Fakat neden siz ‘küreselleşen dünya’ derken sadece terörün ‘küreselleşmesini’ düşünüyorsunuz? Neden sadece teröre karşı savaşın ‘küreselleşmesini’ kastediyorsunuz? Neden her şeyin ‘küreselleşmeye’ mahkûm olduğu bu dünyada halklar ve ırkların barışı küreselleşmiyor? Neden kültür ve medeniyetlerin yakınlaşması
küreselleşmesin? Neden bu dünyada zulme karşı, adaletsizliğe karşı, diktatörlüğe karşı savaş küreselleşmiyor acaba?
Nerden türedi bu Batı-Doğu kompleksleri?
Kim insanlığın bu aşağılık sıfatlarını küreselleştiriyor?
Batı’da yaşayanlar Batı medeniyetinin en üstün medeniyet olduğundan emin, Doğulular Batı’nın en iyi değerleri Doğu’dan ısmarladığını söylüyor. Doğu adına konuşanlar demokrasinin insan hayatının, varoluşun yegâne bedeli olamaz diyor. Batılı sözcüler Doğu’dan gelen tüm olumsuzlukların kaynağı, insanın hür tercih imkânını kısıtlayan şeriattır diye iddia ediyor. Aslında, ne Doğu şeriatı Allah’ın buyurduğu ölçüde uyguluyor, ne de Batı demokrasiyi ilkeler düzeyinde uyguluyor. Eğer bu iki kutup samimi olsaydı birbirlerine ne göründüğü kadar iyi ve ne de göründüğü kadar kötü olduklarını açıklamış olurlardı. Şayet birbirleriyle gerçekten barışmak isteselerdi, demokrasi ve şeriyatın o kadar da zıt kutuplar olmadığını, hatta birçok ortak noktaları bulunduğunu sevinçle ‘keşfedebilirlerdi’. Ya da İnsan Hakları Bildirisi’ndeki birçok pasajın İslam dinindeki hakların aynısı olduğunu görürlerdi. Veyahut, bu demokrasi dediğimiz şeyin temelinde Hıristiyanlığın yattığını, onun da bir zamanlar şeriat olduğunu anlamış olurlardı.
Radikal gazetesinde yer alan ‘Common Ground’ adlı kuruluşun başlattığı teşebbüs (Ortadoğu’da şiddete karşı yazı dizisi) sanırım çok zamanında. Aslında bu gibi bir tartışma sadece Yakındoğu bölgesiyle sınırlı kalmamalı. Artık barış tüm dünya için bir tarihi zaruret haline gelmiştir. Huntington’ı tenkit etmek mümkün, ama uyarısını ciddiye almak zorundayız.

Sahabenin gör dediği
Ben ‘İslam teröristleri’ dedikleri insanların ‘cihat çağrısı’nı işitip sahabeden birinin verdiği hikmetli bir dersi hatırlıyorum. Hazreti Ali ve Hazreti Muaviye taraftarları arasında fitne alevlenmiş bir zamandı. Bu kavgaya katılmak istemeyen sahabeden birine taraflardan birini desteklemesini talep ediyorlar. Sahabe şöyle karşılık veriyor: Ben hiçbir tarafa katılmıyorum, çünkü benim kılıcımın gözleri yok, birini keserken, onun bunu hak edip etmediğini bilemez, günahsız birini öldürmekten Allah’a sığınırım.
İşte bu şeriattır. Yani, Batı’nın korktuğu şeriat. ‘İslam teröristleri’ denilen kişilerin istismar ettiği ve hiçbir zaman emel edinmediği şeriat budur.
O yüzden bazen düşünüyorum:
Acaba, şeriat hâlâ bizimle mi?
Herhalde, bizde şeriattan çok az kaldı gibi geliyor. Öyle olmasaydı, birileri çıkıp ‘Şeriat istiyorum’ diye bağırmazdı.
Şeriat Doğu’dan kaçmaya başladı diye korkuyorum. Eğer öyle olmasaydı, savaş, açlık ve yoksulluk üzerimize yağmur gibi yağmazdı.
Doğu’da zorbalık egemen ve zorbalık hâkim olan yerde şeriat yaşayamaz.
Doğu’da yetimin ekmeği elinden alınarak emanete hıyanet ediliyor, suçsuz insanlar diri diri gömülüyor, bunlar şeriatın Doğu’yu terk etmeye başladığının işatretleri değil mi?
Rüşvetin, yalancı şahitliğin, zinanın meşrulaştığı bir yerde, uyuşturucu düşkünlüğünün, hırsızlığın ve katilliğin devlet tarafından rağbetlendirildiği muhitte şeriat nasıl yaşayabilir? Kendilerini Allah’ın yerdeki gölgesi diye ilan edip devleti şeytanın kurallarıyla yöneten diktatörlerin bulunduğu mekânda şeriat nasıl yaşar? Elbette, karşı taraftakiler sevinmesin. Onlar da gözlerini uykusuz tutmak zorunda. Onları da övündükleri demokrasi terk edebilir. Mesela, ‘gelişmiş ülkeler’deki siyasetçilerin ikiyüzlülüğünden, güçlü devletlerin ulusal çıkarlar uğruna zayıflara karşı acımasızlığından ürkerek, onların dünyada ‘en zengin’, ‘en birinci’ ve ‘en büyük’ olma ihtiraslarından dehşete düşerek kaçabilir demokrasi.
Velhasıl karşı sahilde düşman yaratma alışkanlığından bir an önce vazgeçmezsek hiçbir şey değişeceğe benzemiyor.
Aslında, hayat güzel bir şey, onu yaşamak da o kadar meşakkatli iş değil. İsteyen bu hayatı daha da kolaylaştırabilir, aslında.
Mesela, ben sürgün yaşamıma karşı kin duyduğum, kaderime isyan ettiğim anlarda bu tehlikeli isyan ateşini şu özdeyişle söndürüyorum:
‘Sana karşı yönlendirilen ‘zulmün’ tamamen durdurulması için sen kendini o zulmü yapan ‘zalime’ benzemekten tamamen durdurman lazım.’
Evet, zalimin zulmünden emin olmak istersen, onun tüm kötü sıfatlarından kendini arındırman gerek.

KERİMOV VARSA DEMOKRASİ YOK

05.02.2002, RADİKAL GAZETESİ

Her insanın bir korktuğu var.
Özbek lider Kerimov seçimden korkar. Görev süresini
şimdiden uzattı, çünkü iki yıl sonra ABD hâlâ
dostu olmayabilir

ABD Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov’un görev süresini uzatmak için 27 Ocak’ta yapılan referanduma gözlemci göndermedi. Süper gücün bu tutumu bölgede Orta Asya’da demokrasi yanlılarınca olumlu karşılandı. Gerçi başka bir zaman olsaydı Özbek diktatörünün bu oyununa karşı ABD’nin daha da sert tavır alabileceğinin herkes farkında.
Bu perspektiften bakıldığında, Kerimov’un bu siyasi şovu neden bu yıl gerçekleştirdiğini, gelecek yıllara bırakmadığını anlıyoruz. Kerimov referandum için 2002 yılını seçti, çünkü 2004′te Amerika’nın bugünkü dostluğunu ona kimse garanti edemezdi. Bugünkü durum çok özel. Mesela, ABD Kerimov’un referandumuna gözlemci göndermeyebilir, fakat terörizme karşı kampanyaya desteğinden dolayı bu Orta Asyalı diktatöre teşekkür etmek için senatörlerini yollamaktan vazgeçemez. Bunun farkında olan Kerimov ABD’nin gözlemci göndermemesini anlayışla karşıladı. ABD’nin tutumu, Amerikan-Özbek ilişkilerini daha da pekiştirmek yolunda insan hakları ihlallerini eleştirenlere yönelik bir denge sağlama jestiydi.
Ancak, Kerimov’u iyi tanırım, seçimlerde onun rakibi olduğum için değil, Kerimov’u bir insan tipi olarak iyi tanırım. Bu tip, ihtiyatkârlık bilinci çok gelişmiş bir komünist lider tipidir. Halkımız bu gibi tipleri şöyle karakterize ediyor: “Bu adam kaşınacak yerini bir yıl önceden kaşır.”

Seçim paranoyası
Her insanın bir korktuğu var bu dünyada. Özbekistan Cumhurbaşkanı seçimlerden korkar.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin her beş yılda tekrarlanması, toplumda istikrarsızlıklar yaratma olasılığı güçlü, her yedi yılda olsa bu risk azalır, diyerek korkusunu açıkça itiraf etti bile. Evet, seçimler onun için hep tehlikeli olmuştur. Oylama süreci ve oy sandıkları tamamen denetiminde olmasına karşın, seçmenleri yönlendirme ve seçime hile karıştırma araçları elinde olmasına rağmen, yine de seçimden korkuyor.
Cumhurbaşkanı sıfatıyla 13 yıldır iktidarda, bu uzun süre içinde sadece bir kez alternatif namzetli seçime cesaret etmiştir. Bu da 1991 yılı seçimiydi. Bu seçim Kerimov’un ilk ve son hatasıydı. Bundan sonra hiçbir zaman muhalefeti, ne cumhurbaşkanlığı seçimleri ne de parlamento seçimlerine bırakacaktı. Çünkü kontrolü altında olan seçimlerin bile muhalefetin iktidara sızmasını emin şekilde engelleyemeyeceğini görmüştü. 1991′de muhalefet, parlamentonun sadece yüzde 5′ini oluşturuyordu, ancak bu bir avuç muhalif öyle bir mücadele başlattı ki, parlamentonun ekim ayı oturumunda Kerimov’u devirmişlerdi, tesadüf kurtardı onu. Bu ekim oturumunu Kerimov hiçbir zaman unutmadı ve artık Kerimov iktidardayken demokratik muhalefet seçimlere katılamayacak.
Kerimov planlı biçimde dini radikalizmin tırmanmasını körükleyecek, bunun sayesinde ABD’nin, Batı’nın desteğini alacak. En mühimi, dincileri bahane ederek baş düşmanı demokratik muhalefeti ezecek. Kerimov’un 92′den bu yana kullandığı taktik bu. Çünkü Kerimov rejimine alternatif güç hiçbir zaman (iddia edildiği gibi) dini radikaller olmadı, bugün de öyle değil. Kerimov rejimine alternatif her zaman demokratik muhalefet olmuştur. Olası bir seçimde, hatta yarı demokratik bir seçimde demokratik muhalefetin kazanacağı kesin. Kerimov’un seçim korkusunun kaynağı işte bu.
Bazıları, “Kerimov, 13 yıl iktidarda kaldı, bu yetmemiş, şimdi yine yedi yıldan iki süre başkanlık yapmak istiyor, bunun nedeni ne?” diye soruyor. Bunun tek nedeni var: Kerimov hayattayken, kimse onu yargılayamasın.
Referandumla onaylanan uzatma süreci 2004′te başlıyor, o zaman Kerimov tam 15 yıllık iktidar sürecini bitirmiş olur. Sonra başkanlığını yine uzatacak ve tam 80 yaşına kadar iktidarda kalacak.
Bunun anlaşılamayacak yanı yok.
ABD gibi AB devletleri de referandumun ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Kerimov, Rus lider Yeltsin gibi kendine varis aramayacak, çünkü vârislere güvenmiyor. Stalinci bir içgüdüyle hareket ediyor ve davranışları kendi açısından mantıklı. Yeltsin, Rus halkına karşı cinayet işlemedi, masum insanları öldürmedi, muhaliflerini hapiste çürütmedi. Yeltsin içki içerdi, ama halkına zehir içirmedi, yolsuzuluğa bulaştı ama halkının hürriyetine engel olmadı. O yüzden Kerimov’dan Yeltsin misali ‘mertçe istifa etmesini’ beklemek safdillik olur.

Batılılar uyutuyor
Bu adam iktidardayken Özbekistan’da hiçbir şey değişmeyecek. Ne siyasi ne de iktisadi alanda. ABD ve Avrupa devletlerinin Özbekistan’a yapacakları yardımlar rejimi ayakta tutmaktan başka şeye yaramayacak. Dünya kamuoyunun vazifesi Kerimov ve onun müttefiklerinden ülkede acil siyasi reformlar talep etmekten geçer.
Batılı politikacılar insanlarımızı ‘önce iktisat, sonra siyaset’ türküleriyle uyutmamalı, bu istikametin yanlış olduğunu bizim halklarımız (sırtlarnda) tecrübe etmişlerdir. Önce siyasi reformların yolunu açın, gerisini biz buluruz. ‘Demokrası bir yılda oluşacak olay değil’ gibi veciz ibarelerle diktatörlerin değirmenine su koymayın ne olur. Bu hikmetli deyişleri 1985 yılından beri biz ezberledik, aradan 17 yıl geçmesine rağmen, demokrasi Orta Asya’ya hâlâ ayak basmadı, hâlâ komünistler yönetiyor burayı, onların iktidarda bu kadar uzun kalmalarından Batı devletleri hiç mi sorumlu değil?
Kerimov gibi diktatörlerin Orta Asya’ya karşı yaptıkları rezillik demokratik Batı’nın bu bölgede yapabileceği tarihi hata karşısında küçük kalabilir. Afganistan ve terör karşıtı kampanya geçici bir aşama. Aslında 11 Eylül’den sonra Batı uygarlığı ABD öncülüğünde Orta Asya bölgesinde bir tarihi misyonu üstlenmiş bulunuyor.
Biz umut ediyoruz, bu bir DEMOKRATİK MİSYON olacaktır. Bu misyonu biz destekleyeceğiz, eğer o zalim hükümdarların iktidarını korumaya değil, bizim halklarımızın hürriyet ve demokrasiye kavuşmasına vesile olacaksa.
Referanduma gelince, bizi bu ‘uzatmalar’ korkutamaz, aksine, bu gayriinsani rejime karşı direnerek, yolumuzun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha görüyoruz.

Neyse ki ömür uzamıyor
Evet, referanduma kızanlar bizim aramızda da oldu. Bir arkadaş kendi isyanını şöyle ifade etmişti: “Yahu, 13 yıl başkanlık yapmışsın, ülkeyi batırmışsın, şimdi bu yetmemiş gibi, görev süreni yine uzatmak istiyorsun, bunu yapmak için çok ama çok vicdansız biri olmak gerekir!”
Ben bu arkadaşı şöyle sakinleştirmeye çalıştım: “Kullarını referandum aracılığıyla ömrünü uzatma kabiliyetinden mahrum yarattığından dolayı Allah’a derhal şükür et, aksi halde Kerimov değil 14 yıl, ebediyen cumhurbaşkanı olacaktı.”

İstikrarların en ‘pahalı’sı

Radİkal gazetesi
02.03.2002,

Büyük devletler kendi ‘stratejik bölgelerinde’ herhangi bir hareket yaparken, propaganda araçlarına birçok asalak unsur eşlik eder, ortalığı uydurmaca kuramlar doldurmaya başlar. Amerika’nın Afganistan kampanyası bundan nasibini aldı. Süper gücün Orta Asya’daki misyonunu değerlendiren bazı teşvikçiler ölçüyü kaçırdı bile.
Geçenlerde ‘Liberty’ radyosundan konuşan iki ‘erbap’ (biri Rus, diğeri Washington’lı Özbek) giriştikleri ‘entelektüel cümbüş’ün tesirinde şu sonuca vardılar: Kerimov’un görev süresini uzatan referandum Özbek halkının layık olduğu olaydır. Özbeklerin mantalitesine uygun bir merasim bu. Özbeklerde demokrasi geleneği yok. İnsan hakları vesair safsatalara zaman harcamamak lazım, Özbekistan demokrasi haritasında ‘kara delik’ değil.

Nihayet anladılar!
Burada Kerimov rejimi değil, bu rejimle ilişkideki ABD’nin siyaseti aklanmak isteniyor. Elbette, bu ‘akılcı sonuç’tan Kerimov sevinecek, çünkü ‘Özbek mantalitesi’nin demokrasiye aykırı olduğu hakkındaki ‘kuram’ onun, Kerimov bu ‘görüşü’ 1989′dan beri dünyaya anlatmaya çalışıyordu, nihayet anlayanlar peyda oldu!
Kerimov ‘zavallı’ yıllardır Özbeklerin ‘düşünce özgürlügü ve demokrasi’ gibi gayriciddi söylemlerle kaybedecek zamanı olmadığını söylüyordu. Bunu yakında ABD yetkililerine de açıkça belirtti. Başkanlık süresini uzatan referandum günü seçim bölgesinde verdiği demeçte aynen şunları söyledi Kerimov: Özbekistan’ın totaliter sistemden demokratik sisteme geçiş süreci ne kadar uzun sürecek, bunu kimse bilmez, bu sürecin bir gün biteceğini de beklemeyin.
Bu şeffaf açıklamadan görünüyor ki, Kerimov ABD’nin dostluğundan ve müsahama kapasitesinden son derecede emin. Kerimov ne konuştuğunun farkındaydı. Onun bu konuşmasından bir hafta sonra Amerıkan Dışişleri Bakanlığı Özbekistan’a ek yardım yapılacağını ilan etti. Aynı zamanda istikrarın bozulamaması için Orta Asya liderlerini ‘ürkütmeme’ siyasetini güttügünü de diplomatik bir dille kamuoyuna duyurdu.
Ancak Orta Asya’da demokrasi taraftarları ABD ve Batı devletlerinin bu bölgeye yaptığı iktisadi yardımların koşullu olmasını talep ediyordu. Daha doğrusu ABD’den Özbekistan gibi baskıcı rejimlere yardımın mutlaka insan hakları ve siyasi reformlar karşılığında olmasını isteniyordu. Amerika’nın çifte standart uygulamasından endişe ediliyordu.
Mesela, Balkanlarda Batı ve Amerika’nın siyasi-iktisadi baskıları antidemokratık rejimlerı kısa süre içinde yumuşamaya ve demokratikleşmeye mecbur etmişti. Halbuki, Balkanlardaki vaziyet bugün Orta Asya’dan daha gergindi, savaş vardı.

Çifte satandart
Neden Batı bu yaptırım politikasını Orta Asya’nın diktatör rejimlerine karşı uygulamıyor? Sırbistan ve Hırvatistan’ın imza attığı uluslararası anlaşmalara, AGİK şartnamelerine Özbekistan da imza atmadı mı? Yoksa, Batı da Kerimov gibi Özbeklerin mantalitesinden şüpheleniyor mu? Batı da Özbekler demokrasiye hazır değil düşüncesinde mi yoksa? Öyleyse, neden Sırbistan ve Hırvatistan’a sunulan o uluslararası evraklar Özbekistan’a da sunuldu ve sayın Kerimov onları imzaladı?
Bu çok mantıksız durum, beyler.
Bunun adı çifte standart oluyor ve biz Özbeklerin onuruna dokunuyor bu durum. Demokrasiye hazır olmayan Özbekler değil, Kerimov ve dostları. Entelektüel kulislerde ‘Her halk kendi yöneticisine layıktır’ gibi fısıltıları duyuyoruz. Bu ibare hikmetli, ancak devlet politikası olamaz. Eğer bu ibareyi devlet politikası yaparsak, bu bir zalim yöneticinin halka karşı yaptığı cinayetlerden halkı sorumlu tutmakla eşit olur. Bu yöntemle tüm Saddam ve Kerimov’ları aklamak mümkün.
1933 yılında Almanya’da Adolf Hitler iktidara geldi. Özbeklerin mantalitesini belirlemeye çalışan akllılardan soruyorum: Sizce, 1933′te Alman milletinin mantalitesi faşizmi kabul etmeye hazır mıydı? Ya da 1933′te Alman milletinin de -Özbeklerde olduğu gibi- demokrasi geleneği yok muydu? Ve o yüzden mi demokrasiye hazır değillerdi?
Ya Mussolini? İtalyan halkı layık mıydı bu diktatöre? Layık olmazsa, neden o iktidara geldi? Neden İtalyanların demokrasi geleneği Mussolini’ye engel olamadı?

Referandum yalanı
Bugünlerede entelektüel yağcılar Özbeklerin Kerimov’a nasıl çoğunlukta oy verdiğini munazara ediyor. Halbuki, bu referanduma bir aileden sadece bir kişi katıldığını herkes biliyor, herkes söylüyor. Ama her Özbek ailesinde en az üç seçmen olduğu neden konuşulmuyor? Yani 27 Ocak’ta Kerimov’un görev süresini uzatan referandumda oy veren seçmenin sadece yüzde 30′u seçim sandıklarına kadar gitmiştir. Demek Kerimov’un aldığı yüzde doksan değil, yüzde otuz. Bu rakam oylamaya kariştırılan muakkak hileyi hesaba kattığımızda iki misli küçülür. Bu ‘ulusal oyun’ Kerimov’dan daha çok Batı için imtihan olmuştur. Batı bu imtihandan geçti mi kaldı mı bunu zaman göstrecek. Bir şey belli: ABD’nin Orta Asya’da sadece askeri ve ekonomik tedbirlerle yerli rejimleri ittifakını sürdürme kararlılığı, onlardan siyasi ve iktisadi reformlar talep etmekten kaçınması en iyi ihtimalde bu rejimlerin ömrünü biraz daha uzatamaya, onlara karşı halk nefretinin daha da derinleşmesine, istikrarın daha da zedelenmesine sebep olur.
Tabii, Kerimov’un bugüne kadar yaptığı gibi, istikrar asker ve güvenlik güçlerının zoruyla tutulmaya devam edilebilir. Doğru, bunun adı da istikrar. Ama çok pahalı bir istikrar, belki dünyada en pahalı istikrar.

Yanlış harcamalar
Mesela, ABD toplumun istikrarı için kaç milyar dolar harcıyor, bilmiyorum. Ama Özbekistan’da bu iş için bütçenin tam yarısının harcandığı sır değil. Kerimov son 10 yılda güvenlik güçlerinin (istihbarat, polis, jandarma) kadrosunu üç misli çıkardı. Güvenlik güçlerinde iş bulmak çok zor, çünkü en yüksek maaş ve devletin tüm imtiyazları bu birimlere tahsis edilmiştir. Her adımda bir polis, bir casus ya da bir jandarmaya rastlıyorsunuz, ülke bir olağanüstü hal bölgesi gibi, pasaportsuz sokağa çıkmak yok, misafire gitseniz, muhtara bildiriyorlar ‘Mahallemize yabancı biri geldi’ diye. Komşunun komşusunu ihbar etmesi, devlet eliyle teşvik ediliyor. Okullar, fabrikalar ve işyerleri ajanlarla doldurulmuş durumda. Kısacası, ülkede bir kabristan istikrarı mevcut ve bu dehşetli istikrarı sağlamak için Kerimov her şeye hazır. En önemlisi böyle bir dehşetli istikrar Batı tarafından övülerek destekleniyor. Bence, böyle pahalı ve yapay istikrarın korunmasına harcanan milyarlar halkın ihtiyaçlarına sarf edilirse, bir süre sonra Özbekistan’da gerçek istikrar doğabilirdi. Mesela, ABD ve Batı’dan gelen dolarlar ekonomik reformlara, özel sektöre, orta ve küçük işletmelere, demokratik kurumlara iktisadi temel oluştursaydı, halkın çoktan arzuladığı bir hayati istikrar, bir huzur girebilirdi ülkeye.

Asıl onlar size muhtaç
Batılı dostlar neden Kerimov’u ‘ürkütmek’ten korkuyor da Orta Asya’da sosyal ve siyasi bunalımın derinleşmesinden korkmuyor? Neden Amerika gibi büyük bir devlet Orta Asya’da eski komunist Kerimov’u ‘her şey’ ve geri kalan ‘her şey’i hiç sayıyor? Görmüyor musunuz, bu diktatörlerin size muhtaçlığı sizin onlara muhtaçlığınızdan bin kere çok. İnanıyorum, Orta Asya’nın totaliter liderleri Batı için ‘her şey’ olma niteliğini kaybettiği gün bizde ‘her şey’ değişecek. (1 Mart 2002)

Amerikanin şaibeli antiterrör ittifaki
New York Times,
11.03.2002
Sovyetler Birliği yikildığında komünist diktatörler yıkılmadı. Aksine, dün kendilerinin “ düşmanları” olan milliyetçilere katılarak, onların milliyetçi sloganlarını sanki ilham la taşımaya başladılar. Kendi komünist partilerinin bölge birinci sekreterleri olan bu zatlar bir anda devlet başkanlarına dönüştüler ve dün sevdıklerı komünist partilerine hakaret yağdırmaya başladılar. Ben bu evrimi bu hafta Washington’u ziyaret edecek olan Islam Kerimov misalında takib etmiştim. Kendisi yakında görev süresini yine bir kez uzatarak iktidarını 2007′ye kadar garantiye aldı.
Komünist partisi Birinci sekreterlerinın atomatık devlet başkanlarına dönüşmesine Batı başlangiçta biraz şaşirdıgı bır gercektır. Yınede bu ‘yenı bagimsiz” ülkeleri ve bunlari yöneten diktatörleri desteklediler. Aradan oniki yil geçti, ama bu antidemokratik, insan haklarini hiçe sayan tek partili ülkeler hemen hemen hiç degişmedi, aldiklari bati destegi de ayni şekilde devam ettı. Durumu izahlamaya yönelık bir takim bahaneler sürekli bulunuyordu ,mesela eski Sovyet nükleer malzemelerinin güvenlikleri hakkinda endişeler,ve ya da Rusya, Çin veya başka bir güç le antoganizmdem kaçınma isteği… En azından batılı politikacilarin bu hükümetlere verdikleri destekleri mazur gösterecek uygun bir özrü her zaman vardi. Yani Bağımsız ülkelerin diktatorleri gerçekten şanslıydılar.
En büyük şansları geçen yıl 11 Eylul’de güldü. O gün Özbekistan Dışişleri Bakanlığı’nın 10 yıldan fazla bir zamandir başaramadığı şey gerçekleşti. Bu trajediden sadece 15 gün önce Bay Kerimov çeşitli suçlardan mahkum olmuş bir kaç bin tutuklu sivilin serbest bırakılması için genel af çıkarma garantisi vermiş ve bu mahkumların arasında, bir kaç siyasi tutuklu da vardı. Bu, Kerimov hükümetinin siyasi baskılarını kınayan raporlar hazırlama eğiliminde olan Birleşik Devletler’in iyi niyetini kazanmak için Bay Kerimov tarafindan sarfedilmiş bir çabaydı. Ama Süper güç, bu manevrayı fark etmedi galiba.
Ancak 11 Eylüldan sonra bu tarz özgürlük vaadlerina ihtiyaç kalmamamıştı. Süper güçün kendisi Taşkent’e gelmişti, iyi niyet le ve daha bir sürü başka niyetle gelmişti. Bu son şans o kadar büyüktü ki Bay Kerimov, terörizme karşı savaşta Birleşik Devletler’in tek ortağı olarak öne çıkmış , ve artık kendisini sadece Özbekistan’in değil, tüm Orta Asya’nın lideri gibi hissetmeye başlamiştı . Bugün Kazak, Kırgız ve Tacik liderler kendisine gıpta ile bakmaktalar.
Rus siyasi elit tabakası da Özbek liderinı ehdişeler içinde izleyerek, Başkan Putin’i, Moskova’ya her zaman biraz yakınmacı olan Kerimov’un Amerikancı bir kimliğe doğru gittiği konusunda uyarıyorlar. Belki de Amerikalılar bile bunun doğru olduğunu düşünüyorlardır.
Ancak gerçekte bunun tam tersiydi. Özbekistan bügün bir anti-Amerikanızma doğru ilerliyor; tabi eğer ‘Amerikanızm’ kelimesi demokrasiyı ifade etse, eğer amerıkanızm insan hakları ve devlet terörune karşı sıstem anlamına geliyorsa.
11 Eylul’den sonra Bay Kerimov, daha önce serbest bırakılacağı kararlaştırılan siyasi mahbüsler icın af kararından döndü (Sadece, Hizb-ut-Tahrir islam örgütünün yaklaşık 800 üyesi sürekli gözlem altında tutulmak kaydıyla serbest bırakıldı. Demokrat muhalifler hapiste kaldılar). Çunku Kerimov af üzerindeki politik baskının önemli ölçüde azaldığını anladı. Amerika’nın Kerimov’la olan sıcak ilişkileri, artık uluslararası insan hakları standartlarına uyma ihtiyacını ortadan kaldırmışrtı.
Özbekistan hukumeti polisin ellerinin bağını çözdüler. Polis bir sivili öldürürse, kurbanın bir terörist olduğunu, hatta Usame Bin Ladin’in yandaşı olduğunu belirten belgeler düzenliyorlar. Ve bunun dogru ya da yalan oldugunu soruşturmaya kimse muktedir değil.
Bay Kerimov, sanki Özbekistan’ın demokrasi sahnesindeki çabalarını göstermek istercesine, 1995 yılında seçimleri kaldırmak için bir Referandum yaptı. Resmi sonuçlara göre seçmenlerin %99.8′i bu seçim karşıtı görüşü ”yürekten’ desteklediler”. Bay Kerimov 2000 yılındaki yeni seçimi %92 oyla kazandı. (Hatta seçımdeki muhalifi bile Kerimov lehine oy kullandığını söyledi). Şu anda, Kerımov başkanlık süresinin biteceği 2005 yılını yine iki yıla uzattı. Bu oytunda aldığı leyhte oy oranı %91.78′di. Dışişleri Bakanlığı (State Department) akıllı davranarak, bu son halk oylamasını gözlemcı göndermedi, çünkü gözlem oylamaya meşrüiyet kazandırırdı.
Amerika çoğu zaman kendi oluşturduğu bazı oluşumları kendı yıkmak zorunda kalmıştı. Bunu son olarak, bir ölçüde, Afganistan misalında gördük. Amerika orada bir islam ayaklanmasının oluşmasina yardım etmişti, şimdi ise hükümete dönüşen bu islami ayaklanma (Taliban)’i yikmak zorunda kaldı. Amerika ile giriştigi antiterör ittifaki sayesinde Orta Asya’nin seçkin gücü haline yükselmiş olan Özbekistan’da aynı durumun tekrarlanması muhtemeldir.
Özbekista 60 milyondan fazla insanın yaşadığı, patlamaya hazır ve yoğun nüfüslu bir bölgenin tam ortasında yer almaktadır. Bu bölge nufuzunun üçte birinden fazlası Özbekistan’dadır. Bu durumda, Kerimov hükümetinin uyguladığı baskı örneği, demokrasi ve insan hakları konusunda bir az ilerleme sağlayan komşu ülkelerde de etkili olma yolundadır. Kerimov bu ülke liderleine prestij ve para kazanmanın ve adı bir kaprısle nasıl iktidarını uzatmanın yollarını nümayiş etmiştır. Ve buna rağmen postterörizm dünyada Amerikan desteğı almanın mümkün olduğunu da isbatlamiştır.
Muhammed Salih Özbekistan Erk (Özgurluk) Partisi’nin lideridir. Sürgünde yaşamaktadir.

Avrupa Parlamentosuna
ABD Kongersi ne
Türkiye Cumhüriyeti Büyük Millet Meclisi ne
DUYURU
Son günlerde Özekistanda yaşanan terror eylemlerini ERK Demokratik Partisi ve muhalefet adına sert bir şekilde kınıyoruz.Hiç bir gaye – ne milli ve ne de dini – terrörü meşru hale getiremez. Aynı zamanda biz dünya kamuoyunun gözünden kaçmış olabilecek bir gerçeği de burada vurgulmak zorundayız: Özbekistandaki otaritar rejim, 1999 yılında Taşkentte gerçekleşen patlamaları demokratik muhalefeti ve ılımlı dindarları ezmek için kullanmıştır. Bugün ise bu patlamaların bizzat rejimin kendisi tarafından düzenlendiği doğrultusunda kesin delillerin bulunmasına rağmen, beş yıl önce gerçekleşen bu patlamalar bahane edilerek muhalefete karşı başlatılan dehşetli baskı tüm hızıyla sürmektedir.
Onlarce masum insan KGB bodrumlarında işkenceden ölmekte ve binlercesi de hapishane ve olüm kamplarında çürütülmektedir. Ve ne yazıkki dünyada bu ölüm makinesine ”DUR” diyecek bir canlı dahi yok.
Özbekistandeki terrörün kökleri Başkan Kerimovun dediği gibi dışarda değildir. Terrörün kökü siyasi rejimin totaliter doğasındadır. İnsanları korku ve yoksulluk içinde yaşatma felsefesiyle siyaset yapan bu rejim, terrör için en iyi zemindir. Ne yazıkki Özbekistanı terröre karşı savaşta müttefik olarak tanıyan ülkelerin, bu zülme göz yummaları mütecavüz rejimi yeni cinayetler işlemeye teşvik ediyor.
Biz Özbek muhalefeti olarak sizlere, kendi halkının temsilcilerine bir teklifte bulunmak istiyoruz:
Özbekistanda 2004 yıl mart ayında patlayan kanlı olayaların nedenlerini araştırmak için yukarıda adı geçen toplum ve devletlerin temsilcilerinden oluşan bir teftiş komisyonu kurulsun.Bu komisyon olayları sadece Özbek hükümetinin uydurduğu çerçevede değil ,onların gerçek mahiyetine inmedikçe araştırmaya son vermesin. Aksi takdirde, rejim bu sefer de tıpkı 1999 yılında olduğu gibi patlamaları bahane ederek demokratik muhalefet ve ılımlı dindar gruplarına saldıracaktır.Artık kısmen çürümüş olan bu iktidar bu vesile ile kendini kurtarmaya çalışcak ve bu yolda en aşağılık yöntemelere başvurmaktan geri durmayacaktır. Artan baskı sosyal gerginliği tırmandıracak ve istikrarı daha büyük tehlike altına sokacaktır. Özbekistandaki muhtemel istikrarsızlık ise tüm Orta Asya istikrarını zedeleyeceği şuphesizdir.
1999 yılında Taşkent patlamalrından sonra – hükümet propagandası tesiri altında – terroristler kınanmıştı. Ancak bu sefer olaylar farklı, Mart olaylarından sonra halk hükümete lanet yağdırıyor! Sokakta yabancı gazetecilere röpörtaj veren insanlar bu terröristlerin halka karşı değil, Özbek polisine karşı isyan ettiklerini bağıra-bağıra dile getirmekteler! Böylesi hiç görülmemişti.Çatışmlar bügünde devam etmekte. 31 mart ve 1 nisan günü alınan habere göre, polis birlikleri teslim olan militanları yerinde infaz etmektedirler. Ardından ise kamuoyuna ”terrorist intihar etmiştir”, açıklaması yapılmaktadır. Bu dehşeti kendi gözleri ile gören yüzlerce insan Taşkent ve diğer büyük şeherleri terk etmekte olduğu da gelen haberler içinde .Bu iyiye işaret değildiır.Katlıamı durdurmak lazım.
Orta Asya istikrarında, sözde değil gerçekte menfaati olan her demokratik toplum , her bir devlet ve insan haklarına değer veren her bir fert Özbekistanda bu yaşanan trajediler üzerine örtülen sis perdesinin kaldırılmasını talep etmelidir. Bunun için ilk adım olarak yukarıda teklif ettiğimiz bir baynamlminel teftiş komisyonu oluşturulmalıdır. Bu Özbekistan hükümeti için de kendi iddialarını dünya kamuoyu huzurunda ispatlamaları için iyi bir fırsattır.
Saygılarım ile,
Muhammed Salih
ERK Demokratık Partisi Genel Başkanı
1 Nisan 2004

Özbekistan ERK Partisinin lideri ve Birleşmiş Özbek Muhalefeti Başkanı Muhammed Salih’in basın açıklaması
7 Temmuz 2005, Washington
Bugün Londra’da gerçekleştirilen terör eylemini kınamak istiyorum. Bu sözde İslam adına yapılan eylem aslında İslam’a vurulan bir darbedir. Bu eylemler Özbekistan’ı yöneten diktatör Kerimov gibi diktatörlere yarar, onların kolunu güçlendirir.
Biliyorsunuz, Kerimov Andıcan’da Özbek halkına karşı işlenen soykırımdan hemen onra Çin’e gitti ve Pekinde günah çıkarttı. Pekin Andican olaylarını tarafsız teftişinı talep eden BM ve Batı devletlerine karşı Pekinden destek ve himaye isteyen Kerimov’u onun ayakları altına kırmızı halılar döşeyerek karşıladı. Ve hiç tereddüt etmeden Andican soykırımını Özbekistan’ın iç işi diye değerlendirdi ve Kerimov’a tam destek verdi.
Kerimov aynı desteği Rusya’dan da aldı. Ve neticede bir yıl öncesinde sıkı bir Batı Ve ABD ortağı gözüken Kerımov bir anda Rusya ve Çin muhlisi olarak yeni bir sıfatla dünya kamuoyu önüne çıktı.
Ve böylece Özbekistan devleti geleceği Kerimov’un kendi iktidarını koruma gibi bir küçük menfaat uğruna feda edilmek üzere. Kerimov iktidarı kaybetme korkusuna kapılarak, Batıya karşı Çin ve Rusya ya sığınması Merkezi Asya ve tüm eski Sovyet hudutların da jeopolitik dengeyi değiştirecek çapta bir harekatı kışkırtmıştır.
Çin devletinin sivil yayılmacılık stratejisi uygulanma aşamasında artık.
Bu bir panik havası değildir.
Bugün Rusya’nın Uzak Doğusundan Kazakistan ve Kırgızistan sınır bölgelerine kadar uzanan geniş bir alanda başlanan sivil göç akımı gün geçtikçe hızlanmaktadır.
Yasal olmayan yollardan bölgeye sızan Çınlı işadamı ve turist kılıfındaki Çin vatandaşları sayısı saat sayın çoğalmakta ve onlar hiç bir zaman geri donmayacaklardır. Kazakistan bu yayılmacı siyasete karşı önlem almaya çalıştı fakat son gelişmeler, özellikle Çin ile enerji dalındaki anlaşmalar, iktisadi menfaatler bu hayati önem taşıyan jeopoilık meseleyi art plana itti. Bu da Çinli kaçakları rahatlattı ve onlar artık bölgede daha rahat hareket edebiliyorlar.
Diğer taraftan, Kerimov’un Rus lider Putin’le son görüşmeleri Özbekistan ordusunu Rusya askeri stratejisi boyunduruğuna sokmak üzere.
Kerimov, Özbek ordusunu teknik mühimmat cihetten tamimiyle Rus ordusu standartlarına uyduracak. Aynı zamanda Kerimov Rusya uçaklarına Özbekistan’da 6 havaalanını kullanma izni verdi.
Yani, Kerimov’un küçük, ferdi menfaatleri uğruna yapılan aklıksızca siyaseti Merkezi Asya’nın anahtar ülkesi Özbekistan’ı tehlikeli bir jeopolitik maceraya sürüklemek üzere.
5 Temmuzda Astana’da gerçekleşen Şanghay Birliği toplantısında iki büyük komşumuz Çin ve Rusya menfaatlerini gözeten bir strateji üzerinde anlaşıldı. Merkezi Asya Türk Cumhuriyetleri liderlerinin hepsi bu stratejinin uygulanması için hizmet edecekler.
Peki, bizim kardeş Türkiye bu başlanmakta olan maceranın neresinde?

“Karimov rejimi düşecektir”

ВВС Radyosu, Haziran, 2005

Özbekistan Muhalefet Lideri Muhammed Salih, Özbekistan Cumhurbaşkanı Karimov’un politik arenadan çekilmesi durumunda, yerine İslamcı guruplarının geleceği iddiasını ret etti. Muhammed Salih, 13 Mayıs 2005 tarihinde Andican kendinde meydana gelen katliamın, 1989 yılında Çin’de Tyananmin meydanında yaşanan trajedi ile aynı olduğunu söyledi. Bu konuyu ABD Kongresinin Helsinki komisyonunda ele almıştı.

“Ama, – diyor Muhammed Salih,- uluslararası kamuoyunun Andican olaylarına verdiği tepki çok zayıftı”.

“Avrupa’da sürgün hayatı yaşayan bir Özbek muhalefet liderinin, ABD Kongresinde konuşma yapmasına yol açan olay nedir?”.
BBC muhabiri, Helsinki Komisyonu Uluslararası Politika bölümünün başkanı Robert Macnamara’ya işte bu soruyu yöneltti.

Robert Macnamara: “- Elbetteki yedi hafta evvel Andican kentinde yaşananlar bizim için çok rahatsız edici bir problem halini almıştı. Bu olayların hemen ardından iki gün sonra büyük bir brifing düzenledik. Yönetimimiz bu konu ile ilgili geniş bir toplantı gerçekleştirmeyi planlamıştı. Sizde biliyorsunuz, dünkü toplantıda bu trajediyi bizzat kendi gözleriyle gören iki şahit katıldı. Biz olanları biraz aydınlatmak istedik. Özellikle de Özbekistan cumhurbaşkanı Karimov, ülkede olanları anlamak için tarafsız bir araştırma yapma izni vermedikten sonra”.

BBC: “-Muhamed Salih ve şahitlerin konuşmaları hakkında ne söylersiniz?”

Robert Macnamara: “-Olaya şahit olan insanların anlattıkları çok tedirgin ediciydi, anlaşılan orada tamamen kontrolden çıkmış bir acımasızlık yaşandı. Muhammed Salih’in konuşmasına gelince, açıklama ayrıntılı bir şekilde düşünülmüş ve yapılmıştır. Sorularımıza verdiği cevaplar ve konuşmasında ortaya attığı problemler, 13 yıldır bağımsız olan Özbekistan’da normal bir politik ve sosyal rejimin kurulmasının ne denli önemli olduğunu ortaya çıkardı.

BCC: “- Bu toplantılardan ne gibi sonuçlar bekleyebiliriz?”

Robert Macnamara: ” Senatör Brounbeck Andican katliamının ve sonrasının araştırılması yönünde bir çağrı yaptı. Biz bu konu ile ilgili Devlet Departmanına başvuracağız. Bizi endişelendiren ise, Andican olaylarının üzerinden 7 hafta geçmiş olması, bu uzun bir süre, gün geçtikçe geçeklere ulaşmak ve araştırma yapmak daha zor oluyor, çünkü deliller ya karartılıyor ya da yok ediliyor.”

BBC: “- Özbek Hükümeti Muhammed Salih’i gıyaben yargılayarak terörist olmakla suçladı ve uzun müddet hapis cezasına çarptırdı, siz ise onu ABD Kongresinde kabul ediyorsunuz. Bunun anlamı nedir?”.

Robert Macnamara: “- İlk olarak, şunu söylemem gerekir, ABD, Muhammed Salih’e vize verirken bu sorduğunuz soru dahil, gereken tüm olayları, Özbekistan tarafından şahsına yöneltilen tüm ciddi suçlamaları, mahkeme kararlarını ve savunmaları titiz bir şekilde araştırdı. Ayrıca şunu da biliyoruz ki Muhammed Salih Washington’da Ulusal Güvenlik Kurulu ile olduğu gibi diğer önemli resmi görevlilerle de görüşme yaptı. Eğer ona yöneltilen suçlardan sorumlu olsaydı bu görüşmelerin hiç biri gerçekleşmeyecekti”.

2005

”Diktatör için bir merhem” : Muhammed Salih Rus eksperlerinin eleştirilerine cevap veriyor
Fergana Ru, 30.01.2006

http://news.ferghana.ru/detail.php?id=4207

“Muhammed Salih Batı’yı, Özbekista’da “barışçıl devrim”i desteklemeye çağırıyor” yazısı (http://news.ferghana.ru/detail.php?id=4203) ve bu yazıya Rus eksperlerinin yaptığı yorumlar okuyucularda aktif reaksiyon uyandırdı. Bu konuda fikirlerini belirten tüm okuyucularımıza teşekkür ederiz. Maalesef yapılan bir çok yorum fazlaca duygusal olduğundan onları yayınlamıyoruz. Ancak bu makalenin kahramanı Muhammed Salih’in direk olarak bize göndermiş olduğu cevap niteliğindeki makaleyi hiçbir müdahale etmeksizin yayınlıyoruz. Ayrıca biz Fergana ru olarak muhalefetin diğer tüm üyelerine olduğu kadar bilim adamları ve araştırmacılara da sayfalarımızın açık olduğunu ve bu konudaki tüm düşüncelerini bize yazmaları için davet ediyoruz. (Fergana Ru)
Diktatör için bir merhem
Muhammed Salih
Eleştirmenler muhalefeti, Özbekistan’daki durumu devrim öncesi diye adlandırarak olayı abartmakla suçluyor. Orta Asya konusunda uzman (Fergana ru’nun onları öyle takdim etmiş) eksperlerin fikrine göre Özbek halkı henüz demokrasiye hazır değil, Karimov’un rejimi de gayet istikrarlı olduğu gibi reformlara da açık. Bu yorumlara bakılırsa Rus liberal kamuoyu Karimov rejimini destekliyor.
Eğer bu yorumlar, Asya’nın en büyük devletlerinden biri olan Özbekistan yönetiminin Rus devleti tarafından tam anlamıyla ele geçirilirken yapılmasaydı, belki o zaman bu yazılanların sadece ifade özgürlüğü olduğuna inanılabilirdi.
Rus Cumhurbaşkanı “Karimov’un devrim korkusunu’ kendi ‘milli çıkarları’ için kullanmasını çok güzel bildi. Özbek Cumhurbaşkanı ise aklını yitirmişçesine panik içerisinde. Bu bağlamda Rusya, aklını yitirmiş birinin bu zaafını kötüye kullanan biri konumundadır.
Gördüğümüz gibi, Andican faciasını Putin kınamadığı gibi Rus kamuoyu da kınamadı. Ne demokratik muhalefet ne de liberal aydınlar Karimov’un bu cinayetine ses çıkarmadı. Bu yetmezmiş gibi Karimov’un rejimi strateji merkezlerinin analitikleri tarafından destekleniyor, yaptıkları ‘durum’ analizleri de, karimov rejiminin yasal devlet terörünün erozyonunu durduran merhem gibidir.
Rus analitikler tıpkı Özbek cumhurbaşkanı gibi dünyayı İslam radikalleri ile korkutuyor. Onlar, Özbekistan’ın geleceğini öngörürken Karimov rejimine alternatif olarak İslam radikallerinden başka kimseyi görmüyor. En ilginci ise onlar bu konuda hiçbir tane açıklama getirebilmiş değil, neden Karimov’a alternatif olarak diğer güçler değil de illaki İslam radikalleri gelecek?
Rusya’nın aydın kesimi şu son on yıldır daha da fazla kendisini süper güç devleti fantezilerine kaptırır olmuş. En zor dönemlerde, totaliter devlette insan haklarını ve evrensel doğruları savunan “altmışlılar” ve “yetmişliler”, o muhalif idealist insanlar ya artık yok yada ‘kenara çekilmiş’ durumda.
SSCB’nin dağılması ardından, Rus kamuoyu Orta Asya’da yaşanan demokratikleşme sürecine istikrarlı bir şekilde umursamaz kalıyordu, belki bazen ilgisini çekiyor ve biraz canlanıyorlardı ama bu ilgi SSCB döneminde olduğu gibi demokratik olmamıştır.
İdeoloji alanında Komunist parti Sekreteri Mihail Zimyanin’in kızı olan, müzik eleştirmeni dostum Natalya Mihaylovna Zimyanina’nın evinde Moskova şiir ve sanat dunyasinin ‘underground’u nun toplantısini anımsıyorum. Dostlarım olan yazarlar ve ressamlar ( Dmitriy Pirogov, Aleksandr Yeromenko, İvan Jdanov, Aleksey Parşikov vs) bugünkü Orta Asya uzmanlarından daha çok Orta Asya ile ilgiliydiler. Bizler özgürlüğe doğru olan yönelişimizde bir yürektik ve kimse ait olduğu milleti dili ve kültürü hatırlamıyordu. Ve hiçbir sosyal statü farkı da yoktu, hepimiz entelektüel ve özgür düşünen insanlardık , kimse Gorbaçov rejimine karşı konuşmaktan korkmuyordu, bu konuşmalar onun yardımcısının evinde gerçekleşmesine rağmen.
Yıl 1986 ve Perestroyka henüz ortaya çıkmamıştı, o bizim fikirlerimizdeydi ama sesli olarak ta artık konuşuluyordu. Rus entelektüelleri Sovyet imparatorluğunun toplumsal ve kültürel düşüncelerine liderlik yapıyordu ve en öncül fikirleri biz, ilk elden bu imparatorluğun merkezinden alıyorduk.
Entelektüelliğin gerektirdiği gibi biz muhalefetçiydik. Bunun tersi söz konusu bile olamazdı çünkü biz özgür olmak istiyorduk ve öyle idik. Bizleri dinleyebilirlerdi, takip edebilir ve kitaplarımızı yayınlamayabilirlerdi, ancak inanmadığımız komünizmin ideallerini yüceltmemizi bizden isteyemez ve bunu bize yaptıramazlardı.
İşte bu Rus fikir özgürlüğü nereye kayboldu?
Gerçi sadece Rus toplumunda değil Özbek toplumunda da bundan eser yok.
Ben şahsen ne o zaman ne de şimdi realist-politikacı olamadım, çünkü “real politika” mevcut durumu kabullenmeyi gerektirir. Mevcut durum ise şu şekildedir: Stalinist diktatörlüğün tekrar doğması.
Bazıları Özbek muhalefetinin romantizmini ironik buluyor. Halbuki romantik olanlar bizler değil, Karimov rejiminin demokratik reformlara yatkın olduğunu düşünmeyi başaranlar romantikdır.
Biz, Özbek muhalefet temsilcileri olarak taraftarlarımıza karimov rejiminin gücünü ve imkanlarını küçümseyerek göstermeyi amaçlamıyoruz. Tam tersine her zaman bu saldırgan rejimi objektif olarak değerlendirmeye çalışıyoruz, ki hazırlıksız yapılan ve kan dökülmesiyle sonuçlanacak protestolara sebep olmayalim.
Biz diyoruz ki, Karimov rejiminin sağlamlığını ve ayakta kalabilme yeteneğini abartmamak lazım. Bu rejim yaptığı baskıcı eylemlere karşı henüz organize olmuş toplumsal bir tepki almadı. Akıllıca organize edilmiş potansiyel protesto kitlesi, bu rejimin gerçek olmadığını ve kendi iç yapısında bile desteği olmayan kağıttan bir aslan olduğunu gösterebilir.
Artı bunun gibi rejimler bizim zamanımızda, XXI asırda yalnızdır. Bunları büyük devletler zaman zaman kendi çıkarları için kullanabilirler, ancak hiçbir zaman onları imzalanan anlaşmalara rağmen ortak olarak görmezler. Büyük devletler, durumun gerektirdiğinde veya uluslar arası prestij söz konusu olduğunda her an onlardan vazgeçebilir.
Bu rejimler “kendi” çevresinde bile yalnızdır.
Eğer dünyanın tüm tiranlarını bir araya getirirsek kaç tane Karimov yada Saddam çıkar?
Amerikan haftalık dergi olan “Parade”nin araştırmasına göre (http://www.parade.com/articles/editions/2006/edition_01-22-2006/Dictators) onlardan dünyada sadece 10 tane var. Özbek diktatörü Karimov ise bu listede aldığı reyting ile 5 sırada.
Gerçekten de rahmetli Martin Luter King şu sözlerinde haklıydı “ Dünyada yaşanan zulüm, çoğunluğun cinai lakeytliği ve suskunluğu eşliğinde bir azınlık tarafından yapılıyor”.
Özbek cumhurbaşkanı Karimov Özbek halkına soykırım uyguladı ve bu eylemi, dünya liderlerinin büyük suskunluğu ve dünya kamuoyunun lakeytliği ile karşılandı.
Sadece onun yaptığı değil aynı zamanda bu yapılanlara karşı lakeytlik ve suskunluk da bir cinayettir. Tabii, lakeytlik, kanun ihlali değildir, sadece real dünyamızda ironik bulunan ahlak ihlalidir.
Cumhurbaşkanı Karimov Andican’da gerçekleştirdiği katliamdan sonra da uluslar arası toplantılarda ve forumlarda boy gösteriyor, komşu devlet cumhurbaşkanları ile buluşuyor.
Kazakistan Cumhurbaşkanının gerçekleştirdiği seremoniyi izlerken bir an, Özbekistan başkanı Karimov’a hitap eden Rusya başkanı Putin’in yüzünde inanılmaz bir mülayimlik ifadesi gördüm.
Gerçeği söylemek gerekirse kendimi bir garip hissettim. Putin’in yüzündeki ifade mental dünyada post -sovyet bölgesindeki politik yerleşmeyi sembolize ediyordu. Bu bölgedeki birçok lider Karimov’un Andican katliamını görmezden gelmişti. Rusya başkanı ise bunu diğerleri gibi sadece görmezden gelmekle kalmadı ayrıca açıkça katili savundu. Ve bu hiç de etik değildi.
Aslında belirttiğim gibi, devletler ve onların yöneticileri, ekonomik ve politik platformlara ihtiyaç duydukları kadar etik platforma ihtiyaç duymazlar.
Peki Kırım savaşının (1853) tamamen etik bir sebebe dayandığını biliyormuydunuz ( politik terminolojiye göre- insan hakları savunması) ? Kısaca hikayeyi anlatmak gerekirse: Rusya, Rus ve Avusturya askerlerinden kaçarak Türklere sığınan Macar kaçakların Osmanlı İmparatorluğundan iadesini ister. Ancak Osmanlı padişahı kaçakları mutlak ölümün beklediğini bildiği için onların iadesini etik bulmaz ve Rusya’ya red cevabı verir. Bunun ardından da Rus ordusu Sinop’ta Türk gemilerine saldırır ve böylece Kırım savaşı başlar.
Bugün dünyada, bunun gibi etik değerlere önem veren bir tane devlet var mı?
Böyle bir devlet yok. Ne dost nede düşman yoktur, sadece milli çıkarlar vardır. Birçok politikacı bu delemmayı kabulleniyor. Makiavelli’nin ruhu kulislerin arkasındaki değişmez suflör olarak kalıyor ve politikacılara “real politika”nın kurallarını fısıldıyor.
Bir devletin ihtiyaç duyduğu güçlü ekonomidir, etik değil. Yenilenmiş silahlara ihtiyaç duyar devlet, “eskimiş” değerlere değil.
Dünya o kadar politikayı insancıl olarak görmemeye alışmış ki herhangi bir insancıl harekette bulunan politikacı akılları karıştırmaya yetiyor. Örneğin, tusunamizadeleri ziyaret etmek üzere Endonezya’ya yolculuk eden baba Bush ile aynı uçakta yolculuk eden ve kendi yatağını ona veren Clinton birçok insanı duygulandırmıştı. Şahsen ben bu davranışı Kuzey Amerika politikacılarının özel hayatı tarihinin en anlamlı davranışı olduğunu düşünüyorum.
Başkan Bush’un ikinci başkanlık döneminde ulusa seslenişte yaptığı konuşmayı büyük bir dikkatle dinledim. O soğuk günde yaptığı konuşma çok samimi geliyordu. Başkan tüm dünyada özgürlükten bahsediyordu, ve yayında her sözcük gerçekliğini teyit etmek ister gibi tüm ekrana yayılıyordu. Yoksa bu sadece bir işitsel illüzyon muydu?
Ancak doğruydu yada değildi söylenenler, senatör John McCain ve Joseph Lieberman, temsilcilerden Tom Lantos ve Fred Wîlf “ Demokrasinin ve demokratik değerlerin demokratik olmayan ülkelere yayılması kanunu” (“Advance Democratic Values, Address Nondemocratic Countries, and Enhance Democracy Act”) nu kongreye sunduklarına anladım ki, tüm dünyada demokrasi sadece işitsel illüzyon olamaz.
ABD Kongresi bu proje çerçevesi içerisinde “ Orta Asya Diktatörlerinin dolaşım alanlarının kısıtlanması” önerisinde bulunabilirdi. Avrupa Birliği ise sadece bu devletin siyasilerinin değil Karimov’un bizzat kendisinin de dolaşım özgürlüğünü kısıtlamalı, ve başkana ve yakınlarına ait tüm banka hesaplarını dondurmalıydı.
Kimse Karimov’un asılmasını talep edip bunu istemiyor. Önemli olan onun, Andican olaylarından sonra kendisini kazanmış, uluslararası kamuoyunu atlatmış hissetmemesi ve bundan sonraki sorunsuz hayat konusunda hayal kurmayı bırakmasıdır.
Gerçekleştirdiği katliamın asla yanına kalmayacağının farkında olması ve korkması çok önemlidir.
Diktatörün tam olarak izole edilmesi hükümetin içerisinde bulunan ilerici güçlerin durumunu tamamen değiştirir. Bu güçler orada var. İşte o zaman belki Rusya başkanının Özbek despotuna bakarken yüzünde yer alan ifade o kadar huzurlu olmaz. Daha da önemlisi işte o zaman insanların, bizim topraklarımızda da demokrasinin kazanabileceğine dair olan inancı güçlenir.

Korkunun gücü
İki büyük komşumuz Çin ve Rusya Özbek diktatörü Karimov’un Andican’da gerçekleştirdiği katliamı açıkça destekledi.
Peki bu büyüklük anlayışına sığıyor mu?
Batı’nın, yüzlerce günahsız insanın öldürüldüğü bu katliamı durdurma çabasını Çin ve Rusya “bağımsız bir devletin iç işlerine karışmak” olarak nitelendirdi. Ancak bu katliamı gerçekleştiren rejimi açıkça desteklemeyi “iç işlerine karışmak” olarak görmüyorlar.
Ve tabi Özbekistan başkanı Karimov hala kan ve gözyaşı içerisinde yüzüyor olması hiç de şaşırtıcı değil. Yaptığından korkan Karimov ilk oalrak Çin’e koştu. Çabucak Pekin ile enerji kaynakları ile ilgili bir anlaşma imzaladı. Ardından da Kremlin’e koştu ve tam anlamıyla Rusya başkanı Putin’in ayaklarına kapanarak “sonunda gözlerinin açıldığını” söyledi ve ona inanması için yalvardı. San-Petesburg da yapılan son görüşmede ise Karimov ülkesini bir altın tepside Putin’e takdim ederek, Özbekistan ile Rusya birliğinin kurulmasını teklif etti. Putin ise Karimov’un talihsiz konuşmasını dinlerken sabırsız bir şekilde parmaklarıyla masaya vuruyor ve dünyaya “bakın ben onlara tenezzül etmedim kendileri sürünerek büyük Rusya’nın kucağına geliyorlar” mesajı veriyordu.
Kulislerin ardında ise-güvenilir kaynakların verdiği bilgiye göre- Karimov’un, gerektiğinde rejimi korumak için, Özbekistan topraklarına rus askerlerinin sokulması konusundaki ricasını Putin “kibarca” kabul etti.
Görüyorsunuz ki sadece insani cesaret değil aynı zamanda hayvani korku da tarihe yön verebiliyor. Bu olayda Özbek diktatörünün hayatı için olan korkusu bölgedeki jeopolitik dengelerin altüst olmasına sebebiyet veriyor. Bu hareketle Çin’in tehlikeli bir biçimde Orta Asya’ya etki etmesi ve Rusya’nın eski SSCB nin güney bölgelerinde güçlenmesine yol açacaktır. Ancak bu da geçici bir süre için olacak, çünkü Rusya da, toprak bütünlüğünü koruyabilmek için, yakın gelecekte tüm gücünü yine aynı Çine karşı odaklayacaktır. Sesiz istila şimdiden gerçekleşiyor. Ejder, sadece Orta Asya kumlarında değil aynı zamanda Uzak Doğu karlarında da sessizce kaymaya devam ediyor.
Akılı olan Rusya bizim ortağımız olacaktır, ejderin değil. Eğer Çin ABD yi Rusya’nın yardımı ile Orta Asya’dan kapı dışarı etmeyi başarırsa, aynı şekilde Rusya’yı da kukla diktatörler yardımıyla kapı dışarı edebilir.
Aklı olan Rusya kendi tarihini bilir. Türk dünyası Rusya’nın doğal ve coğrafik ortağıdır. Bu birliğin selameti için çok şey gerekmez: Rus politikacıları kurtarıcı misyonu yüklenmiş büyük ağabey rolü oynamaktan vazgeçsin yeter. Bizi kurtarmayın, sadece bizimle eşit şartlarda ortak olun.
Zaman ortaklık zamanıdır. Sari Ejderin bizi buna zorlamasını beklemeyelim.
Rus politikacıları şunu anlamalıdır, dünyada hiçbir halk kendi katili ile öpüşen politikacılara ne güvenir nede saygı duyar, Özbek halkı da bunun istisnası değildir.
Bugün karimov rejimini destekleyen bir devlet, Özbek diktatör ile imzalanan dostluk anlaşmasını yırtarak çöp kutusuna atabilir.Çünkü Karimov, yüzlerce suçsuz insanı öldürme emri vererek Özbek halkı adına konuşma hakkını kaybetmiştir, ve artık bir lider olarak meşrüiyetini kaybetmiştir. Ancak Karimov hala “Özbek halkı seçtiği yoldan dönmeyecektir” diye açıklamalar yapıyor. Tabi seçtiği derken, kendisinin seçtiği yolu kastediyor, halkın değil. Halk artık yoruldu ve Karimov’un seçtiği yoldan gitmek istemiyor. Halk çoktan yolun bir yerlerinden dönecekti, eğer Karimov bu “yol” boyunca katillerini yerleştirmeseydi.
Bay Karimov, dikenli teller ardında hapsettiğiniz milyonlara yalandan aşk ilanlarında bulunmayın. Anneleri katilleriniz tarafından öldürülen çocukların başlarını okşamayın…
Sizden nefret eden halkınız adına konuşmayın
Ve gidin, henüz gitme şansızın varken…
2006

Meydanlar Celladı
Bu dünyada tiranların hayatı zordur. Kendi evlerinde uyuyamazlar, sık sık bulundukları yeri değiştirmek zorundadırlar, kendi diktatörlüklerinin başkentinin dışına nadiren çıkarlar ve saray devrimlerinden çok korkarlar. Saddam öyle yaşadı, Kaddafi öyle yaşıyor, Özbekistan’ın başkanı Karimov da öyle yaşıyor.
Özbek tiranı Taşkent sokaklarından makam aracıyla geçerken kimse gerçekten geçip geçmediğini bilemiyor. Çünkü birinde tiranın oturduğu üç kurşun geçirmez araçların hepsinin camları karartılmış camdır. O, bu araçların birinde olabileceği gibi orada olmayabilir de.
Tiranların hayatı zordur. Kendi ülkende, kendi çalışanlarının arasında bir kaçak gibi bir devlet suçlusu gibi yaşamak zordur. Ulusal bayram tertip etmek ve bu bayrama sadece korumaları ve anti-ulusal birlikleri davet etmek.
Gerçi bizim tiran sadece insanlardan korkmuyor. Sık sık kendisi ile hiçbir alakası olmayan zararsız şeylerden de korkuyor. Örneğin meydanlar konusunda ciddi paranoyası var. 17 yıllık başkanlık hayatında Karimov, Taşkent’in nerdeyse tüm meydanlarını katletti.
İlk olarak 1992 yılında, öğrencilerin Ocak ayaklanmasından sonra Öğrenci meydanını katletti. Zaman zaman hala bu diktatörün telefonda titreyen sesini duyuyorum “ öğrenci şehrinde baş kaldıran sizin çocuklarmış, eğer onların sesini kesmezsen çok kötü olacak.”
Ancak ben daha o zaman, bizim çocuklardan ikisini çoktan kurşunladığını bilmiyordum.
O zamanlar Karimov daha yeni yeni öldürmeyi öğreniyordu. Telefonda sesi titriyordu çünkü o anda silahsız insanlara ateş etme emri vermişti ve ilk defa bir katil deneyimi yaşıyordu.
Öğrenci mitingini silahlı saldırılarla bastıran Karimov Öğrenci Şehrini demir parmaklıklarla çevrelenmesini emretti. Olacak şey değildi ancak gerçekten de koskoca öğrenci şehri demir parmaklıklarla çevrelenmiş ve eskiden öğrencilerin toplandığı meydan tamamen inşaatlarla doldurulmuştu.
Her meydan, yaşayan bir varlık gibi, diktatörün kalbine korku salar. Meydan, kalabalığın enerjisinin konsantre olduğu bir şişe gibidir. Ancak bayram havasında bir enerji değildi bu, negatif enerjiydi, giderek kararan bir kara bulut misali. Diktatör ilkel ama etkili bir metot geliştirdi bu bulutları dağıtmak için- onlara topla ateş etmek. Ekolojik bir top değil bu gerçek bir top. Andijan’da diktatörün işte bu metodu tüm dünyaya gösterilmişti.
Andijan meydanı tiranın onlara karşı sergilediği baskıcı tutumdan sağ kalan son meydandı.
Şimdi ise tiran Pazar yerlerini yok etmeye başladı. Çünkü pazarlar da topluluğun tehlikeli olan negatif enerjisini taşıyan bir nevi şişelerdir.Ancak Pazar sıradan bir şişe değildir- antik bir şişedir. Asırlarca çok azı o şişeye dokunmaya cesaret etmiştir. Çünkü onu yok etmek şehir sakinlerinin onur ve değerlerine yapılabilecek en ağır saldırı olacaktır. Ancak Karimov’un kalabalık karşısındaki korkusu onun gözlerini kör etmiş ve zihnini karartmış ve o artık Pazar meydanlarına da kast etmektedir.
Taşkent ilinin en büyük Pazar meydanı olan “Hipodrom” birkaç yıl evvel kapatılmıştı. Ardından da eski şehirde bulunan Pazar yerinin de kapatılması için kollar sıvandı, ancak kalabalığın buna tepkisi o kadar ani ve sert oldu ki hükümet bu Pazar ile ilgili planını bir süreliğine rafa kaldırmak zorunda kaldı.
Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da meydana gelen devrimlerden sonra Karimov şuna kanaat getirdi, meydanlara karşı olan stratejisi tamamen doğruydu. Toplu protestoları engellemek için Özbekistan diktatörünün dışında kimse bu kadar basit ve dahiyane karar alamamıştı, meydanları katletme kararı. Meydan yoksa kalabalık ta yoktur, kalabalık yoksa protesto da yoktur, protesto yoksa o zaman her kes ülkesinden memnun.
Batının Karimov ile işbirliği yaptığı dönemlerde Özbekistan’da herkes hayatından memnun gözüküyordu. Şimdi ise öyle görünmüyor. Özbek tiranının stratejisi o kadar da başarılı değilmiş. Özbekistan, bugüne kadar tarihin hiç görmediği kocaman bir meydana dönüşüyor. Ve Özbekistan, tiranların içini titreten ve korkutan o enerjinin dolduğu şişeye dönüşüyor. Bu meydanı Karimov katledemez. Hatta bu meydanı, ne büyük Rusya’nın ne de büyük Çin’in yardımı da yok edemez.
Geriye ise sadece, bu meydanı Bağımsızlık meydanı olarak adlandırmak kalıyor, her türlü tiranlıktan ve dış saldırılardan Özgür bir meydan…
2006

Demode olan “devrim” sözcüğünü korumak adına…

ERK partisi Genel Başkanı Muhammed Salih’in 20 Ocak 2006 tarihinde Londra’da İngiltere’nin Konservatif Partisi Policy Exchange enstitüsünde yaptığı konuşma.

Bugünlerde Postsovyet aydınlar, eski Sovyet İmparatorluğunun topraklarında gerçekleşen “turuncu devrimlerin” ne kadar başarısız olduğu dedikodusunu yapıyor.

Üç postsovyet cumhuriyetinde “renkli devrim” gerçekleşeli sadece 1 yıl oldu,bazı kesimlerde dolaşan, bu devrimlerin birer “fiyasko” ile sonuçlandığı fiskosları ve içten içe sevinci ise şu sıralar en uç noktada. Bu ülkelerde hiç bir şeyin değişmediğine, halkın hala fakir olduğuna, işsizliğin had safhada yolsuzlukların ise uç noktada olduğuna içten içe seviniyorlar.
Yani önceki rejimlerin 15 yil devaminda çözemediği sorunları devrimcilerin bir yıl içinde çözemediklerinden şikayetçiler.

Bu arada bu üç cumhuriyette meydana gelen olaylar bu bölge için en az Sovyet dönemindeki Gorbaçov perestroykası kadar mühim tarihi önem taşımakta, hatta daha fazla bile olabilir. Perestroyka bir ‘üst’ devrimi idi, “renkli” devrimler ise , “alt”tan(tabandan) başladı. Perestroyka’dan farklı olarak bu devrimler mental (zihni)seviyede gerçekleşti. Ve onları devrim olarak adlandırmaktan korkmamak lazım, çünkü onlar gerçekten öyleydi.
Aynı şekilde “devrim” sözcüğüne karşılık olarak kullanılmaya çalışılan “evrim” kelimesi ile spekülasyon yapmak gayrı ciddi bir davranıştır. Çünkü devrim evrimin son safhasıdır.
Gerçekçi olmak lazım ve gerçeklerin gözlerine bakmalı. SSCB nin dağılmasının ardından bizim bölgemiz XX asırlarının başındaki jeopolitik formuna geri dönmüştür. Orta Asya havzasi dünya jeopolitiği için tekrar önemli hale gelmiştir. Ve bu bölgeye sahip olmak, Avrasya’da hegomoniyi vaat ediyor. Böyle bir iktidar uğruna İngiltere, daha XX asrının başlarında tüm gücü ile bu bölgenin derinliklerine girmeye çalıştı, ancak – kendisinin Çarlık Rusya’sı ile birlikte daha 18 asırda oluşturan- tompon ülke Afganistan’ı geçememişti. İngiltere Orta Asyada’ki jeopolitik oyunu, Lenin başkanlığındaki Bolşevik güçleri ile yarişta kaybetmişti. Deli Petro (Birinci Peter)in “ Hind okyanusunun ılık sularında postallarını yıkama” hayali nerdeyse SSCB, yani Peter’in komünist torunu tarafından gerçekleştirilecek gibiydi, ancak bu da kısmet olmamıştı. SSCB 1979 yılında Afganistan’a girdi ve tamı tamına on yıl sonra oradan çıkmak zorunda kaldı. İki yıl sonra ise SSCB’in kendisi dağılmıştı. Böylece tekrar eski oyun tahtası ortaya çıktı, ancak bu oyunda artık İngiltere yoktu. Sahneye yeni oyuncu çıktı, Asya yarım küresinde süper güç olma yolundaki güçlü aday: Çin. “Renkli devrimler” en çok Rusya ve Çin’i, yani Avrasya’nın iki ana oyuncusunu rahatsız ediyor.

Devrimler bu devlerin pozisyonunu zayıflatıyor, devrimler totalitarizmin yeniden doğmasını engelliyor. Devrimler devrimcilere uluslar arası meşruluk kazandırıyor ve onlara kendi ayaklarının üzerinde durmayı, kendi topraklarınin meşrü sahipleri olma sanatini öğretiyor. İşte bu devrim korku Rusya ve Çini Andijan’da sivil ve masum halkın katledilmesi gibi bir cinayeti desteklemeğe itti.
Rusya ve Çin, bölgede demokrasinin ilerlemesini engellemek için var gücü ile çalışıyor, bunu yaparken de Batı tarafından kandırılan Orta Asya halklarının savunucusu kılığına giriyorlar. Ve “devrim ithalinin” ne kadar zararlı olduğu safsatasini yapıyorlar. Bu bölgede, yakın gelecekte ortaya çıkacak değişiklikler büyük oranda Avrupa’nın (özellikle AB’nin), başlayan bu yeni jeopolitik oyunda yer almak isteyip istememesine bağlıdır. Eğer AB nin cevabi evet ise, o zaman Orta Asya’da etkili olabilmek için göze alacakları risk ne kadar büyük olacak?.

İstikrar faktörü sıfatinda Dünya hegomonisinin bir kutbu olan ABD akıllarda çoktan soru işaretleri doğurmaya başladı. Ancak bu hegomoniye alternatif olarak dünya neyi sunabilir?
Dünya istikrarını sağlayıcı rolüne aday olmaya çalışan Rusya-Çin-Hindistan üçlüsü arguman olarak ancak demografik ağırlığını öne sürebilir.Yoksa ABD gibi askeri güçlerinin olduğunu, güçlü ekonomileri veya rejimlerinin demokratik olduğunu iddia edemez.

Buna rağmen Moskova- Rusya’nın dışında Çin ve Orta Asya cumhuriyetlerinin de üye olduğu- Kolektif Havfsızlık(Güvenlik) Anlaşmasi Organizasyonunun, bölgenin NATO ile olan ilişkilerinden sorumlu olmasını çok istiyor. Şimdilik Atlantik Alians, bölgede bulunan devletler ile çift taraflı işbirliği içinde.Eğer KHAO Orta Asya devletleri ve NATO arasındaki aracı statüsünü kazanırsa bu durum Moskova’nın bölgedeki etkisini önemli ölçüde arttıracaktır. Böylece Orta Asya devletlerinin, Avrupa Birliği ile olan tüm ilişkileri Kremlen tarafından denetlenecektir.

Ancak, bu jeopolitik bölgede yaşayan halklar, güçlü komşuların kapatması olarak yaşamaya devam edecekmiş gibi görünmüyor. Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da gerçekleşen devrimler – devrimcilerin başarısızlığına ne kadar sevinirlerse sevinsinler- şunu gösterdi ki, artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

Çıkış ancak global demokratikleşmede görünüyor. Devlerin, bölgedeki enerji kaynakları ve jeopolitik üstünlük için yürüttükleri konjüktürel uğraşlar, Orta Asya idealistlerinin dikkatini dağıtmamalı. Onlar tüm dikkatlerini ve çalışmalarını toplumu bölgedeki demokratik değişime hazırlamaya odaklamalıdırlar.

Kimsenin “devrim” sözcüğünü bizim kadar ciddiye almadığını biliyoruz. Çünkü kimse diktatörlerin korkulu ruyasi olmaya başlayan devrime bizim kadar muhtaç olmamıştır.

2006

Andican olaylarına sebebiyet veren faktörler nelerdi?

(ERK Partisi başkanı Muhamed Salih’in 19 Ocak 2006 tarihinde, Londra Kraliyet Enstitüsü Chatham House’ da yaptığı konuşma).

Öncelikle böyle saygıdeğer bir ortamda konuşma yapma şerefini verdiğiniz için teşekkür etmek istiyorum. Size, geçen yıl Özbek şehri olan Andican’da meydana gelen olaylar ışığında, Özbekistan’ın şimdiki ekonomik ve politik prespektifini kısaca anlatacağım.

Günümüzde Özbekistan Mahkemeleri tarafından yaklaşık 151 kişi, 12 ile 20 yıl arası değişen ağır hapis ile cezalandırılıştır. Binlerce Andicanlının, 13 Mayıs 2005 tarihinde Babur meydanındaki mitinge çıkmalarının tek bir sebebi vardı, o da resmi güçlerin had safhaya ulaşan kanun tanımazlığıydı.

Bu insanlara ateş açılması yönündeki emir bizzat Karimov tarafından verilmişti. Kısa süre önce, komşu ülkenin gizli istihbaratçısından aldığım bilgi, Karimov’un attığı her adımın ve verdiği her emirin soğukkanlılıkla planlanmış ve uygulanmış olduğunu kanıtlıyor. Kendi halkına karşı uygulanan soykırım bizzat onun tarafından hazırlanmıştı.

Komşu devletin gizli istihbarat örgütünün raporundan bir alıntı:

“Karimov’un bilinen adamı, Tacik komutan Mahmud Hudayberdiyev’in adamları da Andacan mitingine toplanan masum halka ateş açanlar arasındaydı. 12 Mayıs 2005 tarihinde Özbekistan SNB teşkilatının görevlileri tarafından, Andican’a, mitinge çıkanların şikayetlerini dinlemek üzere Cumhurbaşkanı Karimov’un geleceği haberini yayılıyor. Sıradan vatandaşlar, cumhurbaşkanlarını görebilmek umuduyla sokağa döküldü. Bundan dört gün önce ise, yani 8 Mayıs’ta, Tumen bölgesinden, Hudayberdiyev’in 50 kadar kiralık askeri Fergana vilayetine askeri uçak ile getirilmişti bile. Şahimardan kentinde ise bu 50 kişi, baştan aşağı silahlanmış olan 250 kişilik diğer bir gurup ile birleşti. Bilindiği gibi Hudayberdiyev’in adamları, 1999 yılından beri Karimov’un bizzat verdiği talimat ile sınırları “korumakta”.

10 Mayıs 2005 tarihinde Hudayberdiyev’in 300’e yakın adamı, SNB’nin şemsiyesi altında kolayca Andican vilayetine girdi. Ertesi gün, 12 Mayıs’ta SNB, onlar için şehirde bir “turistik” gezi düzenledi. Gezide saldırı noktaları gösterildi: Andican kapalı cezaevi, askeri bölge ve polis merkezi. Hudayberdiyev’in adamlarının çoğu 10-12 Mayıs tarihlerinde Andican vilayetinin SNB binasında konakladı.

Gece saat 1.00 ile 2.00 arasında Hudayberdiyev’in adamları polis merkezine, kapalı cezaevine ve askeri garnizona saldırdı. Karimov’un talebi üzerine İç işleri bakanı Almatov, askeri bölgede bulunan tüm askerlere 12 Mayıs saat 24.00 den 13 mayıs saat 06.00 sabahına kadar silah taşımama emri verdi.

Andican hapishanesi oldukça iyi korunan ve etkili bir alarm sistemine sahip bir hapishane sayılıyor. Onların değimi ile “Akramiler”in saldırısında ilginç bir şekilde ne alarm, ne koruma ne de telefon bağlantısı devreye girmedi. Hudayberdiyev’in kiralık katilleri sokakta yaralı yatan insanlara son kurşunu sıkıyor, hastane hastane gezerek o gün Babur meydanında yaralanan insanları öldürüyorlardı. Karimov’un mitinge çıkanları yok etmek için profesyonel katilleri tutması, kendi askerlerine ne denli güvenmediğini de ortaya çıkardı”.

Gördüğünüz üzere, Andicanda yaşanan kanlı şovun yönetmeni bizzat cumhurbaşkanı Karimov’dur. Bu insan tam 17 yıldır yönetimi elinde tutuyor, peki ama bu kadar uzun zaman orada nasıl kalabildi?

Karimov muhalefet liderlerinin nerdeyse hepsini ülkeden uzaklaştırdı. Hala ülkede kalan politik muhalefeti ise korkutarak ve hapse tıkarak yok etmeye çalışıyor. Karimov’un hala iktidarı elinde tutması, legal olmayan yollarla cumhurbaşkanlığı süresini uzatmasıyla mümkün olmuştur. Karimov bu süreyi, uluslararası kamuoyu tarafından demokratik olarak kabul edilmeyen iki referandum, iki de cumhurbaşkanlığı seçimiyle uzatmıştır. Onun cumhurbaşkanlık süresi 2007 yılında sona ermekte ve emin olun ki tarih yaklaştığında muhtemelen Anayasa değişikliği yapılacak ve Karimov’a ömür boyu cumhurbaşkanlığı tanınacaktır.

Uzun süredir Batı, Özbekistan’da ekonomik ve demokratik reformları gerçekleştirmesi için Özbek rejimini ikna etmeye çalışıyor. Ancak bu çabaları hayal kırıklığı ve sonuçta binlerce masun insanın katledilmesi dışında başka hiçbir şey getirmedi. Sanırım Karimov örneği, bu gibi rejimlerin gelişme ve değişme yetisinin olmadığını gösteriyor, tek çözüm onların değiştirilmesidir. Diplomatik oyunlar oynayarak bu rejimleri kısmi cezalarla korkutmanın hiçbir anlamı yok. Demokratik toplumda, eğer ortada bir cinayet varsa katil kısmen cezalandırılmaz. Benim düşünceme göre, aynı şekilde bu hukuki müeyyide, devlet katillerine de uygulanmalıdır.

Karimov’un bu kadar uzun zamandır yönetimi elinde tutmasında bir diğer önemli faktör de- baskı ve devlet terörüdür. Farklı düşünenlere ve muhalefetçilere karşı yapılan işkence, katliam, insan kaçırma, şantaj, ve her gün gerçekleşen sayısız tutuklamalar. İşte tüm bunlar bugüne kadar halka, bir olup rejimi başlarından def etmeye engel olmuştur. Yani halkta bir nevi psikolojik baskı oluşturmuştu.

Ancak bugün, rejim tarafından salınan bu total korku yenilmiştir.

Bugünkü rejim ancak Karimov’un yönetimden el çektirilmesiyle değişebilir. Karimov’un kendi isteğiyle yönetimden çekileceğini tasavvur etmek çok zor. Buna rağmen Karimov’un barışçıl bir şekilde yönetimden çekilmesini sağlamak için uluslararası baskı çok önemlidir. Komşu ülkelerin ve Rusya’nın liderleri bunun önemini anlayabilmeleri ve buna ikna edilmeleri gerekiyor. Ne yazık ki bu ülkelerin liderleri hala, Karimov’un son umudu konumundadır, onlara güveniyor ve desteklerini bekliyor.

Andican’da miting alanına çıkmış masum halkı kurşuna dizmek, işte Karimov’un diktatör rejimi ancak buna kadirdir. Ancak bu bir daha tekrarlanamayacak. Çünkü askeriye ve İç İşleri Bakanlığı artık bu insanlık dışı emirlere kulak asmayacağı yönünde sinyaller vermekte. Ve bu sinyaller giderek güçlenecektir.

Karimov gittiği taktirde, demokratik muhalefetten oluşan, parlamento ve cumhurbaşkanlığı genel seçimleri yapılıncaya kadar çalışacak olan geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu geçici hükümet süresi 3 ay olacaktır.

Önemli olan ülkedeki durumun kontrol dışına çıkmamasıdır. Önemli olan yönetim vakumuna yol açmamaktır

2006

06.1995 – “Özbekistan’da demokratikleşme”
06.2000 – HALKTAN SAKLANAN BAYRAM
15.07.2000 – Mukabilsiz Demokrasi
29.07.2000 – SUSTURULAN HALKIN SESI
2000 – YENI ALFABENIN ESKI MACERASI
11.10.2000 – Benim Türkçülüğüm Ve Şeriatçılığım
10.08.2001 – Kendi topraklarımızı fetih edelim…
12.11.2001 – Afganistan hasta adam
11.2001 – Muhammed Salİh’e sorular
04.01.2002 – Mahkûmun çehreyle ayrılığı
23.01.2002 – Şeriat ve demokrasi

05.02.2002 – Kerimov varsa demokrasi yok
02.03.2002 – İstikrarların en ‘pahalı’sı
11.03.2002 – Amerikanin şaibeli antiterrör ittifaki
01.04.2004 – DUYURU
07.07.2005 – Muhammed Salih’in basın açıklaması
2005 -”Karimov rejimi düşecektir”
30.01.2006 – ”Diktatör için bir merhem” : M.S. Rus eksperlerinin eleştirilerine cevap veriyor
2006 – Korkunun gücü
2006 – Meydanlar Celladı

2006 – Demode olan “devrim” sözcüğünü korumak adına…

2006 -Andican olaylarına sebebiyet veren faktörler nelerdi?

Konuşma özgürlüğü destek!

Arkadaşım bana:

Posted by on Haz 9th, 2010 and filed under KİTAPLAR. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0. You can leave a response by filling following comment form or trackback to this entry from your site

1 Response for “TÜRKİSTAN ŞUURU”

  1. Sağlık Makalesi diyor ki:

    Makele için çok teşekkürler.(Thanks for the articles)

Leave a Reply