HABERLER

Pakistan: Türkiye bizim için kardeşten de öte

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Azerbaycan  Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ATAK’i iceliyor ——————————————-Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Rana Tanveer Hüseyin, Türkiye...

TÜRKİYE “KIRIM’I İSTİYORUM” DEMELI !

Ukrayna’da yaşanan siyasi kriz nedeniyle parçalanması halinde, Kırım’ın Türkiye’ye katılacağı iddia edildi Hürriyet’ten Nerdun Hacıoğlu’nun haberine göre,...

Özbekistan’da muhalif liderle konuşmaya hapis cezası

Özbekistan’da bir vatandaş ülke dışındaki muhalif liderle internet aracılığıyla görüştüğü gerekçesiyle 8 yıllık hapis cezası aldı Dünya...

Kızılderililere Türk Yardımı Amerikalıları Kızdırdı

TİKA’nın ABD’de yaşayan Kızılderililere 200 bin dolar yardım yapması Washington Post’u rahatsız etti Türkiye’nin son yıllarda ağırlık...

Muhammed Salih’in evine silahlı saldırı gerçekleştirildi

24 Agustos gecesi saat 01.42 de Özbekistan muhalefet lideri Muhammed Salih’in evine silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olaya tanık...

Özbekistan’da sansür yeşil sahalara indi

Özbekistan’da taraftarlar artık küfürlü tezahürat yapamayacak ve yüzünü sevdiği takımın rengine boyayamayacak Özbekistan Kültür ve Spor Bakanlığı...

AĞAÇLAR ŞÂİR OLSA

Aziz hocam Prof. Dr. M. Kaya BİLGEGİL’in hâtırasına

Dr. ŞUAYİP KARAKAŞ

ÖZBEK ŞÂİR MUHAMMED SÂLİH’İN ŞİİRLERİ

(İnceleme ve Metin)

ANKARA-2006

SÖZ BAŞI
Son yıllarda Türkiye’de, Türkiye dışında yaşayan Türk topluluklarının tarih ve edebiyatlarına dair değişik türlerde eserler yayımlanmaktadır. Muhammed Sâlih ‘in Şiirleri, bu yayın zincirinin yeni bir halkasını teşkil edecektir.
Muhammed Sâlih şair, yazar, mütefekkir ve siyasetçi olarak Özbekistan’ın çok önemli şahsiyetlerinden biridir. 1970′li yıllarda önce şair olarak tanınmıştır. Milliyetçilik fikrinin açıklık kazandığı 1985 yılından sonra, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla neticelenen “yeniden yapılanma” yıllarında, bütün kalem sahipleri gibi siyasî ve sosyal konularla ilgilenmeye başlamış, çeşitli gazete ve dergilerde sovyet rejimini sorgulayan cesur yazılar neşretmiştir. Birlik adlı halk hareketinin içinde yer almış, Erk Demokratik Partisi’ni kurmuştur. Yazar olarak makalelerinde, Çar ve Sovyet idarelerinin pamuk, buğday, ipek, altın, kömür, gaz, petrol, hayat alıp karşılığında sefalet, cehalet, endişe, korku, soykırımı ve mankurtlaştırma politikaları hediye ettiği Türkistan Türklerinin 20. yüzyıldaki macerasını, millî bakış açısıyla değerlendirmekte, Türk dünyasının ırk, dil, din, hatıra müşterekliğinden bahisle Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’dan itibaren Türkiye’yi ve bugünkü Rusya’nın sınırları içindeki Kuzey Türk sahasını da ihtiva eden Türk kuşağı fikrinden söz etmektedir.
Muhammed Sâlih, bir şair olarak çağdaş Özbek şiirinin önemli temsilcilerinden biridir. Şiirlerinde, ferdî duygularıyla birlikte Türkistan Türklerinin hayatını da bütün cepheleriyle terennüm etmiştir. Muhammed Sâlih’in Şiirleri adlı kitapta, 194 şiir bulunmaktadır. Bu şiirler Beşinci Fasl, Ak Köylekler, Kudukdagi Ay, Velfecr, Şeffaf Üy, Âlıs Tebessüm Sâyesi ve Arzu Fukarası adlı şiir kitaplarından, bizzat şair Muhammed Sâlih tarafindan seçilmiştir.
Kitapta, şiirlerin aslı ile Türkiye Türkçesindeki karşılığı beraber verilmiştir. Şiirler, Türkiye Türkçesine aktarılırken mânânın kaybolmamasına dikkat edilmiş, bunun için zaman zaman şairin kendisiyle de görüşülmüştür. Ayrıca aktarma sırasında, şiirlerin şekil özellikleri de aksettirilmeye çalışılmıştır. İnceleme kısmında, şiirlerin dip notlarda zikredilen sayfa numaraları, bu kitabın ikinci bölümündeki sıralamaya göre verilmiştir.
Maksadımız, Türkiye’nin dışında da ilgi göstermemiz gereken canlı bir Türk edebiyatının mevcut olduğuna işaret etmektir.
Ve nihayet bu konu üzerinde çalışmama vesile olan sevgili hocam Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun Bey’e, teşvik ve yardımlarını gördüğüm şair Muhammed Sâlih Bey’e teşekkür ettiğimi belirtmek isterim.

Dr. Şuayip KARAKAŞ
Ankara, Nisan-2006

GÖĞE SIÇRAYABİLEN BİR OZAN
Türkiye’de, öteden beri, kökenleri, kültürleri, dilleri, bizden çok ayrı birçok ülkenin edebiyatıyla, sanatıyla yakından ilgileniriz. Bu, kuşkusuz, olumlu ve gerekli bir ilgidir. O arada Rus edebiyatını, sanatını da yakından tanırız. Ama eski Sovyetler Birliği’ndeki Türkler’in kültür yaşamına, edebiyatına, sanatına yüzyıllarca uzak kalmışız. Dil bağımız bile büyük ölçüde kopmuş, ortak tarihimiz geçmişin karanlığına gömülmüş, Batı’yla Doğu’yu uzun yıllar ayıran “Demir Perde”den “Berlin Duvarı”ndan da daha kalın bir duvarı kendi aramıza kendi ellerimizle örmüşüz.
Şimdi o duvarı yıkma zamanıdır, değişik ülkelere dağılmış Türkler arasında kültür bağlarını yeniden canlandırma zamanıdır.
Buna öncülük görevi yazarlara, sanatçılara, özellikle de ozanlara düşer. Çünkü, bir düşünürün dediği gibi, “şiir insanlığın ana dilidir”. Üstelik Türkler için şiir, başta gelen düşünme, algılama ve anlatma aracıdır. O nedenle Türklerde halk şiiri çok gelişmiştir. Orta Asya’dan, Kafkaslar’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a kadar uzanan bölgedeki Türklerin, Allah korkusuna değil, Allah sevgisine dayanan ve bu sevgiyi insana da yansıtan aydınlık, hoşgörülü ve birleştirici İslam tasavvufuna en büyük katkı da halk ozanlarından gelmiştir.
Onun için değişik ülkelere dağılmış Türkler arasındaki kültür bağını ve dayanışmayı güçlendirmenin belki de ilk adımı, biribirinin şiirini tanımak olabilir.
Değerli Özbek şairi Muhammed Salih’in şiirlerinin Türkiye Türkçesinde yayınlanmasını bu açıdan sevinçle karşılıyorum.
Batı’da politikacı ozanlara pek rastlanmaz; ama Doğu’da, özellikle de Türk ülkelerinde, politikacılar, devlet adamları, hükümdarlar arasından pek çok büyük ozan da çıkmıştır. Örneğin Osmanlı padişahları arasında değerli ozanlar vardır. Hataî mahlasıyla yazan Şah İsmail de, hükümdarlığının yanı sıra, büyük bir ozandı.
Özbek Ozanı Muhammed Salih, Türk politikacı ozanlarının çağımızdaki üstün bir örneğidir. Muhammed Salih, hem Özbek Türkleri’nin önemli bir ozanı, hem de Özbekistan’ın ana muhalefet partisi olan Erk Partisinin genel başkanıdır.
Muhammed Salih, şiirlerini baskı dönemlerinde yazmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonra da Özbekistan’da baskı ortamı bir ölçüde sürmektedir. Fakat usta ozanların şiir dili, en ağır baskılar altında bile özgürlük ışığını yanar tutabilir. Muhammed Salih de değişik baskı rejimleri altında özgürlük ışığını şiir dilinde yanar tutmayı başarmış bir ozandır.
Bir politikacı olarak Muhammed Salih ve onunla birlikte Özbekistan’da demokratikleşme hareketine öncülük eden arkadaşları bugün hâlâ, bir bakıma, yerden yere vuruluyorlar. Ama Muhammed Salih, bu baskılara, kendi şiir dilinde,
“Eğer hiç kimse beni yere vurmasaydı,
Göğe nasıl sıçrayabilirdim?”
diye meydan okuyabilen bir politikacı ozandır.
Ozan olarak o zaten göğe sıçramıştır; inanıyorum ki, önderlik ettiği demokrasi ve özgürlük hareketinin de, “erk” hareketinin de, göğe sıçrayacağı günler yakındır.
Bülent ECEVİT
Ekim 1994

G İ R İ Ş

Muhammed Sâlih’in Hayatı ve Eserleri

1. Muhammed Sâlih’in Hayatı
1949 yılının 20 Aralık günü, o zamanki adı Ürgenç olan bugünkü Yengibazar nahiyesine bağlı Begler köyünde doğdum. Rahmetli Beğcan Beğ’in oğlu olan babam Medemin (Muhammed Emin) Beğ, on yaşında yetim kalmıştır. Dedem Beğcan Beğ, 1928 yılında sovyet hükûmeti tarafından öldürülmüş, bütün mülkü müsadere edilmiştir.
Mensup olduğu sosyal zümre sebebiyle babam, sovyet mekteplerine alınmamıştır. Onun bütün eğitimi, “Heftiyek” (Kur’ân-ı Kerîm’in yedide birinden ibaret olan risale) ve daha sonra okuduğu ÇSB (Çala Savadlikni Bitiriş) (Okuma Yazma Mektebini Bitirme) kursu seviyesinde kalmıştır. 1942 yılında İkinci Dünya Harbine gönüllü olarak katılmış, 1943 yılında yaralı olarak dönmüştür. Yarası iyileştikten sonra, 1944 yılı başlarında tekrar savaşa gitmiştir. Ben ondan “Bu idare atalarımızı öldürdü, niye savaşa iştirak ettiniz?” diye sorduğumda, rahmetli, “Köyde sadece kadınlar kalmıştı; konuşacak, dertleşecek kimse yoktu, can sıkıntısından gittim.” diye cevap verirdi. Stalin’e çok hürmet ederdi. Fakat onun 1945 yılında “Önce Rus halkı….” diye başlayan zafer konuşmasından, babamın dediğine göre, “gönüller biraz kırılmıştı.” Buna rağmen 5 Mart 1953 günü çok kaygılıydı. Ben bunu çok net bir şekilde hatırlıyorum. Çünkü o gün bir eşekarısı topuğumdan sokmuştu. Tıpkı Stalin’in ölüm habercisi gibi. Bu haber, “47″ markalı radyomuzdan da geldi. Ve evdekiler, bu haberi komşulara bildirmeye korktular. Babam, neyi ve kimi takdir ederse, Stalin’e kıyas ederdi.
Meselâ Ejder adlı güçlü ve saldırgan bir köpeğimiz vardı. Onu, “Bu Stalin’e benziyor, işini hiç ihmâl etmiyor. Serbest kalınca bile evin etrafından ayrılmıyor.” diye methederdi. Bununla, Stalin’in Moskova’dan hiç ayrılmadığını ima ederdi.
Babam, dinî eğitim görmemişti. Fakat Fatiha sûresini biliyordu. Son yıllarında namaz kılmaya başlamıştı. Allah rahmet eylesin.
Annem, Kalender Sarıg’ın kızı Âkile Hanım, sovyet mektebinde dördüncü sınıftan sonra ayrılmış. Herhangi bir yerde çalışmazdı. Ömrü çocuk terbiye etmek ve misafirlere yemek hazırlamakla geçmiştir. Babam, dostlarıyla beraber olmayı severdi. Annem de dinî terbiye görmemiş, fakat her akşam, yatmadan önce şu kelimeleri mırıldanırdı:
Yatgeymiz, ya Allah,
Turgeymiz, inşallah,
Turar turmaz kün bolsa,
Lâ ilâhe illâllah!

(Yatacağız, ya Allah,
Kalkacağız, inşallah,
Kalkar kalkmaz gün olursa,
Lâ ilâhe illâllah!)
Annemin bu duayı bugün de mırıldandığından hiç şüphem yok.
Annemden farklı olarak ninem Şükür Ananın bilgisi mükemmeldi. O, hadislerde zikredilmeyen dinî efsanelere varıncaya kadar herşeyi bilir ve hikâye ederdi. Meselâ, Hz. Ali’nin Harezm’de bulunduğuna dair hikâyeye hepimiz inanırdık. Aynı şekilde, ninemin Harezm Tarihi diye bize hikâye ettiği kitabın, Kitâb-ı Dede Korkut olduğunu, daha sonra öğrendim.
1956 yılında mektebe başladım ve emsalsiz bir sabır göstererek on yıl muntazam şekilde devam ettim. Yedinci sınıfa kadar mükemmel, dokuzuncu sınıfa kadar orta derecede bir öğrenci oldum. Onuncu sınıfta ise, imtihana mecburen aldılar.
Bu “mecburî hizmet” yıllarında beni avutan tek şey, ders kitapları dışındaki okumalarımdı. Babamın hepsi hepsi iki kitabı vardı: Ötgen Künler ve Ömer Hayyam. Bu kitapları tekrar tekrar okumak, beni canımdan bezdirmişti. Çünkü bu kitaplar çok sıkıcı idi. Ben kendime hiç tükenmeyecek, hiç bitmeyecek bir kaynak arıyordum. Meğer köyün üç kilometre uzağında, eski nahiye merkezindeki MTS (Maşina-Traktör Stansiyası) (İstasyonu)’nin kütüphanesi, benim aradığım kaynakmış. Bu kütüphanenin bir müdürü ve iki müşterisi vardı. Müdür altmış yaşlarında bir hanım, müşteriler ise Başkırşeyh köyünden traktörcü Sadullah ile ben. İçi karanlık kütüphane, dünyadaki en sakin kütüphanelerden biriydi. Kitap kokusu, insanı sarhoş ederdi. Rafları karıştırırken istenilen kitabı almanın, bir değil, beş, hatta on kitabı almanın mümkün olduğunu düşünüp şaşardım.
O günlerden Oder’de Bahar, Metânetli Kişiler, Altın Yulduz gibi sovyet vatanperverliğini methedici Rus yazarlarının kitaplarını ve bir Letonyalı yazarın Vatannı Komsab (Özleyip) isimli hazin romanını hatırlıyorum. Hatırladığım başka bir şey de kütüphanenin duvarlarına yapıştırılan sararmış afişler. Bu afişlerde, atom bombası atıldığı zaman “gaz maskesinin” nasıl kullanılacağı ve patlamanın şiddetinden nasıl korunacağı, örneklerle gösteriliyordu.
Ben kütüphanenin raflarını karıştırırken dünyada Küba krizinin meydana geldiğini bilmiyordum. John Kennedy’nin emri üzerine Amerikan savaş gemilerinin Küba adasına yaklaştığından, Hruşçev “dedemizin” ise başında kalan son saç tellerini yolduğundan hiç haberim yoktu.
Dünya, üçüncü cihan harbine hazırlanıyordu. Bense kendi savaşımı çoktan başlatmıştım: Kitaplarda… Fakat mektebi hiç sevemedim. Her nasılsa diploma verildi. Ama bu diploma ile nereye gideceğimi bilemedim. Mektep arkadaşım Kural Sultan’ın tavsiyesi üzerine Ürgenç Pedagoji Enstitüsü’nün edebiyat bölümüne girmek istedim. Bir gün imtihanlara hazırlanırken Kural, şair R. Babacan’ın rubailerini okudu. Böyle rubaileri ben de yazabileceğimi söyledim. Kural, bu cevabıma çok kızdı. Onu sakinleştirmek için üç-dört rubai yazdım. Böylece şiir yazmaya başladım. Aslında şairlikte hiçbir iddiam yoktu. Ressam olmayı arzu ediyordum. Şairlikte bugün de iddialı değilim, ama nasıl olduysa oldu, beş-altı şiir kitabım yayımlandı.
Şiir, uzun yıllar boyunca benim terbiyecim oldu. Hiç uzlaşma bilmeyen terbiyecim. Onun sayesinde önce santimantalizm hastalığından kurtuldum. Hatta sevgiden bahsederken titrememeyi öğrendim. Meşklerimde “titreme” kelimesi çok fazla; çünkü onu ne kadar çok yazarsam, o bende o kadar az kalır, yani ondan kurtulurdum, temizlenirdim. Eğer kitaplarımda hissiyatlı şiirler bulunuyorsa, bunlar beklenen, arzu edilen hissiyattır. Bu güzel dünyanın hissiyatı. Cazibesi insanı köleye döndüren, esir eden hissiyat. Cazibesi perdeye benziyor, arkasında korkunç bir ebediyet. Korkunç, çünkü insanlar onun mahiyetini bilmiyorlar. Daha doğrusu bilmekten korkuyorlar:
Bu yakka kel, kol koy, imza çek,
Mene şu umr senge hediye.
Korkma, heç kim soremayacak,
“Nege kelding dünyage?”, deye.

Puling bolsa Erkni satıb al,
Tartıp algin, puling bolmasa.
Yerde yürgin, südrel bemelâl,
Âsmanda uç, köngling tolmasa.

“Nege keldim dünyage?”, deye
Sen özingden sorama fakat-
Bu saval dehşetli bombadey
Men etilgen zeminde ebed!
(1983)

(Beri gel, adını yaz, imzala,
İşte şu ömür sana hediye.
Korkma, hiç kimse sormayacak,
“Niye geldin dünyaya?”, diye…

Paran varsa Hürriyeti satın al,
Zorla al, paran olmazsa.
Yerde yaşa, sürün keyfince,
Göklere uç, memnun olmazsan.

“Niye geldim dünyaya?”, diye
Sen kendine sorma sadece,
Bu sual dehşetli bomba gibi
Men edilen zeminde ebedî!)
İnsanlar, “ben dünyaya niçin geldim?” sorusunu kendilerine sormaya korkarlar. Ben de korkuyordum. 1970 yılı başlarında Fransız âlimi Blaise Pascal’ın kitabındaki bir fikir dikkatimi çekti. Kelime kelime hatırlamıyorum, tahminen şöyleydi: “İnsan, kendisinin bir zamanlar ne kadar yüksekten düştüğünü anlamak için bu dünyada yaşar.”
Bu dinî fikir, bendeki korkuyu hemen hemen yok etti. Korku, cehaletin meyvesidir. Ben 1970′li yılların entellektüel cahiliyet talebelerinden biriydim ve Pascal’in bu fikri bana büyük bir keşif gibi görünmüştü.
Elbette Kur’an-ı Kerîm’in varlığını biliyordum. Ama onda sadece insanlığın tarihinin ve geleceğinin değil, hatta her “kuruyan yaprağın tarihi”nin bile yazılı olduğunu bilmiyordum. Eğer bilseydim, aklım almazdı. Çünkü bu hadise insanın aklına sığmaz. Bu kitabın eşiğine gelinceye kadar yüzlerce şirk dolu kitap okudum. Dinî terbiyem yoktu, diyerek kendimi mazur göstermeye çalışmıyorum; bunları yazarken sadece tevbe ediyorum.
Şiir benim terbiyecimdi, fakat dayanak noktası değildi. Herkes gibi benim de dayanacak bir noktaya ihtiyacım vardı. Çünkü herkes gibi ben de yolunu şaşıranlardan biriydim:
Ehtiras kamçısı astıda dir-dir
Titreyatgen tüyedey, tüşav ayakda,
Yürişge mecburmız, yürmakka mecbur,
Bilmey, mağrib kayda, maşrık kayakda.
(Edeşgenler Koşığı, 1983)

(İhtiras kamçısı altında tir tir
Titreyen deve gibi, zincir ayakta,
Yaşamaya mecburuz, bizler mecbur,
Bilmem mağrib nerde, maşrık ne yanda.)
Bu ıztırap, tıpkı eski Yunan filozofu Parménide’in ıztırabına benziyordu. Zavallı Parménide, “Ey tanrılar, ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece sabitlik verin. Bu, durmadan değişen, türlü renklere bürünen kararsızlık denizinde benim tutunabileceğim bir ağaç, bir kararlılık, bir sabitlik verin!” diye yalvanyordu. Fakat onun feryatları beyhudeydi. Çünkü o sabitliği Allah’tan değil, tanrılardan istiyordu. Parménide, politeizm (çok tanrıcılık) devrinin kurbanıydı. Fakat kendisi farkında olmadan Allah’ı, bütün âlemleri yaratan yegâne Allah’ı, yegâne istinatgâhı arıyordu.
Bu istinatgâhı, sovyet devrinde dininden uzaklaştırılan insanlar da aramaya başladılar. Bana benzeyenler için şiir, bu arayışın vasıtası idi. Şiir, arayış ıztırabından yorulup bıkmamak için bir teneffüs idi.
Şiirin dışında hudutsuz, insanın kalbini dehşete düşüren bir boşluk vardı. Bu boşluk, bizim candan sevdiğimiz dünyamız idi. Cazibesi korkunç olan dünya:
Yene oşa devre, yene oşa mey
Kuyılar ve perde tartar közingge
Ve yene ikkinçi kadeh boşamay,
Dehşetli bir boşlık tolar köksingge!

Şunda “çort” üziler devre lengeri,
Muallak kaladı kadehü kaşık,
Karanğıda korkkan bala singeri,
İçingden atılıb çıkadı koşık!

Közlering aldıda âlıs bir vâha,
Âvâzing yetmeydi, titreydi lebing,
Konalğa tapalmay uçadı âheng
Yurtıdan kuvılgan sar bürgüt kebi.

Âvâzing boğılar, kırılar tamak,
Közleringden aka başlaydı koşık.
Sen üçün korkınçlı endi tohtamak,
Tohtasang, şu zehât yutadı boşlık!
(Bir Uhleb Turseng Bes, 1981)

(Yine aynı meclis, yine aynı mey
Konulur ve perde tutar gözüne
Ve yine ikinci kadeh boşalmadan,
Dehşetli bir boşluk dolar göğsüne!

Birden kesilir meclis bıçak gibi,
Muallak kalır kadeh ve kaşık,
Karanlıkta korkan bir bala gibi,
İçinden atılıp çıkar bir koşuk!

Gözlerinin önünde uzak bir vâha,
Feryadın erişmez, titrer dudağın,
Konacak yer bulamayıp uçar âhenk
Yurdundan kovulan bir kartal gibi.

Sesin kısılır, kesilir soluğun,
Gözlerinden akmaya başlar koşuk.
Senin için korkulu şimdi durmak,
Durursan o an yutar seni boşluk!)
Fakat durmadan koşuk söylemek mümkün değildi; durmadan ağlamanın yahut kahkaha atmanın imkânı yoktu. Kalp, sükûnet ister. Kudurmuş ihtiras denizinde helâk olmamak için bir istinatgâh istiyordu. İnsana muhabbet, sanata muhabbet, hatta millete, vatana muhabbet bile, kalbe bu dayanağı veremiyordu. Kalp, bir kör gibi büyük bir ıztırabın içinde yuvarlanıyor ve kendisinin asıl kimliğini arıyordu. Bir ses ona, “Ben, sana şahdamarından da yakınım!” diye fısıldıyor, fakat o sesin sahibini göremiyordu:
Bir küç bardır tepede şeksiz,
Bir uluğ kudret bar, mevcud muhakkak,
Yoksa, ne özimni sezyapmen âciz,
Yoksa, nege bunça titreydi yürek?
(Demek. 1983)

(Bir güç vardır yukarıda şüphesiz,
Bir ulu kudret var, mevcut muhakkak,
Yoksa, niye kendimi hissederim âciz,
Yoksa, niye bu kadar titriyor yürek?)
1970′li yıllarda bu meçhul sezgiyi birçok genç şairin hissetiğine eminim. Fakat bu sezgi, hiçbir zaman şiirde ana motif olmadı. Güya şiir kendi yolundan, onu yazanlar kendi yolundan yürüyordu. Şiirin dinî bir ruha sahip olması mümkündü; fakat bizim öyle olmamız mümkün değildi. Biz gururun esirleriydik. Doğruyu söylemenin gururu, cesaretle söylemenin gururu, hiç kimseye hiçbir zaman boyun eğmemenin gururu, dosta sadakat, düşmana nefret gururu vb. Kısaca biz, âlicenaplar idik. Fakat kör kalbimiz bunu itiraf etmiyor ve kendine dayanak aramaya devam ediyordu:
Biz, ahir heç kimni öldirmedik-ku,
Lekin nege bizning kollarımız kan,
Günah kuşı turar baş üzre mengü,
Yanayatgen evliyadey çırpınar vicdan?
(Edeşgenler Koşığı, 1983)

(Biz hiç kimseyi öldürmedik ki,
Öyleyse neden ellerimiz kan?
Neden Günah kuşu döner başımız üzre
Yanmakta olan evliya gibi çırpınır vicdan?..)
Çünkü bizim o saydığımız bütün âlicenap faziletlerimiz, havada kalıyordu. Bu faziletleri koyacak bir yer, bir mihrap yoktu. Bu faziletleri tesbit edecek bir hakem, kabul edecek hiç kimse yoktu. Biz bu cevahirleri havaî gurura emanet etmiştik. Kalp, bu sebeple yanmakta olan bir evliya gibi çırpınıyordu. Aynı sebeple günah kuşu gitmiyordu üstümüzden.
Biz iyilik ve kötülüğün ne olduğunu biliyorduk. Ama iyiliği gurur rızası için yapıyorduk. Kendimizi kötülükten gurur rızası için sakınıyorduk. Fakat kalp, bu faaliyetin yanlış olduğunu hissediyordu. O ciddi şekilde işle meşgul oluyordu. O, kendisinin hangi yükseklikten yuvarlandığını tahmin ediyordu. O, kendisinin kıblesini arıyordu. Kalp, bütün âlemleri yaratan Allah’ın rızasını istiyordu.
“Bu gönül sırlarının ‘Terceme-i Hâl’ ile alâkası var mı?”, diye soruyorsunuz. Bana göre alâkası var. İnsanın maddî hayatına paralel olarak bir de manevî hayatı vardır. İnsanın bütün ömrü, bu ikisi arasındaki ihtilâflar zincirine hiç aralıksız dizilen bir büyük faciadır. Bu facianın seyircisi de yine insanın kendisidir. Facianın vazifesi, insana hangi yükseklikten yuvarlandığını göstermektir. Başka hiçbir vazifesi yoktur. Gerisi insanın ihtiyarındadır. O cesaret eder de yüksekliğe bakabilirse, kurtuldu demektir. Eğer cesaret edemezse, ateşte ebediyyen yanacaktır.
Ben, orta öğrenimimi tamamlayıp da yüksek okula girmek için gayret sarfettiğim sırada, ateşte yanmaktan korkmuyordum. Fakat Pedagoji Enstitüsü’nün imtihanını verememekten korkuyordum. Korkunun faydası olmadı, enstitünün imtihanını kazanamadım ve kolhoza dönerek çalışmaya başladım. Bir yıl sonra, 1967′de Taşkent Üniversitesi’nin Edebiyat Bölümü’ne girmek istedim. İlk imtihan kompozisyondu. Serbest tarzda “Özbek romancılığının 1960-1966 yıllarındaki terakkiyatı” hakkında kompozisyon yazdım. Bu, akademik bir tez konusu idi. Böyle bir konuyu, bizim gibi henüz acemi gençlere hangi akıllı verdi, bilmiyorum. O sırada meşhur olan Er Başige İş Tüşse, Kara Közler gibi romanları herhalde ben de okumuştum, kompozisyonu yazdım ve dört aldım. Diğer imtihanlar da bu şekilde geçti. Yarışı yine kazanamadım. Gece bölümüne kabul edildim. Gece bölümü bir hakaret sayıldığı için tekrar kolhoza döndüm.
1968 yılı Mayıs ayında saçımı kestirerek “şanlı” sovyet ordusuna asker oldum. Macaristan’ın Zigetvar şehrine gönderildim. Askerlik sırasında kavgalar istisna edilecek olursa, hatırlanacak çok az şey oldu. Fakat 1968 yılının 20 Ağustosu hatırımda. Biz o gece Çekoslovakya’ya girdik. Çekoslovakya’nın Sovyetler tarafından işgali Ağustos ayında değil, Masıy ayında plânlanmıştı. Tümenimiz, Mayıs ayında, Slovakya sınırındaki Haymaşkar adlı Macar şehrine getirilmişti. Ve bize her gün, her saat, savaşa hazır olun, diye emirler veriliyordu. Kiminle savaşacağımızı ise ancak 20 Ağustos günü öğrendik. Bu çok komik bir savaş oldu. Bratislava’ya girdiğimiz zaman bizim bölüğümüze televizyon stüdyosunu işgal emri verildi. Biz kalaşnikofları şakırdatarak televizyon stüdyosuna girdiğimizde, orada ihtiyar kapıcı kadından başka kimseyi korkutamadık. Bîçare tir tir titreyerek ellerini kaldırdı. Fakat hiç kimse onu esir almadı. Çünkü herkes “kahraman sovyet askeri”ne lâyık düşman arıyordu. Bu “düşman” televizyon stüdyosunda değil, nümayiş ve mitinglerdeydi. “Düşman”, bütün bir milletti. Onu, “kahraman asker” yenemedi, biliyorsunuz.
Aynı yılın Kasım ayında biz tekrar Macaristan’a döndük. Askerlik benim için faydalı oldu. Rusça öğrendim ve kendi milletimi tanıdım. Bir gün dinlenme sırasında oturduğumuz meydanın yanından piyade bölüğü geçti. Askerlerin çoğu Özbek ve Taciklerden müteşekkildi. Bu gençlerin kendi dillerindeki “konuşmaları”, bizim bölüğümüzdeki Rusları öfkelendirdi. Ruslardan biri, “Ey çurki, perestante boltat!” (Hey odun, gevezelik etme!) diye bağırdı. Kan beynime sıçradı. Yerimden fırlayarak Rus’a vurduğumu hatırlıyorum. Bizi ayırdılar. Ben o dakikadan itibaren muayyen bir millete mensup olduğumu hissetmeye başladım. Rus’un nezdindeki “çurki”, benim milletimdi.
Ona “odun” denilmesine asla razı olamayacağımı anladım. Askerliğim sırasında birçok zayıf şiir yazdım. Bir kısmı 1968 yılında Harezm Hakikati gazetesinde neşredilen bu şiirleri, askerde hapse düştüğüm aylarda çok kolay bir şekilde yazdım. Eni iki, boyu üç metrelik hücrede gündüzleri ayakta durmak veya soğuk betona oturmak mümkündü. Zaman çok sakin geçiyordu. Herkes zamanı çabuk geçirmenin bir yolunu arıyordu. Ben ise durmadan yazdım. Fakat askerlikten döndükten sonra yazdıklarımın hemen hemen hepsini imha ettim. Birinin okuyup da “ahmak” demesinden korktum.
1970 yılında askerlikten dönünce evlendim. Aynı yıl Taşkent Üniversitesi’nin Gazetecilik Bölümü’ne girdim. Üniversite de orta mektep gibi oldu. Birinci sınıf “âlâ”; iki, üç ve dört “yahşi”, beşinci sınıf ise çok “yaman” oldu. Hocalarımı üzmemek için imtihanlara girmedim. Ama, tıpkı orta mektepte olduğu gibi her nasılsa bir diploma verdiler. Her şeyde bir hayır vardır, üniversitede geçen yıllarım çok faydalı oldu. Dünya edebiyatını orada tanıdım. Birkaç yeni ve sâdık dost kazandım.
Üniversite hayatımdan saygıyla hatırladığım birkaç hocam var. Rahmetli Tal’at Sâlihov, dünya edebiyatı dersi verirdi. Gaybullah Selâmov, tercüme sanatını öğretirdi. Batırhan Ekremov klâsik edebiyat, Âzad Şerefıddinov Özbek sovyet edebiyatını okuturdu. Gerçi Âzad Şerefiddinov bizim dersimize gelmedi; fakat bilhassa Çolpan’ın şiirlerine sahip çıktığı için kendisine çok hürmet ederdik. Âzad Bey’e benzeyen Narbay Hudaybergenov adlı hür fikirli başka bir hoca daha vardı. Talebeler onu da severlerdi. Biz genellikle resmî çizgiden biraz çıkmaya cür’et edebilen kişilere büyük hürmet gösterirdik.
Bir gün üniversiteye Abdullah Âripov geldi, şiir okudu. O şiiri güzel okurdu. Daima telâffuzu düzgün, sözleri âhenkli olurdu. Nevâî hakkında yazdığı şiirini okurken bir mısra geldi ki, sonu “kalemini körsetdi, halas” diye bitiyordu. Yani Nevâî, kendisine kılıç çekene karşı kalemini gösteriyordu. Âripov, “kalemini körsetdi, halas” derken, sağ kolunu sert bir şekilde kaldırıp başparmağını işaret ve orta parmağı arasına soktu. Bu parmak güya kalemdi. Biz bu hareketi derhal yorumladık. Bu, bir isyandı bize göre. Kürsüdeki şair, bir kahramandı.
Herhâlde biz, kahraman görmeyi çok arzu ediyorduk. 1970′li yıllarda yazılan bir şiirde bu arzu var:
Bir bar eken, bir yok eken,
Kadim zamanlarda
Bahadır ötgen eken…
Kara ormanlarning bağrıda
Arslan yaşar eken beheybet…
Buvi!

Nege bahadırlar hemmesi
Fakat kadim zamanlarda ötedi?
Arslançi, kanı oşa arslan,
Buvican?

Nege uyarım tünde, gafletde yatgen
Meni uygatmaydı
Na’ra tartmaydı?!
(Bir Bar Eken, Bir Yok Eken, 1975)

(Bir varmış, bir yokmuş,
Eski zamanlarda bir
Bahadır yaşamış…
Kara ormanların bağrında
Bir arslan yaşarmış heybetli…
Anne!

Niye bahadırların hepsi
Sadece eski zamanlarda yaşar?
Arslan ise, hani o arslan,
Anneciğim?

Niye o gece yansı, gaflette yatan
Beni uyandırmıyor
Kükremiyor?!)
Fakat durgunluk yıllarıydı, hiç kimse nara atarak kükreyemiyordu. Bazen Brejnev çıkıp konuşuyordu. Ama onun sesi de naraya değil, dişleri dökülmüş bir arslanın üşengeç hırıltısına benziyordu. Ondan insanlar korkmuyordu, sadece saygı duydukları için korkar gibi görünüyorlardı. Brejnev hakkında anlatılan lâtifeler lâtife değil, onun hayatına ait gerçek hadiselerdi. Bu hadiseler, durgunluk devrinin duvarlarında en güzel süsler olarak kaldı.
Talebeliğimin ilk yıllarında, Franz Kafka’nın hikâyelerini tercüme etmeye başladım. Beni buna sınıf arkadaşım Ferganalı Tohtasın Azim teşvik etmişti. O, benden daha bilgiliydi, Batı edebiyatını iyi biliyordu. Batı edebiyatını bilmek bir ölçü sayılıyordu ve biz bu edebiyatı, kendi edebiyatımızdan daha çok okuyorduk, eğitim öyleydi.
Kafka, beni fazlasıyla cezbediyordu. Çünkü hiçbir yazara benzemiyordu. Onun “sanat anlayışı” sadece sosyalist realizmi değil, hatta kapitalist realizmi de inkâr ediyordu. Kafka, “minareyi yukarı doğru değil, aşağı doğru inşa etmek gerek”, diyordu. O zaman bu inşaat da minare değil, kuyu olurdu. Bu müthiş teşbih bana kuyu gibi derin göründü. Böylece insan dış (maddî) dünyaya değil, kendi iç dünyasına davet ediliyordu. Kafka’nın kahramanlarının alnında daima bir şey yazılı olur ve hiç kimse bu yazının dışına çıkamaz. Bu görüşün kapitalist dünyada doğup da ateist terbiye ile yetişen biri tarafından ifade edilmesi, müthiş bir şeydi.
Kafka’nm hikâyeleri korkunçtu; ama bizim sevdiğimiz hayattan daha korkunç değildi. Arada sadece bir fark vardı: Hikâye kahramanları kendilerini daima suçlu hissediyor, fakat sebebini bilmiyorlardı. Bizim için bu duygu tamamen yabancıydı. Kafka, Allah’a inanmak isteyen bir ateist ve bundan dolayı ömür boyu azap çeken talihsiz bir entellektüeldi.
Kafka, unutulmaz bir yazar. Üniversitede ben de hikâyeler yazmaya başlamıştım. Ancak Kafka’yı okuduktan sonra yazdıklarımı imha ettim.
O yıllarda bana tesir eden yazarlardan Fransız Paul Valéry ile Avusturyalı Robert Musil’i de burada zikretmek gerekir. Onların sanat felsefeleri, benim için bir yenilik oldu. Aynı şekilde 1971 yılında, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in İnostrannaya Literatura’da neşredilen yalnızlık hakkındaki romanı da çok ilgimi çekmişti. Fakat o, Kafka’nın yerini dolduramıyordu. 1970′li yıllarda Lâtin Amerika romancılığı, dünyada büyük şöhret kazandı. Fakat üslûp yönünden 1920′li yıllar Avrupa dekadan edebiyatının aksinden başka bir şey değil.
Biz talebeliğimizde edebiyattan, bilhassa nesirden yenilik bekliyorduk ve bu istediğimizi de yabancı edebiyatlarda buluyorduk. Çağdaş Özbek nesri zayıf olduğu için eğitimini kâfi derecede alamadık. Daha sonra şiirlerimiz yayımlanıp kitaplarımız çıkmaya başlayınca, bizi Batı taklitçiliğiyle suçladılar. Bu doğruydu. Çünkü sovyet edebiyatında taklit edilecek eser yoktu. Diğer yandan bizim yazdıklarımızın hepsi Özbekçe idi ve müşahede tarzı da “Batılı gibi” değildi. Meselâ, benim “modern” şiirlerim daha çok halk ibareleri üzerine kurulmuştu. Halkın “ayning on beşi yaruğ, on beşi karangı” (ayın on beşi aydınlık, on beşi karanlık) ibaresine dayanarak yazdığım şu şiirimde olduğu gibi:
Yaruğ boldı ayning on beşi,
Kalgen on beşi hem… yaruğ boldı- ku!
Men bir kemsukum kişi,
Yüreğim kuvançge toldı-ku.

Erte kuvanıbmen, kareng-ki,
Mükemmel eken dünyaning işi-
Mene, ay on beşi karanğı,
İkkilenib turar kalgen on beşi.
(1983)
(Aydınlık oldu ayın on beşi,
Kalan on beşi de aydınlık oldu,
Ben bir mütevazı kişi
Yüreğim kıvançla doldu.

Önceden sevindim ben, bakın ki,
Mükemmelmiş dünyanın işi,
Bakın, ayın on beşi karanlık,
İkirciklenip durur kalan on beşi.)
Fakat biz, 1970′li yıllarda şiirde belirtildiği gibi “kemsukum” (mütevazı) değildik. Eğer mevcut edebiyat bize istediğimiz yeniliği veremezse, bunu biz kendimiz yaratmaya kat’i surette kararlıydık. Bu iddianın gerçekleşip gerçekleşmediğine edebiyatçılar karar verecek. Yeniden yapılanma başladıktan sonra edebî gelişmeleri takip edemedim.
Üniversiteyi bitirdikten sonra, diplomamda “gazeteci” yazmasına rağmen hiçbir gazete beni işe almadı. Aynı şekilde Sovyet iş kanununda “şiir yazarı” diye bir iş de yoktu. Hanım ise haklı olarak istikrarlı bir hayat tarzı istiyordu. Benim hayatımda ise yoksulluktan başka istikrarlı bir şey yoktu. Böylece ayrıldık. Bu evlilikten Nigâr, Celâliddin ve Cemâliddin adlı üç evlâdımız doğdu. İkinci defa evlenirken çok endişeliydim. Çünkü hayatım henüz istikrara kavuşmamıştı. Fakat ikinci hanımım çok diplomat çıktı, yoksullukla uzlaşabildi. Bu evlilikten de Ümide ve Temür adlı iki çocuğumuz doğdu.
1975′ten 1977 yılı Mayıs ayına kadar Gafur Gulam neşriyatında ve Fizkültüra Özbekistana gazetesinin haber bölümünde çalıştım. Ancak hiçbir yerden çalıştığıma dair “mehnet defterçesi” (iş karnesi) alamadım. Bunun sebebini de bugüne kadar henüz öğrenemedim.
1977 yılında ilk şiir kitabım çıktı. Aynı yıl Yazuvçılar Soyuzu (Yazarlar Birliği)’na üye oldum. Yine o yıl, Vısşiye Literaturniye (Yüksek Edebiyat) kursuna katılmak üzere Moskova’ya gittim. Buradaki eğitimim sırasında aldığım burs, çalışırken aldığım maaştan daha fazlaydı. 150 ruble alıyordum. Her iki ayda bir Taşkent’e geliyordum. Eve hediye olarak 10-15 kilo et getiriyordum. Evdekiler bundan memnundu. Ben ise bu marifetimden gurur duyuyordum. Fakat bu iki yıl süren rahatlık devri çok çabuk geçti ve hayatımız yine kalem hakkına kaldı. Buna rağmen biz evimizde çok bahtiyar yaşadık; Allah’a şükürler olsun, hiçbir zaman kendimizi yoksul hissetmedik. Bu duygularla şöyle bir şiir de yazmıştım:
Sen ve men bilemiz, sevgining
Timsâli mecnuntal emesligini.

Sarık gül-ayrılık,
Kızıl gül-üçreşüv değeni emes.
Ayt ularge,
Tüşüntir sevgilim,
Biz kanday sevgendik bir-birimizni
Kanday sevgen edik,
Gülleri yulingen âlemde!
(1980)

(Sen ve ben biliyoruz, sevginin
Timsâli salkım söğüt olmadığını.

Sarı gül ayrılık,
Kırmızı gül kavuşmak demek değildir.
Söyle onlara,
Anlat sevgilim,
Biz nasıl severdik birbirimizi,
Nasıl severdik,
Gülleri yolunan âlemde!)
1970 ve 1980′li yıllarda kalem hakkıyla geçinmek mümkündü. Hatta bazı halk şair ve yazarları zengin bir hayat yaşıyorlardı. Yaptıkları işe lâyık hususî ev, daça, araba almaları mümkündü.
Yayınların masrafları devlet tarafından karşılanıyordu. Edebiyat ve onun teşvik edilmesi, devletin işiydi. Goskomizdat (Devlet Neşriyat Komitesi) denilen bir idare vardı. Bu, dünyada benzeri olmayan bir şirkettir. Orada yüzlerce insan çalışıyor olsa da hiç kimse bu şirketin ne ile meşgul olduğunu bilmezdi. Neşriyat ve “goskomizdat” varlığını yazarlara borçlu olsa da hiç kimse yazara değer vermezdi. Yazarlar, bu idarelerin kapısı önünde, koridorlarında veya tuvaletlerinde bekleşirler, yanlarından yayın direktörü veya “goskomizdat” reisi geçecek olsa derhal asker gibi esas duruşa geçip selâm verir veya sıntırlardı. Bu mütevazı ve miskin insanlar, benim dostlarımdı. Onlar, yazılı ve şifahî edebiyatla meşgul olurlardı. Şifahî edebiyat, bu neşriyat komitesinin karşısındaki çayhanede meydana getirilir ve bu yazılı edebiyata göre daha canlı çıkardı. Çünkü sanatkârlar yazılı edebiyatın ciddi olması gerektiğini düşünür ve metodolojik hataya sebep olurlardı. Aslında yazılı edebiyatın da şifahî edebiyat gibi tamamen serbest olması gerekirdi.
Bütün bunlara rağmen biz işimizden gurur duyuyorduk. Şair Yoldaş Eşbek anlatmıştı: Bir gün başka bir şairle otobüste giderlerken bir yaşlı kadın yanlarına gelip dikilir. Yolculardan biri şairlere “yer verir misiniz”, diyecek olmuş. Yoldaş’ın yanındaki arkadaşı hayret ederek, “Bunlar bizim kim olduğumuzu bilmiyorlar galiba, udostovereniyemizi (şair kimliğimizi) gösterelim mi?” demiş. Bu safdil şair, mağrur dünyamızın bir sembolüydü.
1970′li yılların başında heykeltraş Aman Aziz’in Çilânzar’daki bodrumunda toplanıyorduk. Bu atölyede Aman Aziz ile Sâbircan adlı bir heykeltraş genç çalışıyorlardı. Buraya gelenlerin sayısı o kadar da çok değildi. Toplantılarda daima ressam İsfendiyar, rahmetli Şühret Abdüreşid, âlim Begcan Taşmuhammed, Rauf Parfi, bazen de başkaları hazır olurlardı. Bir gün bir facia meydana geldi ve Sâbircan kendini bodrumda astı, Allah rahmet eylesin. Bu olaydan sonra Aman Aziz, Rustaveli sokağında başka bir bodrum buldu ve meclisimiz de oraya taşındı.
Daha sonra yeni dostlar edindim: Ahmed A’zam, İbrahim Hakkul, Hurşid Dostmuhammed, Âlim Atahan…. Bu değişik karakterdeki insanları birleştiren şeyin ne olduğunu tayin etmek zor. Yalnız onlardan hiçbiri resmî edebiyat veya sanat temsilcisi değildi. Hiçbiri meddah değildi; menfaat için sanatını vasıta yapmayan insanlardı. En önemlisi de onlar, sovyet sisteminde bir şahsın ne kadar hür yaşaması mümkün ise o kadar hür yaşamasını biliyorlardı.
O sıralarda Gülistan dergisi yayımlanıyordu ve bizim “hür” fikirlerimiz, daha çok bu dergide neşrediliyordu. Derginin redaktörü Askad Muhtar, liberal fikirli biri olduğu için bizim “yenilik arayış”larımıza göz yumardı. Fakat gerektiğinde “yukarı”nın da gönlünü almayı ihmâl etmezdi. Askad Bey, sadece doğuştan bir şair değil, aynı zamanda doğuştan bir redaktördü. Bazen bir kelime yüzünden bütün bir metni kaldırıp atardı. Benim bir şiirimde kahramanın kalabalığın içinde sevgilisini görmesi şöyle tasvir ediliyordu:
Beşere, kıyafe, yüzler içiden
Sening çehreng süzib çıkadı.

(Sûret, kıyafet, yüzler içinden
Senin çehren süzülüp çıkar.)
Askad Bey bunu,
Sening çehreng süzib çıkadı, Lenin!
(Senin çehren süzülüp çıkar, Lenin!)
şeklinde değiştirerek hiçbir zaman “Lenin” kelimesini yazmadım, diye gururlanan beni mahcup etmişti. Gülistan, bu şekilde bizim uzun zaman minberimiz oldu.
Biz gençtik ve gençlik bir imtiyazdı. Bize hiç kimse itibar etmiyordu. Biz de bundan faydalanarak istediğimiz şeyi yazar ve yayımlatırdık. Elbette hiç kimseyi rejimi yıkmaya davet etmiyorduk ama ona karşı aba altından sopa göstermekten de geri durmuyorduk. Bu sebeple bazı dikkatli tenkitçilerin bundan rahatsız olarak “eteğinizdekini dökün!” dediği zamanlar da oldu.
Bu “deli dolu” gençliğimiz, 1984 yılına kadar devam etti. Otuz beş yaşında da genç olmak, sadece bizim toplumumuzda mümkündü. Biz bu imkândan en geniş şekilde istifade ettik. Fakat 1984 yılında gençliğimiz birden sona erdi. Kremlin’de Andropov, Özbekistan’da Abdullayeva ortaya çıktı. Onlar yeni bir devrin habercileriydi. Andropov memleketteki düzensizliğe karşı kuzeyden, Abdullayeva ise doğudan savaş açtılar. Andropov çabuk öldü. Sadece doğu cephesi ayakta kaldı. Çünkü Kremlin’in yeni önderi Çernenko, çok zayıf bir adamdı.
Özbekistan komünistlerinin ideoloji sekreteri Abdullayeva, muhtemelen sovyet devrinde gelmiş geçmiş önderlerin içinde en gayretlisiydi. O, gayri millî siyasetiyle milletin uyanışına hizmet etti. Moskova’dan gelen talimatları, istenilenden daha iyi bir şekilde yerine getirmeye çalıştı. Din, milliyetçilik ve pantürkizm, onun asıl düşmanlarıydı. Onlarla samimî şekilde mücadele etti. Bu mücadele, Don Quichotte’un değirmenlerle olan savaşını hatırlatıyordu. Çünkü Özbekistan’da ne din, ne milliyetçilik ve ne de pantürkizm, siyasî veya sosyal mânâda tehlike arzetmiyordu. Fakat onun yıktığı camiler, insanları din hakkında düşündürmeye başladı. Onun yasakladığı tarih kitapları, milletin kendi tarihine olan rağbetini artırdı. Ve tabiî olarak fevkalâde durumlarda görüldüğü gibi aydınlar topluluğu derhâl üç gruba ayrıldı. Gençler, Abdullayeva’nın siyasetine açıkça karşı çıktılar. Bu karşılık, önce çay toplantılarında ve meclislerde, kısa bir zaman sonra da 1985 yılı Ocak ayında “Politbüroya mektup” yazma şeklinde tezahür etti. İkinci grup, tarafsızlardan teşekkül ediyordu. Onlar, olayların gelişmesini dikkatle uzaktan seyrettiler. Üçüncü grup, hükûmet taraftan olanlardan meydana geliyordu. Bu gruba bazı meşhur şairlerimiz de iştirak ettiler. Hatta Abdullayeva’nm Nevruz bayramına karşı siyasetini benimseyerek nevruz gününün bir “hatıra günü” olduğunu ifade etmek üzere şiirler yazanlar da çıktı:
Gençlerin “Politbüroya mektub”una imza toplama kampanyası üç ay boyunca devam etti. Sonunda mektuba elli dört genç şair ve yazar imza koydu. Bu sırada Çernenko ölmüş, yerine Gorbaçev geçmişti. Mektuba cevap onun idaresinden geldi. Abdullayeva gençlerin bu hareketine çok öfkelendi. Onları “hizipçilik” ve “milliyetçilik”le suçladı. Fakat artık firsatı elden kaçırmış, olan olmuştu. Gençlerin bu “hareketi”, Özbekistan’daki içtimaî fikrin artık filizlenme devrini tamamladığını gösterdi.
1980′li yılların ilk yarısında bütün sovyet cumhuriyetlerinde, mahiyeti belirsiz bir değişiklik rüzgârı esmeye başlamıştı. Bu rüzgârı Gorbaçev değil, bilâkis Gorbaçev’i o rüzgâr yarattı. Çeşitli milletlerin aydınları, kendi millî meselelerini, sosyal meseleler hâlinde gündeme getirmeye başladılar. Ekoloji, tarihî gerçekler, rüşvetle mücadele gibi konular açıkça konuşulmaya ve bu bahaneyle merkezî idare de yavaş yavaş tenkid edilmeye başlandı. Bu son gelişmeler, Gorbaçev’in daha sonra ilân ettiği açıklık politikasının dibacesiydi.
1984- 1985 yıllarında Özbekistan KGB’si de faaliyetlerini artırdı. Gençlerde görülen değişiklikle yakından ilgilenmeye başladı. 1984 yılı Mayıs ayında beni KGB’ye çağırdılar. Bir Rus binbaşı ifademi aldı. O sırada Taşkent’te Amerikalı genç bir ilim adamıyla tanışmıştım. KGB’yi bu Amerikalı’nın “fikirleri” ve elbette benim ona “bakışım” ilgilendiriyordu. Benim anlattıklanm ona makûl gelmedi. Buna rağmen binbaşı, konuşmasının sonunda “sık sık görüşürsek iyi olur”, dedi. “Buraya sadece siz değil, hatta meşhur şairleriniz de geliyorlar. İşte siz gençler, Leziz Kayumov’a iyi gözle bakmıyorsunuz. Hâlbuki o, milliyetçiliğe karşı düşüncelerini açıklıyor, sistemden yana tavır alıyor. Bunun neresi yanlış? Yoksa gençler sisteme karşı mı?” dedi. Ben, Leziz Kayumov’a karşı hiçbir husûmetimiz yok, dedim. Fakat onun milliyetçi dediği şairlerin, bizim en iyi şairlerimiz olduğunu söyledim. Binbaşı bunu duyunca canlandı ve “Lûtfetseniz de şu anlattıklarınızı yazıp verseniz”, dedi. Ben bunu şiddetle reddettim. Ayrılırken binbaşı “görüştüğümüzü lûtfen kimseye söylemeyin”, dedi. Ben, “KGB’ye gittiğimi daha önce karıma söyledim” dedim. Bunun üzerine binbaşı birşey söyleyemedi. Ertesi gün KGB ile olan görüşmemi bütün dostlarıma anlattım. KGB’ye tekrar çağırılmamanın başka yolu yoktu. Hakikaten bu görüşme benim için ilk ve son oldu.
1984 yılı sonunda, benim hayatımda başka bir önemli hadise meydana geldi. Yazuvçılar Soyuzı (Yazar Birliği) bana bir değil, iki değil, tam üç odalı bir apartman dairesi verdi. On dört yıl kirada yaşayan sovyet insanı için bu bir mucizeydi. Bu evde sekiz yıl yaşadık. Nihayet 1993 yılı baharında evi geri aldılar. Herhâlde nankör değilim, o yaşadığım sekiz yıl için ülkeme teşekkür ediyorum.
1986 yılında Âlıs Tebessüm Sâyesi adlı kitabım yayımlandı. Bu kitaptaki şiirler, öncekilere nazaran daha “anlaşılır” bir üslûpla yazılmıştı. Siyasî ve sosyal ruh, lirizmden daha kuvvetliydi:
Sözler bir-birige baksın erkinrak,
Yaşasın müstakil cumhuriyetdey,
Bir-birin toldırsın, bolsın ittifak,
Her cayda tuğılgen bir hıl niyetdey.

Cipsleşsin, cips etse zamâne zeyli,
Amma âliy Belgi etgen hükm-le
Ortada had bolsın… Şundan song meyli
Cümlei cehange aylansın cümle!
(Yengi Cümle Ahtarıb, 1985)

(Kelimeler birbirine baksın serbestçe,
Yaşasın müstakil cumhuriyet gibi,
Birbirini tamamlasın, olsun ittifak,
Her yerde doğan tek tür niyet gibi.

Birleşsin, birleştirirse zamâne zeyli,
Ama yüce, Tayin edici hükümle
Ortada hudut olsun… Ondan sonra evet
Cümle-i cihana dönüşsün cümle!)
İstiklâl ve hudutlar hakkında açık söyleyiş, o sırada mümkün değildi; fakat bunu şiirde ifade etmenin imkânı vardı.
1986 ve 1987 yıllarında şiir benim için ikinci plâna düştü. Artık “etektekiler”i dökmenin zamanı gelmişti. Ben de herkes gibi günlük makaleler yazmaya başladım. Bu önceden plânlanmış şekilde cereyan etmedi. Bizim yıllardır fısıltı hâlinde söylediğimiz fikirleri, artık açıkça anlatma imkânı doğmuştu. Yıllardır rüyalarımıza giren hürriyet, artık yanıbaşımızda, sokaktaydı. Böyle bir zamanda lirik şiirle uğraşmaya gönlüm razı değildi. Sabırsız gönül, insanı harekete zorluyordu. Önceleri, birkaç ay şiir yazmayınca vicdanen rahatsız oluyordum. Sanki şiir benim bu dünyadaki asıl vazifem gibiydi. Yeni şartlar bu durumu değiştirdi. Vicdanım bu defa başka şeyler için sızlamaya başladı.
Yanılmıyorsam 1986 yılında Yazuvçılar Soyuzı’nda bir Aral Komitesi teşkil edilmişti. Bu, hükûmete bağlı olmayan ilk sosyal teşkilâttı. Teşkilâtın herhangi bir yaptırım gücü olmasa bile yazarlar ve ilim adamları burada belli bir gaye etrafında birleşmişlerdi. Aral Komitesi, daha sonra Birlik adlı halk hareketinin doğuşunu hazırlayan teşekküllerden biri olmuştur. O yıllarda yazarların “ilgilenmedikleri” konu kalmadı. Aral gölünün kuruması, kimyevî maddelerin zararları, çocuk ölümleri, demografi, pamuk mono-kültürü, aynı yere her yıl farklı tarım ürünlerinin ekilmesi, kısaca bütün toplum, ekonomi ve hatta maişet meseleleri, Yazuvçılar Soyuzı’nda muhakeme ve müzakere edilirdi.
1988 yılında Yazuvçılar Soyuzı sekreterliğine seçildim. Başkan Âdil Yakubov idi. Allah ondan razı olsun, üç yıl boyunca bizim bu dergâhtaki bütün “maceralarımız”a tahammül gösterdi. Toplantılardaki “kahramanâne” nutuklarımızın hesabını hükûmete o verirdi. Fakat hiçbir zaman bizi incitecek bir harekette bulunmaz, sadece büyüklere mahsus tenbihlerle iktifa ederdi. Birlik hareketi, Âdil Bey sayesinde kuruldu. Eğer o istemeseydi, Yazuvçılar Soyuzı’nı, bu teşkilâtın merkezi hâline getiremezdik.
Birlik Halk Hareketi, 1988 yılı Kasım ayında şair Dedehan Hasan’ın evinde kuruldu. Ben, 1989 yılı Kasım ayında bu hareketten ayrıldım. Sebebi çeşitli yerlerde değişik insanlar tarafından anlatıldı. Bunun için üzerinde durmuyorum.
1990 yılı Nisan ayında Erk Partisi kuruldu. Hemen ardından bu partiye başkan seçildim. 1991 yılı Ekim ayında Yazuvçılar Soyuzı sekreterliğinden istifa ettim. Aynı yılın Aralık ayında Özbekistan devlet başkanlığı seçiminde aday oldum ve %12.6 rey alarak seçimi kaybettim. Seçimden sonra siyasî baskı artınca buna razı olamayacağımı bildirerek 1992 yılı Temmuz ayında Yüksek Meclis üyeliğinden istifa ettim. (1990 yılı Mart ayında, Taşkent Profesörler mahallesinden milletvekili seçilmiştim.) 1988- 1992 yıllarındaki hadiseleri kısaca anlatıyorum. Çünkü bunlar hakkında çok yazıldı.
1993 yılı Nisan ayı başında hükûmetin emriyle İçişleri Bakanlığı’nın bodrumundaki zindana hapsedildim. Hapishane arkadaşlarım, bazıları adam öldürmelerine rağmen iyi insanlarmış, bana hükûmetin lâyık görmediği saygıyı gösterdiler. Zindanda üç gün kaldım. Dördüncü gün, başka devletlerin baskısıyla olsa gerek, beni zindandan çıkardılar.
Bir milis yarbay beni arabasıyla evime götürdü. Onun yolda söylediği bir söz hiç aklımdan çıkmıyor: “Salih Bey, niçin kavga ediyorsunuz? İşte sizi hapsettiler, hiç kimsenin sesi çıkmadı. Halkımız henüz böyle şeylere hazır değil.” Bu sözü komünistlerin ileri gelenleri söylediği zaman hiçbir tesiri olmuyordu. Fakat bunu bir milisin söylemesi, bana hançer gibi tesir etti. Eve gelip yattım. Fakat uzun süre uyuyamadım. Feci bir çöküş hissine kapıldım. Âcizliği daima reddeden gurur, sanki artık yoktu. Birinin, “senin yolun doğru”, demesini istiyordum. “Sen daima doğruyu söyledin, kimseye ihanet etmedin, milletin için daima iyilikler diledin”, demesini istiyordum. Aynı zamanda böyle bir isteğin ne kadar utanç verici olduğunu da biliyordum. Çünkü bu insanlara gayret ve metanet vermek için ortaya atılmıştım, onlardan metanet dilenmek için değil.
Siyaset, taş yağmuru altında geçen hayattır. Bu taşları gül kabul etmek sana farzdır. “Beni anlamadınız, ben başka şey anlatıyorum”, diyemezsin; çünkü faydasızdır. Anlamamak, başkalarının vazifesi, anlatmak ise senin vazifen “Filân adam ihanet etti” demeye de hakkın yoktur. Çünkü hiç kimse senin fikrine sâdık kalmak mecburiyetinde değildir. Bu yola girdiysen ıztıraba isyan etme. Allah’a şükret. Zaten bütün ömrün boyunca bu hayatı arzu ediyordun. Bu hayatın hayaliyle şiirler yazıyordun. İşte o hayal karşında duruyor, kabul et. Sadece tereddüt etme, şüphelenme, şikâyet etme, inleme. Bu yoldan dönmek yok, ya gazi, ya şehid, Allahüekber… Hapisten çıktıktan iki gün sonra, gece yarısı eve yazar Memedali Mahmud’un başında bulunduğu bir grup dost geldi. Onlar, “Sabah seni tekrar alacaklar, buradan gitmen gerek”, dediler. Uykum gelmişti, “yarın konuşalım”, diyerek onları zorla gönderdim.
Ben Özbekistan’dan ayrılmak istemiyordum. Bunu hanımıma bildirdim, o da makûl karşıladı. Beni hapsederlerse âilenin Harezm’e gitmesini kararlaştırdık. Bundan sonra gönlüm rahat uyudum. Fakat sabah saat dörtte yine uyandırdılar. Yine aynı grup Memedali endişeli bir hâlde, hapiste hiçbir şey yapamazsın; fakat dışarıda birşeyler yapman mümkün, dedi. Eğer hapsedilirsen arkadaşlarımız da rûhen çöker, teşkilât ölür, dedi.
Onlarla birlikte sokağa çıktığımda saat beş olmuştu. Her nedense evi gece gündüz göz altında tutanlar, ortada görünmüyordu. Bu durumdan şüphelendim. “Benim Özbekistan’dan gidişimi hükûmet plânlamış olmasın sakın!” diye düşündüm. Gelen dostlarımdan biri daha önce milis teşkilâtında çalışıyordu; bu, şüphemi daha da artırdı. Fakat bunu hiç kimseye söylemedim. Çünkü bu adamın yıllardan beri teşkilâtta önemli hizmetleri olmuştu, onu incitmek istemedim.
Kısaca, mütereddid bir hâlde Bakû’ya gittim. Orada Azerbaycan devlet başkanı Ebûlfeyz Elçibey’le görüştüm. Elçibey, bu durumda dışarıda faaliyet göstermenin en doğrusu olacağını söyleyerek benden yardımını esirgemeyeceğini bildirdi.
15 Nisan günü İstanbul’a geldim. İki gün sonra, 17 Nisan günü, Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, beni kabul edeceklerini bildirdiler. Görüşme saati 20.30 olarak tesbit edilmişti. Saat 14.30′da uçakla İstanbul’dan Ankara’ya geldim. Başbakanlık memurları beni karşıladılar. Onların hâllerindeki tuhaflığı görünce, “Ne oldu, hayır mı?” diyecek oldum. Maalesef, hayır değil, bir saat evvel cumhurbaşkanımız vefat ettiler, dediler.
İki gün sonra cumhurbaşkanının cenaze törenine katıldım. Cenaze töreni için Türkistan cumhuriyetleri, Azerbaycan ve hatta Ukrayna’dan devlet başkanları geldiler. Fakat Özbekistan’ı devlet başkanı değil, meclis başkanı temsil etti. Turgut Özal, kendi devrinin büyük siyasetçilerinden biriydi.
Türkiye’de bir buçuk yıl kaldım. Bu süre içinde kendimi hiçbir zaman yabancı bir ülkede hissetmedim. İnsanlar iyi kalpli, daima yardıma hazır, iyi niyeti de, kötü niyeti de yüzlerinden okunuyor. Bilhassa Anadolu insanının hâl ve hareketleri, giyinişleri, hatta şiveleri, benim doğduğum ülkenin insanlarını hatırlatıyor. Zaten bunda hayret edecek bir şey yok, çünkü bu insanların ataları bin yıl evvel benim ülkemden bu taraflara geldiler.
1994 yılı Haziran ayında Özbekistan devlet başkanı Kerimov Ankara’ya geldi. Türk hükûmetine, İstanbul’da faaliyet gösteren Erk Partisi’nden şikâyet ederek benim Özbekistan’a iade edilmemi istedi. Türk hükûmeti bunu kabul etmedi; fakat benim faaliyetlerimi durduracağına dair söz verdi. Bu haber Türk gazetelerinde yayımlandı. Bunun üzerine ben Türkiye’deki faaliyetimi durdurarak Almanya’ya gittim. Muhtemelen Özbekistan devlet başkanı, bu ülkeden de kovulmamı talep etmiştir. Fakat bugüne kadar Alman hükûmetinden bu hususta hiçbir talep gelmedi.
Ben yurt dışındayken evim müsadere edilerek çocuklarım sokağa atıldı. Benim yüzümden dostlarım, tanıdıklarım hükûmetten “nasip”lerini aldılar. Onların hepsi işten çıkarıldı, iki kardeşim hapsedildi.
Fakat faaliyetimi durdurmadım. Çünkü insanın başladığı işi sona erdirmesi lâzımdır. Şiiri çala kalem yazmak nasıl mümkün değilse, siyaseti de yarım bırakmak olmaz.
Hayat hikâyem burada sona eriyor. Fakat iş henüz bitmedi, inşallah onu da bitiririz.
Ekim-1995, Frankfurt

2. Eserleri
Hayat hikâyesini anlatırken kendisinin de ifade ettiği siyasî sebepler yüzünden Muhammed Sâlih’in aktarma ve tercüme eserlerini görmek mümkün olmamıştır. Bu eserler, onun beyanına göre aşağıda zikredilmiştir. Makalelerden meydana gelen eserleri görülmüştür. Bu eserlerden seçilen yirmi iki makale, tarafımızdan Türkiye Türkçesine aktarılarak geniş bir değerlendirme yazısıyla birlikte Türkistan Şuuru (İstanbul-1997) adı altında müstakil kitap hâlinde yayımlanmıştır.
Şiir kitaplarına gelince, bu eserleri tanımak imkânımız olmuştur. Nitekim incelediğimiz şiirler, bütün kitaplardan şair Muhammed Sâlih tarafından seçilmiştir. Şimdi kendi beyanını da dikkate alarak şairin eserlerini şu şekilde tasnif edebiliriz:
a. Telif eserleri: Beşinci Fasl (Taşkent-1977, felsefî şiirler), Ak Köylekler (Taşkent-1980, felsefî şiirler), Kudukdagi Ay (Taşkent-1980, felsefî şiirler), Velfecr (Taşkent-1983, felsefî şiirler), Şeffaf Üy (Taşkent-1985, felsefî şiirler), Âlıs Tebessüm Sâyesi (Taşkent-1986, felsefî şiirler), Tünggi Teşbehler (Taşkent-1987, felsefî şiirler), Arzu Fukarası (Taşkent-1990, felsefî şiirler), Közi Tiyren Derd (Taşkent-1990, siyasî, edebî, millî, demografik, ekolojik makaleler), Devlet Sırları (Alma-ata-l993, siyasî hicivler), İkrar (Taşkent-1995, siyasî, millî makaleler).
b. Türkiye Türkçesinden aktardığı eserleri: Türkçilik Esasları (Taşkent-1986), Dede Korkudun Kitabı (Taşkent-1987), Yunus Emrenin Devanı (Taşkent-1992).
c. Rusçadan tercüme ettiği eserleri: Fransız Şe’riyatıdan Örnekler (Taşkent-1981), Franz Kafka Hikâyeleri, (Taşkent- 1982).

BİRİNCİ BÖLÜM

İNCELEME

A. NAZIM ŞEKLİ
Muhammed Sâlih, şiirlerinde değişik nazım şekillerini kullanmıştır. Bunların yarıdan fazlası, serbest tarzda yazılmış şiirlerdir. Kim Üçün, Maktav, Siz Kebi, Kasem İçmedim Men, Teşbehsiz Şe’r, Karşımen, Edeşgenler Koşığı, Çet Tilini Örgeniş, Şunday Vataning Bola Turıb, Türkistan gibi dörtlükler hâlinde yazılan şiirler ise, %40 civarındadır. Bu şiirlere, Arğamçi, Nur İçre, Köksimdegi Baş, Adam, Kuyaş, Şe’riyat, Rus Şâirige gibi bir dörtlükten ibaret olanlar da dâhildir. Bu tarzda yazılmış olan şiirlerde dörtlük sayısı, Edeşgenler Koşığı’nda olduğu gibi bazen on ikiye kadar çıkmaktadır:
ÇET TİLİNİ ÖRGENİŞ
Türkiyde sözler bar, hancerdey ötkirdir.
Bir hata kılseng bes, til derrav tiliner.
Aynıksa, biravge aytmakçi bolseng sır,
Aynıksa, haykırmak isteseng, biliner.

Türkiyde sözler bar, ötkirdir neyzedey.
Amma men bilemen işimning közini:
Erteleb tilimge, darıvar meysedey,
Koyamen Englishning on-on beş sözini.

On-on beş söz ile tüzelgeç bu yara,
Kaytadan tilimni neyzege teşleymen.
Eng ötkir sözlerge men uni koyarak,
Eng yumşak sözlerni keltire başlaymen.

Men endi bilemen, eng kadim âbide-
“Erk” sözi til üçün eng havfli kelime.
Ve lekin birar söz yumşaklik bâbıda
Heç tilde teng kelmes bu türkiy “ölüm”ge.’
Öldirib Bolmas, Bu Yerde, Kuvanç, Teşbeh, Ana Bilen Hayrlaşuv şiirleri ise, üç mısradan teşekkül eden kıt’alar hâlinde tertip edilmiştir:
ÖLDİRİB BOLMAS
Gülni hidleş üçün
Egilgen başnı
Kesiş mümkin emes heç kaçan.

Mergenning eng zorı
Koşık aytayatgen insanning
Köksini mölcelge alalmas.

Dünyâ zulmetide sevgilisiden
Bôse alayatgen kimsening
Yelkesige pıçak urıb bolmaydı.

Öldirib bolmaydı,
Öldirib bolmas
Sığınıb otırgen adamnı, ahir.
Men Bugün Ay Çehresin Kördim, Kahramanım, Âmedsiz Adamning Degeni ve Aç Bir Çumçuk Bolsam şiirleri, ikilikler hâlinde yazılmıştır:
AÇ BİR ÇUMÇUK BOLSAM
Aç bir çumçuk bolsam,
Konmas edim sizning derezengizge.

Çümâli bolsam men,
Kesib ötmes edim siz ötgen yolnı.

Siz ğassal bolgende edi,
Elbette sizden song ölerdim.
Eğer deraht bolsam,
Sizning bağıngizde kökermes edim.
Lekin harseng bolsam,
Yolıngizde köndelen yatgen bolardım?
Bu kitapta, bir de sone şeklinde yazılmış bir şiir yer almaktadır. Ancak hece vezninin 9′lu kalıbıyla yazılan şiirin kafiye düzeni, klâsik soneden farklıdır:
SONET
Mene, sizge yene bir şâir-
Yüzinçi ya minginçi Mecnûn!
Fakat Leyli yalğızdır dâim
Ve sevgining özidey-mechûl.

Sen şâirsen. Turma hayıkıb,
Al, ambardan Ferhad teşesin.
Tiz çök Şirin aldıda, haykır:
“Muhabbetge kullık-yaşasın!”

Şe’rleringni kayage yazgin,
Yüksek, ezgin ve yene ezgin,
Temir kalem-teşeni uşleb.

Ul kayada bürgütler ölsin,
Satrlarge berib öz köksin,
Ölsin sevgi aldagen kuşlar!

B. VEZİN
Muhammed Sâlih şiirlerinin yaklaşık olarak %55′ini herhangi bir vezin ve şekle bağlı kalmaksızın serbest tarzda yazmıştır. Bunların arasında Özge Elde, Endi Sizge Nevbet, Sözlerni Yaratıb, Kılıçlar Uykuge Ketse, Zinepâye, Kafesdegi Sıçkan, Deraht Şâir Bolsa, Şeffaf Üy, Destlebki Kuvanç, İt, Tilçining Degeni, Gepir Türkistan, Belki, Ertege gibi bilinen şiirleri de bulunmaktadır. Şair bu şiirlerde, bilinen vezin ve mısra tertibini göz ardı etmekle birlikte kafiye karşısındaki hassasiyetini korumaktadır:
GEPİR, TÜRKİSTAN!

Rappa-rasa ming yıldan buyan
Roza turıb, ağız açmagen heman
Türk serkerdesi-
Tiyanşan.

Ming yıl devâmıda u yemegen nan,
Uning nasibesi-ming yıllik uval-
Tuzge tolıb barayatgen tuzdan-
Aral.

Serkerdening gözel kızı otlakda
Ak ilannı basıb, degenide “Vay!”
Çıkkan tavuş, kümüşreng halka-
Ay!

Otlakka şitirleb singib barayatgen,
Bebaht Asiyadan kaçayatgen mengü
Bu ak ilan, mukaddes ilan-
Amu…

Yene “Vay!” deme kız. Yeter bitte Ay.
Ağzıng açma gözel, etme âvâze.
Fakat atangge ayt: ağzını açsın-
Tügedi roza?
Muhammed Sâlih, şiirlerinin yaklaşık olarak %25′ini hece vezninin çok kullanılan 11′li kalıbıyla yazmıştır. Fakat bu şiirlerin pek azında duraklara riayet etmiştir. Bu Yerde, Barmakdan Sorıb Alıngen Şe’rler, Kasem İçmedim Men, Fal, Dehkan Kolları, Tabiat Muhafazası Hakıda, Mümkin, Terakkıyat ve Makâl, Edeşgenler Koşığı, Bediiy Yalğan, Türkistan, İymâning Uyğanışi gibi tanınmış şiirleri, 11′li kalıba göre yazmıştır:
BU YERDE
Bu yerde ıztırab nâtatış sözdir,
Birar bahane yok me’yuslik üçün,
Kuvanç, uyku bilmes ebediy közdir.

Demek, heç kim bunda bağrın tığlamas,
Demek, hat yazılmaz, kütilmeydi hat,
Birden birav ölib, birav yığlamas.

Demek, turaverer alma kızarıb,
Tegige tüşmes u, kurt tüşmes unge,
Demek, turaverer mengü kızarıb.

Kuvanç uyku bilmes bemâr bir közdir.
Şiirlerin %10′una tekabül eden kısmı, hecenin 9′lu kalıbıyla yazılmıştır. Bunların arasında Sevgi, Peyt Payleb, Ertege Hem Tüzelmesem Ger, Arğamçi, Ba’zen, Yavan Sevgisi, Tuğılgen Kün, Mümkin Emes gibi şiirler bulunmaktadır:
BA’ZEN
Ba’zen yokka ohşaydı ölim,
Göyâ ölmegendey ölgenler.
Tuş köremen, tüşimde yolım
Tirik merhumlarge tolarlar.

Ba’zen hayat esleter tüşni,
Uzun tüşge hayat ohşaydır-
Yüzyıl uhleyatgen ötmişning
Tüşlerige ohşar bu asr.
Muhammed Sâlih Teşbehsiz Şe’r, Piyâde Tağlar, Karşımen, Kesbimiz gibi bazı şiirlerinde, hecenin 9 ve 11’li kalıplarını beraber kullanmıştır:
Merdni nâmerd değen merd emes-
Hedeb aylanmengiz, keling ortage.
Yengmak üçün pisib karaş şart emes
Rakib kolıdagi kartage.

Men sizge karşımen, bilsengiz.
Bunı aytiş mümkin heç ikkilenmey.
Mebada, siz bağdan kelsengiz,
Menge tağ yakadı, tağdan kelemen.

Bunı bilib koygeningiz ma’kul.
Ya’ni hayran bolmang mening hâlimge,
Tösetden tuflesem, siz tapıngen ul
Peyğamberning al sakalıge.
Şair, yukarıda zikredilenlerden başka, mısraları 7, 8, 12, 13 ve hatta 15 heceden müteşekkil şiirler de yazmıştır.

C. DİL ve ÜSLÛP
Muhammed Sâlih’in şiirlerindeki üslûp özelliklerine esas teşkil eden unsurları belirtmeden önce, Türkiye’de henüz pek yeni olan bu tür incelemelerde takip edilecek metodun ve hareket noktalarının neler olması gerektiği hususu üzerinde biraz durmak icap etmektedir.
Üslûp incelemesi, evvelâ dilbilimini de, edebiyat araştırmalarını da aynı derecede ilgilendiren bir konudur. Dilbiliminin çalışma sahası cümle, edebiyat araştırmalarının vaz geçilmez unsuru ise dildir. Dilin ifade imkânlarında zamana bağlı olarak daralma veya genişleme meydana gelebilir. Bu sebeple dil bilimi ve edebiyat araştırmalarının müşterek noktası, dil ve dili kullanma şeklidir. Bunun yanında, sanatkârın mesajını duyurmak gayesini de gözden uzak tutmamak gerekir. Sanatkâr, okuyucusunu bilgilendirmek, heyecanlandırmak, eğlendirmek, şartlandırmak isteyebilir. Bundan başka, sanatkârın içinde bulunduğu ruh hâli, niyeti ve muhatabı olanlarla münasebeti, onun, dilin arz ettiği ifade imkânları arasından yapacağı tercihi de belirler. Buna göre, sınırları çok geniş, şartları çok farklı olan bu ifade, yani üslûp, hayat karşısında alınan tavrın ve duyuş tarzının tecessüm etmiş şeklidir.
Muhammed Sâlih’in şiir dili ve üslûbu değerlendirilirken onun cümle anlayışı, dilin ifade imkânlarından istifade edişi, ruh hâli, niyeti ve toplumla münasebeti göz önünde bulundurulmuş ve sonuç olarak ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır:
1. Muhammed Sâlih’in şiirlerinde görülen en önemli özelliklerden birisi, onun hareketli bir üslûba sahip olmasıdır. Fiillerin farklı kip ve şahıslarla kullanılması, onun üslûbuna canlılık ve hareketlilik kazandırmakta ve böylece şiirleri monotonluktan kurtarmaktadır. Bu hususu şairin hemen hemen bütün şiirlerinde görmek mümkündür. Nitekim Aç Bir Çumçuk Bolsam şiirindeki fiillerin yapı bakımından hem basit, hem de birleşik fiil olması, çekim yönünden de zaman zaman basit, zaman zaman da birleşik kipli olması, bu özelliğin bariz delillerindendir:
Aç bir çumçuk bolsam,
Konmaz edim sizning derezengizge.

Çümali bolsam men,
Kesib ötmes edim siz ötgen yolnı.

Siz ğassal bolgende edi,
Elbette sizden song ölerdim.

Eğer deraht bolsam,
Sizning bağıngizde kökermes edim.

Lekin harseng bolsam,
Yolıngizde köndelen yatgen bolardım.
2. Muhammed Sâlih’in şiirlerinde dikkati çeken ikinci özellik, ifadenin nazımdan nesre doğru bir temayül göstermesidir. Şair, klâsik şiir anlayışını zorlayarak mananın mısra, beyit ve kıt’alarda sona ermesi gibi bir mecburiyet hissetmemiş; manayı mısradan mısraya taşıyarak anjambmana örnek teşkil edecek bir uygulama içersine girmiştir:
Tün.
Tün püfler.
Fikrlerim kabarar,
Ülkenleşib barar
Tünning lebide!
Çirayli hayaller,
Korkınçlı oylar
Beri-
Püfekdey şişedi, tün püfler eken…
3. Muhammed Sâlih’in şiirleri konu yönünden değerlendirildiği zaman daha çok “sıkıntı, bunalım, endişe, imanla bekleyiş” temalarının işlendiği görülür. Fakat rejimin baskısı karşısında, şairin bunlarla ilgili düşüncelerini açık bir ifadeyle doğrudan doğruya beyan etmesi, âdeta imkânsızdır. Bu, aynı dönemde eserler veren diğer şair ve yazarlar için de söz konusudur. Dönemin diğer şair ve yazarlarıyla birlikte Muhammed Sâlih de düşüncelerini ifade etmek üzere farklı bir tarzı benimsemiş; mecaz, istiare ve sembollerle yüklü yeni bir şiir ortaya koymuştur. Zaman zaman kullandığı atasözleri ve deyimlerle hem şiir dilini zenginleştirmiş, hem de vermek istediği mesajı dolaylı yoldan ulaştırmayı bir üslûp özelliği olarak ön plâna çıkarmıştır:
Kılıçlar uykuge ketgende
Ularni zeng basar.
Kılıçlar uykuge ketgende
Tukkan balamızning hemmesi cesur.

Sening merdligingge şübhe kılamen,
İşanmaymen mağrurlıgingge.
Çünki sen bilesen:
Eğer kılıç zenglegen bolsa,
Nefakat egilgen,
Egilmegen başnı hem kesalmaydı u.
Bu şiirde “kılıç” kelimesi, sovyet sistemini temsil eden bir sembol olarak kullanılmıştır. Buna göre, sovyet kılıcı, 1980 yılında artık paslanmış, eski gücünü kaybetmiştir; bu kılıcın karşısında artık herkes cesurdur.
Terakkıyat ve Makâl ile Makâl şiirleri, özellikle atasözlerine istinat ettirilmiş, halkın ifade tarzına uygun ve folklorik unsurlar bakımından zengin söyleyişlerdir:
Mene, terakkıyat kuyaşı balkdı-
Bizler her nersege kâdirmiz bugün.
Eğerde istesek, bütün bir halknı
Başka seyyârege köçiriş mümkin.

Terakkıyat yanıda âcizdir makâl:
El ağzıge elek tapış hem mümkin,
Eğer biz istesek bugün, bemelâl
Aynı etek bilen yapış hem mümkin.
Zaman senge bakmasa ger, sen hem bakma
zamange
Meyli, yahşi ating çıksın bir lâhzada yamange!
Bakma unge, bir kün kelib ağırlaşsa ahvâling,
İsbât kılgin eskirgenin zaman hakda makâlning.
Hayatı-la özgertirse bir makâlni bir adam,
Bir adamning hayatige yetib artar oşa hem.
Bunlar, yukarıda söz konusu edilen özelliklerin yansıdığı örnek şiirlerdir.
Sonuç olarak Muhammed Sâlih’in şiirleri, siyasî yapının tazyiki altında yazılmış eserlerdir. Bu şiirlerin hemen hemen tamamının ilk bakışta farkedilmeyen fikrî bir plânı bulunmaktadır. Keskin bir zekânın eseri olan bu arka plân, Muhammed Sâlih’in şiirlerine felsefî karakter kazandırmıştır. Aynı zamanda sanat endişesinden de kaynaklanan bu özelliği sebebiyle Muhammed Sâlih, zor anlaşılmış, hatta zaman zaman anlaşılamadığı için tenkide maruz kalmış bir şairdir. Bu tespit, 1985′ten önce yazılan şiirler için söz konusudur. Siyasî baskıların giderek azaldığı bu tarihten itibaren edebiyat, Muhammed Sâlih’in kendi değerlendirme-siyle, “saklandığı köşesinden” çıkarak halka yönelince, şiirin arka plânını teşkil eden fikrî yapı da öne çıkmaya başlar. Bu yapı değişikliği, Muhammed Sâlih’in üslûbunu da etkiler; metaforik ifade, yerini açıklığa terk eder. Artık şair, hayatını terennüm ettiği milletine daha rahat bir söyleyişle duygu ve düşüncelerini duyurmaya çalışır. Dehkan Kolları (1985), Özbek Ayalige (l985), İymâning Uyğanışi (l985), Türkistan (1985), Tilçining Degeni (1986), Başka (l986), Karşımen (1986), Şunday Vataning Bola Turıb (l986), Afsun (l987), Gepir Türkistan (1987), Bediiy Yalğan (1987) ve Edeşgenler Koşığı (1987) gibi açık ve kolay ifade edilmiş şiirler, Muhammed Sâlih’in bu tarzda yazdığı meşhur eserleridir.

Ç. MUHTEVA
1. Sanatla İlgili Şiirler
Muhammed Sâlih’in şiir hakkındaki mülâhazalarını ortaya koyduğu bir poetikası bulunmamaktadır. Ancak dağınık hâlde bazı şiir ve makalelerinde, bu bahse dair görüşlerini ifade etmiştir. Bu bölümde, onun bu dağınık hâldeki görüşleri tespit edilecektir.
Şair, 1981 yılında kaleme aldığı Saddelik Câzibesi adlı yazısında, şiirin kaynağını ve mahiyetini şöyle izah ediyor: “Her şiir, bahtiyarlık duygusundan, kıvançtan, temiz duygulardan neş’et eder. (…) Her şiir bahtiyarlık duygusundan mı neş’et eder? Hayır! Şimdi bekleyiş duygusu peydâ oldu. Mukaddes bir şeyi bekleyiş rüzgârı esmeye başladı. Beklemenin câzibesi. (…) Şiir, her zaman sırdaştır; şairin kendisini cezbeden güzele, yani sırra doğru atılan adımdan, ruha olan seyahatten neş’et eder. Yine mi hata ettik? Şiir, ıztıraptan da doğar mı? Bu da doğru değil; şiir hepsinden, bu zikredilenlerin hepsinden neş’et eder. Hakiki şair, kıvancı derdiyle, derdi kıvancıyla yoğrulandır. Onu, ‘bahtiyar olanlar gibi rahatsın’, diye tenkit etmek doğru değildir. Şairi, aynı şekilde, ‘haddinden fazla mahzunsun’ diye karalamak da bir haksızlıktır. O, kıvancın ne olduğunu bizden daha iyi bildiği için şairdir. Iztırabın derinliğini gördüğü için de biz ona hürmet ederiz. (…) Çünkü şiir, hakiki mânâda bir infilâk demektir. Şiir, infilâkın kâğıt üzerindeki sûretidir. Şiirdeki mantık, bize değil, o infilâka hizmet eder.”
Muhammed Sâlih’in bu ifadelerinde, bilhassa şiirin kaynağı olarak zikrettiği “bekleyiş duygusu”, dikkat çekicidir. “Bekleyiş”, Sâlih’in şiir dünyasının merkezini teşkil eden en önemli unsurdur. Birçok şiirinde yarına ait duygu ve düşüncelerini terennüm etmesi, Kütemen (Bekliyorum) ve Ertege (Yarın) gibi adlarla müstakil şiirler yazması, şairin “bekleyişin câzibesi”ne kapıldığını göstermektedir. Kütemen şiirinde, herkesin beklediklerinden başka,
Kütilmegen nerselerni kütib yatamen.
mısraında ifade ettiği gibi, hiç ümit edilmeyen şeyleri de beklediğini belirtmiş olması, bu câzibenin şiddetini göstermektedir. Bekleyiş, hayattan duyulan memnuniyetsizlik sebebiyle, hâlden istikbâle iltica etmektir. Şair, Ertege adlı şiirinde, bu düşüncesini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır:
Ertege şübhesiz bahtlı bolamiz
bugün ölmesek.
…………….
Şâir küylemeydi ğamgin küylerni
Ertege.
Hayattan şikâyete, genel olarak hemen her şairde rastlamak mümkündür. Daha iyiye ve daha güzele kavuşmak, mükemmele erişmek, bütün şairlerin müşterek arzusudur. Ancak sovyet rejiminde yaşayan bir şair olması, Muhammed Sâlih’i diğerlerinden ayırmaktadır. Muhammed Sâlih, ilk şiirlerini 1970′li yıllarda yazmış ve neşretmiştir. Ülkesi işgal altında olan bir şairin, fikrî durgunluğun, hürriyetsizliğin ve sansürün hüküm sürdüğü bir ortamda ümitlerini istikbâle taşıması ve bekleyiş psikolojisi içersine girmesi, elbette bu âlemin dışında kalan şairlere nazaran farklılık arzedecektir.
Muhammed Sâlih,
Cehânda hantahte değen kenglik bar,
Dünyâda Erk bardır şe’riyat değen.
mısralarıyla şiir sanatının, duygu ve düşünceleri için yegâne ifade vasıtası olduğunu bildirir. Çepeçevre kuşatılmış bir hayatın ortasında kalan şair, Türkistan adlı vatan coğrafyasının uçsuz bucaksızlığına rağmen çalışma masasının dar çerçevesine mahkûm edilmiştir. Hürriyeti, sadece şiirin hududu dâhilinde teneffüs edebilmektedir. Şair, şiirle ve çalışma masasıyla sınırlı olan bir hürriyetten söz etmektedir. Şiir ise Tanrı’nın bir lûtfudur. Şair, Başakdey Muhtasar adlı manzumesiyle şiirin peşine düşer:
Başakdey muhtasar,
Dân kebi kiçik
Bir şe’r, bir eser
İlâhım, ber-çi.
Köp emes, bitte
Tâ cücuk kızning
Bülbüldey mitti
Keftige sığsın!
Muhammed Sâlih, aradığı şiiri bu mısralarda açık bir şekilde ifade ediyor: Şiir tane kadar küçük, fakat başak gibi özlü olmalıdır; yaşanan hayattan akisler taşımalıdır. Nitekim hayat, onun şiirlerine bütün cepheleriyle aksetmiştir.
Muhammed Sâlih, sanatkârın kendi vicdanına karşı sorumlu olduğuna inanır. Bir fikri, herkese eşit şekilde hissettirmeye, duyurmaya çalışmak gayretinin sanatkârlık sayılamayacağını söyler ve propaganda afişiyle minyatür arasındaki farka dikkat çeker. Sanat hakkındaki görüşünü ifade ettiği yazısında, sanatkârın, kalabalığın idrâkine boyun eğmemesi gerektiğini belirtir. Ona göre hakiki şiir, “anlaşılır olmak için kendi zirvelerinden aşağı” inmemelidir; bilâkis okuyucunun kendisi o zirveye çıkmak için gayret sarfetmelidir. Böyle olunca, sanatkârın diğer insanlardan farklı bir meziyete sahip olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Nitekim “vaktiyle şairler, velilerle yarış” etmişlerdi. Muhammed Sâlih, aynı düşüncesini, 1980 yılında yazdığı Şâir adlı şiirinde de şöyle ifade etmektedir:
Temeki hididen boğılgen devar,
Mehmandan çerçegen desturhan,
Unda almalarning kaldığı,
Gıybetler kaldığı yatıbdı.

Kürside otırar közleri batık,
Saçları akarıb ketgen kuş.
Sayraşni unutgen,
Bizning tilimizge ötib algen u.

Bizning tilimizde gepirgen küni
Saçları akarıb kalgen kuş.
Muhammed Sâlih bu mısralarda, şairin his, hayal, fikir ve ifade yönünden diğer insanlara nazaran farklı olduğunu belirtir. Burada şair, diğer insanların diliyle konuştuğu gün saçları ağaran kuşa teşbih edilmiştir.
Şair, Kesbimiz şiirinde mesleğini açıklar: İyi de söylese, kötü de söylese, şairin mesleği söz söylemektir. Söylediği söz taşı eritmese de, yılanı deliğinden çıkarmasa da, şair bu mesleğinden vaz geçmez. Hatta önüne duvar çıksa bile, bunda kararlıdır:
Yahşımı, yamanmı, kesbimiz sözdir.
Biz aytgen sözden taş erimese hem,
Çıkıb ketmese hem ilan iniden.
Bu kesbden tanmaymiz beridir.

Devar peydâ bolsa roperemizde,
Unge hem başlarnı urmaymiz-
İş şu bolgenden song, gepiremiz-de,
Sözleymiz devarge, karab turmaymiz.
Şair, Adam şiirinde hayatının, hatta varlığının “söz”den ibaret olduğunu söyler. Anası, babası, sevgilisi hep “söz”dür. Fikir ise, şairin vatanıdır. Bu sebeple maddî âlemden etkilenmez:
Karğış tegmes, tegmes menge köz,
Çünki yokmen-şeffafdır tenim.
Atam, anam, sevgilim hem-söz,
Fikr, âniy fikr-vatanım!
Muhammed Sâlih, şair olarak dünyanın hakikatlerini değiştirmek arzusunu taşır. Bunun için çılgınca işler yapmaya ve dünyaya deli gibi bakmaya hazırdır:
Bir lâhza dünyâge
Telbe közi bilen karasam,
Telbening yanayatgen közleri bilen.
……………..
Hulles, bir lâhza dünyâge
Telbe közi bilen karasam,
Özgerer edingmi, Hakikat?
Şâir Halkı adlı mensurede, şairlerin, dünyanın her yerinde aynı kaderi yaşadıkları ifade edilir. Buna göre şairler, aynı millettir:
Şâirning atası-kembağal. Şâirning anası-keselvend.
Şâirning hatını yok, balaları köp.
Şâirning hayatı Maşrıkda hem, Magribde hem bir hıl.
Şâir halkı-dünyâning tört tarafige saçılıb ketgen millet!
Muhammed Sâlih, pek azı istisna olmak üzere şiirlerini 1985′ten önce yazmıştır. Sovyetler Birliği’nde 1960′lann sonlarından itibaren bu tarihe kadar devam eden durgunluk döneminde eser yazmak, şair ve yazarlar için hiç de kolay olmamıştır. Hruşçev döneminde nisbeten serbest eserler veren sanatkârlar, bilhassa 1970′li yıllarda siyasî ve sosyal baskılara maruz kaldıkları için sovyet ideolojisinin reddettiği millî duygu ve düşünceleri dile getirirken yeni bir ifade tarzını kullanmışlardır. Bilhassa şiirde kendini gösteren bu değişiklik sebebiyle sosyopolitik ve açık ifade, yerini karmaşık şekillerden meydana gelen anlaşılması zor ve kapalı bir ifade tarzına bırakmıştır. Muhammed Sâlih, bu hususta şunları söylüyor: “Buna biz o zaman şiirde metaforizm adını verdik.(…) Elbette bu yeni şiirin dilini anlayabilmek için okuyucunun da belli bir hazırlığının olması gerekiyordu. Bundan endişeye kapılan tenkit, bir ara itiraz sesini yükseltti. Fakat, zannedildiği gibi problemler çıkmadı; okuyucu, bu şiiri anlayabilmek için hazırlığını derhâl tamamladı. Yani şiir, kısa zamanda topluma mal oldu.”
Mecaz ve istiarelerle örülü metaforik eserler, sanat endişesiyle olduğu gibi, çeşitli baskılar sebebiyle de meydana getirilmektedir. Eski Sovyetler Birliği’nde ortaya konulan bu tür eserlerin arkasında, daha çok siyasî baskılar bulunmaktadır. Özbekistan’da Abdulla Âripov, Erkin Vâhidov, Rauf Parfi, Aman Metçan, Miraziz A’zam, Çolpan Ergeş gibi şairlerle birlikte Muhammed Sâlih de 1970′li yıllarda bu tarz eserler vermiştir. Bu eserlerde, kastedilen mânâyı ilk bakışta fark etmek, hiç de kolay değildir. Bunun için, kelime ve kavramları zorlamak suretiyle eserin arkasında gizlenen asıl mânâya nüfuz etmek gerekmektedir. Keçikken Bahar, Kılıçlar Uykuge Ketse, Deraht Şâir Bolsa, Fal, Keçikkenler, Bu Yerde ve Kuvanç gibi şiirler, Muhammed Sâlih’in bu tarzda yazdığı eserleridir. Meselâ 1975 yılında yazdığı Keçikken Bahar adlı şiirinde şair, bütün şiddetiyle devam etmekte olan kış mevsiminden bahara geçiş arzusunu terennüm eder:
Heç kim şe’r yazmaydı bugün,
Navdening boğzıda kaldı kürtekler.
Yürekler-kökrekde veznsiz tügün,
Bulut kör kuyaşnı yürer yetekleb.

Derahtlar bir-birige tikilgen,
Hayran bir-birining hâlige,
Göyâ mehmanlardey uzakdan kelgen
Ve heç kim çıkmagen istikbâlige.
Şâir-şe’r,
Navde-yaprak,
Turna kanatını yazmaydı nege?
Nehât “hayr”laşıb kışbilen, endi
Birar bir fasl yok “Selâm!”deyişge?!
Cin ursın!
Kütmeymiz endi, ortaklar-
Şâir şe’ringni yaz! Yazıl, ey tügün
Navdening boğzıdan çıkıng, kürtekler,
Bugüngi sözingiz aytingler bugün!

Bizge fasl kerek! Farkı yok bizge
Hattâki beşinci fasl bolsa hem!
Tabiattaki bütün varlıkları donduran ayazın tarif edildiği bu şiir, ilk bakışta fazla bir şey söylemez. Hâlbuki şair bu şiirde, 1970′lerdeki durgunluğu, monotonluğu, sistemin insanları bunaltan ağırlığını terennüm etmektedir. Şair, yeni bir hayatı büyük bir iştiyakla beklediğini belirtmektedir. Şiirdeki tabiatla ilgili unsurlar, sovyet sisteminin rükünleriyle değiştirildiği zaman, şairin asıl düşüncesi ortaya çıkmaktadır.
1985 yılında yazılan Fal adlı şiire gelince:
Ming yarım yıl beri Şah İskenderden,
Kök hun Atilladan on asr yirak,
On üç asr keyin Yuliy Kayserden,
Mahmud Gazneviyden üç yüz yıl berrak.

Ammâ Bonapartdan tort yüz yıl neri,
Yene hem nerirak Âriy Bukadan!..
İnkılâbdan altı asr ilgeri,
Demek, altı yüz yıl bizden mukaddem.

Çünki u Bâbürge yakın cüde hem,
Ehtimâl, yetmiş yıl, yetmiş hem çıkmas,
Uluğbekke ese, şundak bir kadem
Saray bosağasın hatleb ötse, bes!
Burada şair, birbiriyle hiçbir alâkası bulunmayan bazı tarihî şahsiyetleri ve olayları zikrederek okuyucunun dikkatini başka bir şahsın üzerine çekmeye çalışır. Fakat bunun kim olduğunu söylemekten imtina eder; bunu okuyucunun kendi idrâkine bırakır. Çünkü şiirin yazıldığı 1985 yılında, Emir Timur’dan açıkça söz etmek, henüz pek mümkün değildir.
İlk bakışta, hatta mânâsız gibi görülmekle birlikte siyasî ve sosyal bir mesajı da ihtiva eden bu tarz eserlere Özbekler, “felsefî şiir” adını veriyorlar. Muhammed Sâlih’in şiirleri bu gruba girmektedir.
Muhammed Sâlih, 1988 yılında kaleme aldığı Havfli Meydan adlı yazısında, şair ve yazarların 1970′lerde hangi şartlar altında eserler verdiklerini, şair Erkin Vâhidov’un mısralarını da örnek göstererek şöyle izah ediyor: “Özbek yazarları kendi sözlerine kat kat elbiseler giydirdiler. Son on yılda sözün etrafında kurulan bu ‘inşaat’ o kadar kalınlaştı ki, onun sesi duyulmaz oldu. Biz sözü öyle sağlam bir şekilde himaye etmek zorunda kaldık ki, hatta kime karşı himaye ettiğimizi de unuttuk. ‘Zeyrek insanlar’dan korktuğumuz için biz de zeyrek olup çıktık. Her sözümüzü hakikat değil, ihtiyatkârlık terazisinde tarttık.
- Buna ihtiyaç var mıydı?
- Evet, vardı.
Parlak sloganları kendisine kalkan yaparak hücum firsatı kollayan adamlar vardı: Bir samimi cümle söyleyecek olursanız, derhâl ‘idealsiz’ sayılmanız muhakkaktı. Gülmek ise ‘hakaret’ olarak değerlendirilirdi. Erkin Vâhidov’un böyle bir şiiri var:
Huşyar bol! Safsatabaz, nâmerdü tili bâtır,
Yakangge tahkir mühri yarlığını kadaydı.
Çet tilini örgenseng, seni kozmopolit der,
Öz tilingde sözleseng, milletçi deb ataydı.

(Dikkatli ol! Geveze, nâmert ve boşboğaz,
Yakana hakaret damgasını basıverir.
Yabancı dil öğrenirsen, kozmopolit der,
Öz dilinde söylersen, milliyetçi deyiverir.)
Bu sebeple yazarlar evvelâ ne söyleyeceklerini, yani neyin mümkün, neyin mümkün olmadığını bilirlerdi.”
Muhammed Sâlih, sovyet ideolojisine hizmet eden şiirler yazmamıştır. Bilâkis buna razı olan şairleri İcâdiy Yol, Zinepâye ve Kafesdegi Sıçkan adlı şiirlerinde muaheze etmiştir. “Yalğan sözleseng, tilingde çıpkan çıksın.” kargışını esas alarak yazdığı İcâdiy Yol şiirinde, rejime hizmet etmek için yalan söyleyen şairlerin Allah tarafından cezalandırılacaklarına olan inancını dile getirmektedir. Zinepâye şiirinde ise, bu şairlerin eserlerini nasıl yazdıklarını tarif etmektedir.
Şair, zihninde uyanan şiddetli bir fikri terennüm etmek üzere kâğıda evvelâ “tokneşüv” kelimesini yazar. Ancak bunun hâsıl edeceği şiddetten ürken şair, ifadesini yumuşatmak için “tokneşüv”ü çizerek yanına “yüzme-yüz” yazar. Daha sonra ondan da vaz geçerek “üçreşüv” kelimesini ve nihayet “visâl”i tercih eder. Böylece şair, âdeta bir merdivenden inercesine “tokneşüv”den itibaren “visâl”e kadar şiddet derecesi gittikçe azalan bir sıralama hâlinde bütün kelimeleri tecrübe eder:
Çakmakdey “yalt” eldi yengi bir fikr,
Şiddet tikan güldey berk urdı,
Ornıdan turdı,
Yarışdı nim karanğu tefekkür,
“Tokneşüv” deb yazdı kağazge!

Oylaş mümkin emes edi,
Efsus oylandı-
Üstiden çizildi TOKNEŞÜV,

Yanige yazıldı YÜZME-YÜZ.
Oylaş ölim bilen berever edi,
Lekin u oylandı, YÜZME-YÜZning hem
“ÜÇREŞÜV” deb yazdı üstige.

Endi oylaş ölim degen gep emes.
Endi u mutlaka hâtırcem-
Çünki bir-bir basıb, hırâmân yürib
“ÜÇREŞÜV” “VİSÂL”ning yanige keldi.
Şairin zirveden aşağı inmesinin sebebi, korkudur. Muhammed Sâlih, daha önce yazdıkları şiddetli şiirlerle tanınan bazı şairlerin, korku sebebiyle artık yumuşak şiirler yazdıklarını bildirmektedir.
Kafesdegi Sıçkan’da da aynı şekilde, millî şiirleriyle tanınan bazı şairlerin, daha sonra tehdit karşısında düştükleri zavallı durum terennüm edilmektedir. O şairler ki, önceleri millî şiirleriyle milleti uyandırıyorlardı. Daha sonra rejimin emrine giren bu şairler, artık kediden korkan zavallı birer fareye dönüşmüşlerdir:
Kafesdegi mene şu sıçkan
Bir peytler bülbül edi.

Bir peytler pirilleb uçar edi u,
Hâzır-örmeler.

İlgeri avçiden korkardı şorlik,
Endi-müşükden.

Bizni uyğatardı bir peytler
Tang çağı çeh-çehleb,
Mene şu sıçkan.

2. Dille İlgili Şiirler
Günümüzde “kültür” kelimesinin müteradifi hâline gelen dille ilgili şiirler yazmak, şairler için daima önemini muhafaza etmiştir. Dil, her şeyden önce şairin yegâne ifade vasıtasıdır, varlık sebebidir. Dil, yabancı idareler altında yaşamak mecburiyetinde kalan milletler için de aynı şekilde varlık sebebi ve hayat kaynağı olmuştur. Çarlık ve Sovyetler Birliği dönemlerinde dil, dinle birlikte Ruslaştırma politikalarına karşı Türk topluluklarının direnme ve var olma gücünü meydana getirmiştir.
Din, farklı inancı ifade ederken dil de farklı milliyeti temsil etmektedir. Din, bizi bazı millet ve topluluklardan ayıran bir özelliğe sahiptir. Buna mukabil dilimiz ise, bizi bütün milletlerden ayıran yegâne özelliğimizdir. Şair ve yazarların, dile aşk derecesinde bağlanmalarının ve ona atfen eserler vermelerinin en önemli sebebi, hiç şüphesiz milliyetlerini ifade etmek arzusudur. Bu sebeple, dilin millî hayatımızdaki önemini en iyi şekilde idrâk eden şair ve yazarlar, mensup oldukları milletin ses bayrakları sayılırlar. Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahabzâde, ömrü yabancı bir idarenin hâkimiyeti altında geçen bir şair olarak dili, milliyetini yegâne ifade vasıtası olarak görür. Ana Dili adını verdiği âbide şiirinde, dili, millî değerlerin tamamını ihtiva eden bir mucize olarak değerlendirir:
Bu dil-bizim ruhumuz, eşgimiz, canımızdır,
Bu dil-bir-birimizle ehdi-peymânımızdır.
Bu dil-tanıtmış bize bu dünyada her şeyi,
…………………
Bizim uca dağların sonsuz ezemetinden,
Yatağına sığmayan çayların hiddetinden,
Bu torpagdan, bu yerden,
Elin bağrından gopan yanıglı neğmelerden,
Güllerin renglerinden, çiçeklerin iyinden,
Mil düzünün, Mugan’in sonsuz genişliyinden,
Ağsaçlı babaların ağlından, kamâlından,
Düşman üstüne çüman o Gıratın nalından
Gopan sesden yarandın.
Sen halgımın aldığı ilk nefesden yarandın.
…………………
Sende nece min illik menim medeniyyetim,
Şan-şöhretim sahlanır.
Menim adım-sanımsan,
Namusum, vicdânımsanl
Özbek şair ve yazarı Muhammed Sâlih de dili, Bahtiyar Vahabzâde’ninkine benzer şekilde millî hayatın en önemli şartı olarak tarif ediyor:
“Dil tabiattır, dil şahsiyettir, dil damarımızda akan kandır. Ben dile, ana dilimize inanıyorum. Dilin tabiî kudreti, bizi kendine râm edecek ve Garb’a veya Şimâl’e olan her türlü taklit felâketinden kurtaracaktır.”
“Azatlık, kendi diline, kendi kültürüne, kendi an’anelerine sahip çıkmak demektir.”
İşte bu “tabiî kudret” sayesinde, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte farklı dilleri konuşan topluluklar, birkaç asırdan beri devam eden Ruslaştırma politikalarına rağmen Ruslardan ayrı millet olmanın şuuruyla tarihe âdeta yeniden doğdular.
Muhammed Sâlih, farklı zamanlarda kaleme aldığı makalelerinde, dil konusuna da yer vermiş; bir şair ve yazar olarak eserler verdiği dilin kendi yurdunda maruz kaldığı fena muameleden duyduğu ıztırabı, şiddetli bir tepki hâlinde ortaya koymuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce 1988 yılında kaleme aldığı yazısında, nüfusunun %87′sinin Özbek Türkçesiyle konuştuğu Özbekistan’da, Rusçanın resmî dil olmasını derin bir üzüntüyle karşılar. 1994 yılında yazdığı başka bir makalesinde de Rusçanın, Rus Sovyet imparatorluğunda yaşamak zorunda kalan milletlerin zihinlerine vurulmuş bir “pranga” olduğunu belirtir.
Muhammed Sâlih, şuurlu bir Türkçecidir. Kullandığı dile, Rusya’nın bütün Türk topluluklarına karşı uyguladığı bölücü siyasete rağmen “Özbekçe” demiyor, bilâkis “Türkiy til” adını veriyor. Rusça dayatmasını, “mankurtlaştırma” siyasetinin bir parçası olarak değerlendiren Sâlih, Özbek Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasında sadece “telâffuz ve yeni türetilen kelime ve terimler” bakımından farklılık bulunduğunu söylüyor.
Muhammed Sâlih, Türkçenin ifade kudretine inanan bir şairdir. Türkiy Tilde Sözlemak adını verdiği mensur şiirinde, Türkçenin her türlü duygu ve düşünceyi ifade etmedeki kudretine olan inancını dile getiriyor. Şaire göre Türkçe, konuşulması hem kolay, hem de zor olan bir dildir. Sevgiyi de, nefreti de en güzel ve en şiddetli şekilde ifade edebilen yegâne dildir:
Türkiy tilde sözlemak âsân.
Türkiy tilde sözlemak nekadar kıyın.
Nekadar lezzetli bu tilde sözlemak, nekadar aççık.
Eğer keyfing çağ bolsa, erteleb ong yanbaşdan turgen bolseng, ötgen künden püşeymâning bolmasa-sâbit işanç bolsa kelecekke- türkiyde gepir.
Kimnidir sevseng, köksingge sığmasa muhabbet-türkiyde gepir.
Kimnidir yaman körseng, boğzingge tıkılsa nefret-türkiyde gepir.
Şair, başka bir şiirinde de hem en keskin, hem de en yumuşak kelimelerin Türkçede bulunduğunu ifade ediyor. Bazı kelimeler “hançer” gibi “keskin”dir. Yanlış yapılması hâlinde dil, derhâl dilim dilim dilinir. Şair, telâffuz edildiği takdirde felâkete sebep olabilecek keskin kelimelere örnek olarak “erk” kelimesini zikrediyor.
“Erk” kelimesi, daralıp incelen telâffuzuyla söyleyiş bakımından keskin bir kelimedir. Fakat “erk”, ifade ettiği siyasî ve sosyal mana bakımından, telâffuzuna göre daha da keskin bir mahiyet kazanmaktadır. Bu kelimeyi telâffuz etmek, sonu ölüme varabilecek korku ve tehlikeleri ihtar etmektedir. Bu sebeple şair, “erk”i hem telâffuz ve hem de mânâ bakımından en keskin kelime olarak değerlendirmektedir. Buna mukabil “ölüm”ü ise, hiçbir dilde emsali bulunmayan en “yumuşak” kelime olarak ilân eder. Şair, “yumuşak” kelimesine, “kolay” manasını da yüklemektedir. Böylece, “erk”ten yaratılış itibariyle vaz geçemeyen insanoğlunun, Sovyet idaresinde “ölüm”le kolayca yüzyüze gelebileceğini îma etmektedir. Aslında kelimelere bu özelliği kazandıran, siyasî rejimin kendisidir. Şiir, Sovyet idaresi altındaki Türklerin hangi şartlarda yaşadıklarını ihsas ettirmesi bakımından da ayrı bir önem arzetmektedir:
Türkiyde sözler bar, hancerdey ötkirdir.
Bir hata kılseng bes, til derrav tiliner.
Aynıksa, biravge aytmakçi bolseng sır,
Aynıksa, haykırmak isteseng, biliner.
………………
Men endi bilemen, eng kadim âbide-
“Erk” sözi til üçün eng havfli kelime.
Ve lekin birar söz yumşaklik bâbıda
Heç tilde teng kelmes bu türkiy ” Ölüm “ge.
Şair, Özge Elde adlı şiirinde ise, başka bir ülkede kendi vatanına ve ana diline duyduğu hasreti terennüm etmektedir. Zira başka ülkede her şeyin adı, kendi dilindekinden farklıdır. İnsanları başka dilde selâmlamak zorundadır; kendisini sofraya başka dilde davet ederler. Yıldızı başka dilde gösterirler; sabahlan başka dilde uyandırırlar. Şair, yabancı şehirde, âdeta asasının peşinden sürüklenen bir kör gibidir. Yabancı dile ait bildiği birkaç kelime, mesleği söz söylemek olan şairi yedeğinde sürükler. Hayat, bu birkaç kelimenin hudutları dahilinde cereyan ederken şair, kendi diliyle konuşamamanın ıztırabını duyar. Vatanı rüyalarına girer. Zira şair, sadece rüyalarında kendi diliyle konuşabilmektedir:
Özge tilde beremen öz selâmımnı,
Özge tilde nânüştege kılişer teklif.
Bu şeherning köçeside kör misâl meni
Özge tilning üç-tört sözi yürer yetekleb.

Oşa tilde körseterler menge yulduznı,
Oşa tilde uyğaturlar meni seherde,
Öz tilimni emes,
Oşa üç-törtte sözni
Unutmakdan korkamen bu ülken şeherde.

Vatan bolsa-mening tüşim,
Vatan tüşimdir-
Öz tilimde gepiremen fakat tüşimde.

3. Aşkla İlgili Şiirler
Muhammed Sâlih’in bu kitaba dâhil edilen şiirlerinde yer verdiği konulardan biri de aşktır. Bu şiirlerin muhatabı ise muhayyel bir sevgili değil, Sâlih’in eşi Aydın Hanım’dır.
Şair, sevgiyi hayatın mânâsı ve insanoğlunun varlık sebebi olarak görür. Bir Adam Sevse, Bes adlı dört mısradan müteşekkil şiirinde, insanlığın yaşamaya hak kazanması, sevmek şartına bağlanır. Sadece bir insanın sevmesi bile bütün insanoğlunun aklanması ve yaşamaya hak kazanması için kâfi sayılır:
Bir adam kimnidir severken tâki,
Bir adam sevse bes, bitte adamzât-
Bütün beşeriyet yaşeşge haklı,
Özini aklaydı yerdegi hayat.
Sâlih, insanların aşkı, sevgiyi her şeye rağmen muhafaza etmesini ister. Kendisi,
Bayraknı yaşirgen cengçi misâli
Arzunı ömgenge bağleb algen
biridir. Hayata hâkim olan hareketsizliğe ve ölüm sessizliğine rağmen sevgilisine ve hayata olan bağlılığı sebebiyle,
Karge kömildi-ku yer ellekaçan,
Men-çi, heman sevemen seni!
diyebilmektedir. Tang Atmas şiirinde ise şair, “tan”a teşbih ettiği sevgilisine kavuşmak için savaşan bir asker, hatta savaşın bizzat kendisi olduğunu düşünür:
Mening özim asker, özim uruşmen
Muhabbetning şundak közi aldıda!
Aynı şiirde devamlı düşündüğü sevgilisine duygularını ifade etmek için kapının tırmalanan yüzüne bakarak,
İt kebi közlerim bilen söyleymen.
diyor. Leylâ ile Mecnun ve Ferhat ile Şirin hikâyelerine atıfta bulunularak aşkta sadakatin terennüm edildiği sone şeklindeki şiirde ise şair, kendisinin, “Yüzinçi ya minginçi Mecnûn” olduğunu söyler. Buna mukabil Leylâ ise, “sevgining özidey-mechûl”dür. Ancak her şeye rağmen şair, “ambardan Ferhad teşesin” alarak önünde diz çöktüğü Şirin’e karşı,
Muhabbetge kullık-yaşasın!
diye haykırmalıdır. Şair, aşk şiirlerini Ferhad’ın külüngü ile, demir kalemle kayalara yazmalıdır. Her şeyini bu uğurda feda eden şair, aşka ihanet edenlerin, kayalara ebedî olarak hâkkedilen mısralara çarparak ölmesini ister:
Ul kayada bürgütler ölsin,
Satrlarge berib öz köksin,
Ölsin sevgi aldagen kuşlar!
Muhammed Sâlih, Sevgi adlı şiirindeki,
Ah, ne kadar gözel, ezgüsen,
Yalğançi dünyâning yalğani!
mısralarıyla iyilik ve güzelliğini perestiş derecesinde alkışladığı sevgilisini Sen Barsen şiirinde bulmaya çalışır. Şair, bu şiirinde muhayyel bir sevgiliden bahseder. Ayaller Üçün şiirinde ise, “reyhan, çinnigül, etirgül, kertaşka güli ve alma güli”nin adını zikrederek bütün çiçeklerin kadınlara mahsus olduğunu söyler:
Üzmeng, bu ayaller üçün…
Şair, Söz İzleymen şiirinde, sevgisini ifade edecek kelimeler arar. Sevgilisine,
Cânım, canginem,
Sevgilim, mehribânım, cigerim,
Cigergöşeginem.

Yene kaysı sözler kaldı, körseting menge!
Yalğızım, yegânem,
Karaçıkkınem.
kelimeleriyle hitap ettikten sonra,
Yene nimeler bar bisâtıngizde?
diye sorar. Şair, bir çiçek koparmak için bütün saksıları dolaşan bencil bir ihtiyar gibi sevgilisine münasip bir kelime arar. Hanımının adım taşıyan Aydınge adlı şiirde ise, Söz İzleymen şiirinde olduğu gibi çeşitli sıfatlarla sevgisini dile getirir. Bunu yaparken tezatların ortaya çıkardığı mana keskinliğinden de istifade eder:
Arıkkınem mening, gözel nineçim,
Uruşkanım mening, ehilim mening,
Tavuşkanım mening, tezkâr gineçim.
………………….

Sen yalğız küçlimsen, mening âcizem,
Def’atenim mening, kütilmegenim.
Mening kerekkinem, mening becizem.
Mesrur mecnuntalım, müngli toranğıl,
Aydınginem mening, yarım karanğım.

Şair, sevgilisine bunlardan başka,
Kemelek singeri, her hilim mening.
………….
Sen mening ayımsen, mening mo’cizem,
Ay kebi heç kaçan tutılmegenim.
mısralarıyla hitap eder. Ayrıca sevgilisinden bahsedecek olursa, herhangi bir felâketle karşılaşmayacağını ve onun için yaşayacak olursa, uzun yaşayacağını belirtiyor.
Ertege Hem Tüzelmesem Ger şiirinde, seven fakat sevdiğini itiraf etmekten korkan mağrur bir adam tasvir edilir. UlargeAyt, Sevgilim… şiirinde ise,
Ayt ularge,
Tüşüntir, sevgilim.
Biz kanday sevgendik bir-birimizni,
Kanday sevgen edik,
Gülleri üzilgen âlemde!
mısralarıyla her şeyi bozulmuş, bütün güzellikleri kaybolmuş bir dünyada da sevmenin mümkün olabileceği anlatılır.
Bu bahse dahil edilen Sen Ketgenden Song ve Sen Ketgende şiirlerinde, sevgiliden ayrı kalmanın ıztırabı terennüm edilir. İlk şiirde, sevgilinin gitmesinden sonraki ilk günün çok kolay geçtiği belirtilir. Fakat ikinci gün, beklenmedik şekilde yavaşlar. Üçüncü gün, ikincisinden daha yavaş, aksayarak yürür. Dördüncü güne gelince,
Törtinçisi ötmes-
ayakları yokdır törtinçi künning.
Diğer şiirde ise ayrılığın ıztırabı, günden güne yükü ağırlaşan bağlar ile uzaklaştıkça yükselerek azameti artan dağlara teşbih edilir:
Sen ketseng bağlardey ketesen,
Vakt ötgen sarı yük salıb.
Sen huddi tağlardey ketesen,
Uzaklaşgen sarı yükselib.
Hepsinden ağır olanı, sevgilinin ardına bakmadan ve hiçbir şey söylemeden feryatsız, figansız, “çeksiz bir vatandey” gitmiş olmasıdır.

4. Yalnızlıkla İlgili Şiirler
Muhammed Sâlih’in şiirlerinde sıkça terennüm ettiği temalardan biri de yalnızlıktır. Bunu, 1970′lerde ve 1980′lerin başında yazdığı şiirlerinde daha yoğun bir şekilde görüyoruz. Sovyetler Birliği’nin hem ideolojik, hem de ekonomik bakımdan “durgunluk batağı”na saplandığı bu dönem, 1985 yılında “yeniden yapılanma”yı doğuracak ve bu da beş yıl sonra imparatorluğun dağılması neticesini hâsıl edecektir. Şair bu dönemi, “kılıçların uyuması” şeklinde değerlendirir. İmparatorluğun kılıcı, artık “eğilmeyen baş”ları kesemeyecek kadar körelmiş, “paslanmış”tır. Buna rağmen sansür idaresinin baskısı devam etmekte ve şairler daha çok şahsî duyguların terennüm edildiği eserler vermektedir. Sansür idaresini harekete geçirecek duygu ve düşünceler ise, ancak mecaz ve istiarelerden örülü, anlaşılması güç metaforik şiirler hâlinde ifade edilmektedir.
Kılıçların paslandığı bu durgunluk yıllarındaki ağır hava, toplumun üzerine bir kâbus gibi çöker. Muhammed Sâlih, bu dönemde işsizdir. Gazetecilik eğitimi görmüştür, fakat hiçbir gazetede kendisine iş verilmez. Yoksulluk sebebiyle evi dağılır, karısından ayrılır. Aynı yıllarda insanın varlık sebebi, şairin zihnini devamlı surette meşgul eder. Dünya cennetini armağan etmek iddiasında bulunan ateizm, insanlara istedikleri huzuru veremez. Muhammed Sâlih, sovyet devrinde dininden uzaklaştırılan herkes gibi “yegâne istinatgâh”ı, yani Allah’ı arar. Şiir, onun için bir arayış vasıtasıdır. “İnsan sevgisi, sanat sevgisi, hatta millet ve vatan sevgisi” dahi, Sâlih için bir “istinatgâh”, bir huzur ve sükûn kaynağı olamaz:
Bir küç bardır, tepede şeksiz,
Bir uluğ kudret bar, nıevcud muhakkak,
Yoksa, ne özimni sezyapmen âciz,
Yoksa, nege bunca titreydi yürek?
Devrin ideolojik ve ekonomik sefaleti ve ruhsuzluğu, evinin dağılması, işsizlik ve nihayet dinî arayış, Muhammed Sâlih’te derin bir yalnızlık hissi uyandırır.
Evinin dağılması ve işsiz kalması, Sâlih’in şahsî problemleridir. Fakat diğerleri, bütün toplumu sarsan problemlerdir. Yalnızlık ve çaresizlik, toplumun ortak kaderidir.
Muhammed Sâlih, bu incelemeye dâhil edilen 1974 tarihli Köksimdegi Baş adlı bir kıt’adan ibaret şiirinde yalnızlığını, yapayalnızlığını ifade ederken kendi “yüreğin”den başka, kendi kendisinden başka hiç kimsesi bulunmadığını belirtir. Bu müthiş yalnızlık duygusu içinde yegâne dostu olarak gördüğü “yüreğini” okşamak ister:
Men seni, yüregim, silegim keler,
Esiz, kalıb keler mende bu hakıng…
Köksimge sen kebi birarte dilber
Başını koymagen şunçalar yakın!..
1981′de yazdığı Arğamçi’de ise, rüzgâr uğultusunun hâkim olduğu vahşî bir mekânda, yalnızlığı salıncakta sallanan mücessem bir varlık olarak teşhis eder:
Kadem tavuşları aldamçi.
Şemal uvler, deraht ğıcirler,
Barıb keler bom-boş arğamçi
Oltırıbdı unda Yalğızlik.
Şair, Kışki Navde şiirinde yalnızlık duygusunu ifade ederken kendisini, sonbaharda her şeyini kaybetmiş, yapraksız, çırılçıplak kalmış kuru bir dala teşbih ediyor. Kendisini, “yalnız” kelimesinden daha yetim, “aç” kelimesinden daha arık hissetmektedir:
Yapraksız.
Yalanğaç.
Aççık.

Yene nime kerek ifâdeleşçün
Bu navdening yalğızligini.
Yene nime kerek senge?

Bu navdening yokatgenlerin
Yokatıb kördingmi sen özing?..
…………….
Nihayet, mene u,
“Yalğız” söziden hem yetimrak
“Aç ” söziden-de azğınrak
Hiviç u-
Şivilleb turıbdı derahtde!
Muhammed Sâlih, yalnızlık duygusunu terennüm ettiği Şe’r isimli manzumesinde ise, şiiri soğuk bir geceye teşbih ediyor. Mısralar, yapraklarını döken dal gibidir. Şair, mısraların yaprakları olarak değerlendirdiği kelimelerin, tanınmaktan korktuğu için paltosunun yakasını kaldırarak geçip giden bir yabancı gibi kendisini terk ettiğini söylüyor. Muhammed Sâlih, insanlardan sonra kelimelerin de terk ettiği şiir yazmaktan âciz bir insan gibidir:
Savuk keçe kebi edi şe’r.
Yaprakların tökdi satrlar.
…………….
Fakat her bir söz
Yakasını köterib alıb,
Begâne adamdey ötib barmakda.
Yalnızlık, Kabrtaşdagi Yazuv şiirinde ise ölüm olarak mütalâa edilmektedir:
Asla menge ohşeb,
Yakın adamingni yokatmegil sen.
Keyin menge ohşeb hatlar kütme-
Beri bir hat kelmes senge
Huddi menge kelmegenidey.
mısralarında şair, yalnızlığın dehşetini bir mezartaşı kitabesi, bir vasiyet gibi duyurmaya çalışır.
Şair, Endi Sizge Nevbet şiirinde, duvarlarla konuşur; derdini duvarlara anlatır. “Mening aziz tinglavçılarım”, diye hitap ettiği yegâne dostu duvarların da kalbini açarak derdini anlatmasını ve başını göğsüne yaslayarak ağlamasını ister:
Endi sizge nevbet,
Sizler hem nenidir hikâye kıling.
Dilingizni açing,
Köksimge baş urıb sizler hem yığleng.
Şair, yalnızlık köşesinde “hikâye kıling”, “dilingizni açing”, “köksimge baş urıb yığleng”, “gepiring, gepiring, gepirevering”, “korkmengiz” ve “biling” ifadeleriyle, kuvvetle teşhis ettiği duvarların derdini dinlemeye hazırdır. İnsanla duvarın mukayese edildiği,
Biling, kattık erür sizden hem insan,
İnsan kattık erür taşdan hem,
Devarning derdiden yarılmas insan.
mısralarında, insanın duvara ve taşa nisbetle daha katı olduğu belirtilir. Bu mısralarda, sovyet insanından ve dolayısıyla bu insanı yetiştiren sovyet sisteminden de şikâyet edilmektedir.
Muhammed Sâlih, yalnızlık duygusunu, en şiddetli şekilde Yalğızlik adlı şiirinde terennüm etmektedir. Kendisini “Hasanı ölgen bir Hüsen kebi” hissetmektedir. Artık o, ne yârdır, ne oğul ve ne de dosttur. Yalnızlığının şiddetini ifade etmek için kendisini,
Şu kadar yalğızsen, hattâ suvlarda
Aks etmeydirsen-suvretlenmeysen.
mısralarında olduğu gibi, suda aksetmeyecek kadar yalnız bulmaktadır. Âdeta bedeninden sıyrılarak yalnızlığın bizzat kendisi hâline gelmiştir. Tanrı gibi âdeta her şeyin ve herkesin üstündedir, herkese aynı gözle bakacak kadar dış dünya ile olan ilgisini kesmiştir. Şair, tanrı olmasa bile, bu “yalğızlik”i kendisine yakıştırır:
Sen hudâ emessen, lekin hemmege
Teng karey alasen âşkâr ve gizli –
Sen hudâ emessen, şunge karamay
Senge yaraşar bu yalğızlik.
Yalğızlik kelimesinin “tek ve emsalsiz olmak, eşi ve benzeri bulunmamak” gibi bir mânâsı daha bulunduğuna dikkat edilecek olursa, şiirde bambaşka bir duygu ile karşılaşılır. Bu kinaye, şairin kendini insan olarak herkesten farklı gördüğü kanaatini düşündürmektedir. Buna göre şair, yalnızlıktan dolayı şikâyetçi değil, bilâkis kendi nefsine duyduğu emniyet hissinden dolayı memnun görünmektedir.

5. Tabiatla İlgili Şiirler
Muhammed Sâlih’in şiirlerinde tabiat geniş şekilde yer almıştır. Bu şiirlerin bir kısmı doğrudan tabiata tahsis edildiği gibi, bir kısmında da tabiat unsurlarından istifade edilmiştir. Bundan başka, şiirlerin bir kısmında fikrî unsurlara da yer verilmiştir. Şair, bu şiirlerinde tabiatı duygu ve düşüncelerini açıklamak üzere bir vasıta olarak kullanmıştır. Diğer bir ifadeyle tabiat, şairin ruh hâlini ortaya koyan yardımcı unsur mevkiindedir. Şiirlerin hemen tamamında tabiat teşhis edilmiştir. Hattâ bazı şiirlerde intaka da yer verilmiştir.
Muhammed Sâlih’in mevsimler hakkında yazdığı şiirlerinde öne çıkardığı bazı özelliklerle, siyasî ve sosyal hayat arasında benzerlikler bulunmaktadır. Şair, daha çok kış şiirleri yazmış ve tabiatın bu mevsimdeki görüntüsüne dikkat etmiştir. Böylece tabiatın bu mevsimdeki çıplaklığı, yalnızlığı ve çaresizliği ile kendisi arasında bir münasebet, bir yakınlık kurmuştur. Tabiatı esir alan kış mevsimi ile şairin teneffüs ettiği siyasî hava arasında bir benzerlik vardır. Tabiat gibi şair de çaresizdir. Bu şiirlerde şair, hayatın çıplaklık, açlık, yalnızlık, çaresizlik, kar, buz ve soğuktan ibaret olduğu inancım dile getirmektedir. Baharı heyecanla bekleyen şair, şiirlerinden birine, bu sebeple Keçikken Bahar adını vermiştir.
Metaforik özelliği bulunan Keçikken Bahar şiirinde, Sovyet imparatorluğunun 1970′li yıllardaki durgunluğu, zamanın durması şeklinde değerlendirilir:
Heç kim şe’r yazmaydı bugün,
Navdening boğzıda kaldı kürtekler.
Yürekler-kökrekde veznsiz tügün,
Bulut kör kuyaşnı yürer yetekleb.
Derahtlar bir-birige tikilgen,
Hayran bir-birining hâlige,
Göyâ mehmanlardey uzakdan kelgen
Ve heç kim çıkmagen istikbâlige.
Yukarıdaki mısralarda, kış mevsiminin hayat kaynağı olmaktan âciz “kör kuyaş”ı, sosyalist ideolojiyi temsil etmektedir. Devrin ideolojisi Leninizm iflâs etmiştir, yol gösterici hiçbir özelliği bulunmamaktadır. Ancak böyle olduğu hâlde, devrin idaresi, kış güneşini yedeğinde sürükleyen “bulut” gibi aynı ideolojide ısrar etmektedir. Şair, hiç kimsenin şiir yazmadığı bir zamandan bahsediyor. Yeni bir nesli temsil eden ve dalın boğazında kalan “kürtekler”, doğacakları günü beklemektedir. Halkı temsil eden “derahtlar” ise, birbirinin hâlini hayretle seyretmektedir.
Şiirin üçüncü kıt’asında şair, zamanı çoktan geldiği hâlde mevsimin, yani hayatın değişmemesi karşısında,
Şâir-şe’r,
Navde-yaprak,
Turna kanatını yazmaydı nege?
Nehât “hayr”laşıb kış bilen, endi
Birar bir fasl yok “Selâm!” deyişge?!
sorularını sorar. Şair, “kış” ile vedâlaşarak yeni bir mevsime geçmek istemektedir.
Muhammed Sâlih, Kış Manzarası adlı şiirinde sadece tabiatla ilgili unsurlara yer verir. Şiirde, “karsilleydi, hancer, sönik korğaşın, polat kıçkırık, kattık” ifadelerinin sertliğinden yararlanmak suretiyle soğuğun şiddeti belirtilmeye çalışılır:
Hancerge ohşaydı deraht şahları.
İtlerning hürişi-sönik korğaşın,
Karğaning boğzıda polat kıçkırık.
Sertliğin hâkim olduğu bu mekânda yumuşak olan tek unsur, karganın soğuktan titreyen yavrusunu kundakladığı yükselen dumandır:
Bir tütün örleydi-heç kimning
Tüşige kirmegen mamıklık örler!
Karğa savuk yeğen balasını
Yörgeklese boladigen tütün.
Muhammed Sâlih, Kışki Navde şiirinde,
Yapraksız.
Yalanğaç.
Aççık.
mısralarıyla tarif ettiği dalın, kış mevsimiyle birlikte her şeyini kaybettiğini ve her şeyinden sıyrılarak rüzgârın tesiriyle ıslık çaldığını, yani feryad ettiğini belirtir:
Bu navdening yokatgenlerin
Yokatıb kördingmi sen özing?..
…………….
Hiviç u-
Şivilleb turıbdı derahtde!
Savuk Kün adlı şiirde ise, bir kış gününün soğuk sebebiyle zavallılığı terennüm edilir. Bu şiirde, soğukluğu sebebiyle güneşin ümidini kesip yüz çevirdiği kış günü, kanadı kırık bir kuşa teşbih edilir. Hattâ göz yaşının buza dönüştüğü bu soğuk günde sevmek bile imkânsızdır.
Kahratan şiirinde, şiddetli soğuğun hayatı tamamen dondurduğu ifade edilir. Soğuk sebebiyle her ağaç, ak yazması başında olduğu hâlde evlâdı hıyanet eden bir ana gibi hiç kıpırdamadan yere bakar.
Her lâhzada bir ebediyet-
Çong facia huddi keçgendey,
Sükût içre turar tabiat
Bir dehşetli kasem içgendey.
mısralarında hayatın durgunluğu, her anın ebediyet gibi uzamasına, tabiatın sükûneti ise dehşetli bir yemine teşbih edilmiştir.
Manzara şiirinde karın yağışı, mütereddid bir insana benzetilir. Kar, düşüncelerinin esiri olan bir adam gibidir: Biraz düşünür, sonra yağmaya başlar. Daha sonra diner ve kardanadam gibi biraz sessizce oturur, dinlenir. Şair, karı teşhis ederken bunlardan başka, toprak kokusundan nefesinin kesilmesi ve göz yerine kömür konulması sebebiyle başının dönmesi ifadelerini de kullanır.
Kurultay ve Çille Çıkkandan Song adlı şiirlerde ise, kış mevsiminin sona ermesi ifade edilir. Kurultay şiirinde, Taşkent’in doğusunda bulunan Çimyan dağı, cebinden güneşi tıpkı bir horozşekeri gibi çıkarır. O anda hava birden bayrama döner, gökyüzünün kekre tadı değişir. Bununla birlikte saçaklardaki buzlar erir ve nihayet tabiat narin kardelenle uyanmaya başlar. Çille Çıkkandan Song adlı şiirde ise, kara kıştan sonra mevsimin değiştiği,
Kar-ku gözel edi, erib ketdi-de…
Âsmân örib aldı öz ekkenini.
Bu fasl tang çağı, saat yettide
Bütünley unutdı Kış ekenini.
mısralarıyla ifade edilir.
Muhammed Sâlih, sadece Cimcilâk adlı şiirinde bahardan bahseder. Şair, kıştan bahara geçişin yumuşaklığını şöyle anlatıyor:
Baharning koli yok.
Cimcilâğı bar.
Oşa cimcilâğı bilen u
Şirin tegib koydı kuyaşge
……………
Sel-pel nukıb kördi, sel türtib kuydı
Börtgen caylerige navdening.
Baharın serçe parmağıyla olan bu hafif teması, bütün tabiatı kış uykusundan uyandırmaya kâfi gelir. Bu temas, sadece tabiata değil, insanlara da tesir ederek canlanmalarına imkân verir. Şair, şiirin sonunda bu değişikliği izah ederken baharın,
Çıkıb keleyatgen… hemmege!
nezaketle yol verdiğini bildiriyor.
Muhammed Sâlih, sakinliği anlattığı Avgust şiirinde, hayat ile yaz geceleri arasında bir müşâbehet kurar. Bütün tabiata koyu bir sessizlik ve durgunluk hâkimdir. Şair, bu ağır sükûnet altında hafif bir fısıltının bile aydan duyulacağını söylüyor. Bu sebeple sessizce hareket edilmesini tavsiye ediyor. Aksi hâlde gökten yıldızlar dökülebilir:
Tünde şivirleb kör,
Ayge eşitiledi şiviring.
Cim kadem basasen
Yulduzlar tökilib ketmesin deye…
Muhammed Sâlih, bu şiirinde bize, 1975 yılında Özbekistan’da yaşanan hayata dair çok önemli bir ip ucu vermektedir. Buna göre, bütün hayata ölüm sessizliği ve durgunluk hâkimdir. Bu hayatı sürdürmek marifet ister. İnsanlar, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi ürkütmeden yaşamak zorundadır. Aksi hâlde yıldızlar dökülüp hayat alt üst olabilir.
Şairin Küz adını taşıyan iki şiiri bulunmaktadır. 1975 yılında yazdığı ilk şiirinde, tesirini kaybeden sonbahar güneşi, boş nazarlarla bakan düşünceli bir dâhiye benzetilir:
Kuyaş dehâ kebi
perişanhâtır.
Kareydi-nigâhı muallak.
İnsanların terk ettiği parka doğru tembel bir rüzgâr eser. Mecali kalmayan bir salkım söğüt, elleriyle altındaki boş kanepeyi karıştırır. İkinci Küz şiirinde, tabiatın kışa hazırlanması, ağaçların bir gecede yapraklarını dökerek çırılçıplak olmak üzere hazırlanması terennüm edilir. Böylece, bir gecede mevsim değişir, çağ değişir ve en önemlisi hayat değişir. Bir gecede meydana gelen bu tabiî değişiklik, insanları hayrete düşürür. Şair, tabiatta olduğu gibi beşerî hayatta da insanları şaşırtacak kadar hızlı değişikliklerin olabileceğine inanmaktadır. Şiirde dikkati çeken en önemli husus, bu inancın, sovyet istibdadının devam ettiği sırada, 1980 yılında dile getirilmiş olmasıdır.
Muhammed Sâlih, bu mevsimlerle ilgili şiirlerin dışında doğrudan tabiata dair şiirler de yazmıştır. Bu şiirlerde de tabiî manzaraların kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri terennüm eder. Sokmak adlı şiirde, bağa doğru uzayıp giden bir patika tasvir edilir. Patikanın kıvrılarak uzayıp gitmesi, kenarlardaki çimenlerin iki taraftan gıdıklaması sebebiyle katıla katıla gülmesi olarak değerlendirilir.
Tabiat Kebi şiirinde, tabiattaki harikulâdelikler, insana ait özelliklerle mukayese edilir. Buna göre, hiçbir insan sırrını taş gibi saklayamaz. Aynı şekilde hiç kimse sırrını yağmur gibi anlatamaz. Hiçbir güzel, güz mevsiminin esintisi kadar nazlı değildir. En önemlisi hiçbir insan ölmeden önce ne kadar gülümsese de yaz mevsimi kadar güzel ölemez:
Sır saklay almaydı heç kim taş kebi,
yamğırdey aytalmas heç kim sırını.
Birarte erinçak nâzenin küzgi
şebededey bilmes meyin erinib.

Barça keçikkenler, meyli, bir bolsın-
küz kebi yakımlı kelmes keçikib,
kança cilmeyse hem ölimden aldin,
yaz kebi çirayli ölalmas heç kim!
Şair, Tün Teşbehleri nde, eşyanın karanlıkta şekil değiştirerek yeni bir mânâ kazandığını belirtir. Dağ, gecenin karanlığında şaire, demir atmış heybetli bir gemi gibi görünür. Kayalar, âdeta gömlek değiştirir gibi kendi şeklinin dışına çıkar. Çekirgenin ötüşü ise, “yer astıdan atılıb çıkayatgen ingiçke fevvârege” benzer. Çimenler üstünde parlayan çiğ taneleri karşısında şaşıran şair, onların “kökden uçgen yulduzmı, köz yaşmı, yanar kurtmı” olduğunda tereddüt eder. Cerdeği Ak Terekler mensuresinde ise, çay kenarındaki ak kavaklar şaire, soyunarak sudaki aksini seyre dalan kadınları hatırlatır.
Muhammed Sâlih, Teşbeh şiirinde “Suvdegi ayning koşnısı” olarak gördüğü nilüfer ile kendi kalbi arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Yer ile gök arasındaki nilüfer gibi şairin kalbi de göğsünde muallak durur. Şair, Aydınlıkda adlı şiirinde ise, bulutu vaktiyle seven ve sevilen bir kadına, bulutun ucundaki ayı da aynı kadının fırlatıp attığı bir aynaya teşbih etmektedir.
Muhammed Sâlih, iki şiirinde Türkistan’daki çevre felâketini terennüm etmiştir. Sovyetler Birliği döneminde uygulanan yanlış tarım politikaları ve nükleer denemeler tarım arazilerini, nehirleri, gölleri ve hatta dağları bile öldürerek Türkistan’ı yaşanabilir bir ülke olmaktan çıkarmıştır.
Türkistan topraklarının devamlı surette pamuk ziraatine tahsis edilmesi ve üretimi artırmak için her yıl daha fazla sun’î gübre ve ziraî ilâç kullanılması, toprağı öldürmüştür. Devamlı artan pamuk tarımına paralel olarak su ihtiyacı da artmış, bunun tabiî bir neticesi olarak Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin beslediği Aral gölü kurumaya başlamıştır. Hâsıl ettiği su buharıyla iklimi tanzim eden Aral’ın %50 nisbetinde su kaybederek daralması, bölgedeki tarım alanlarının çöl hâline gelmesine sebep olmuştur. Aynı zamanda bir nükleer çöplük hâlini alan Aral’ın kilometrelerle ifade edilen muazzam çekilişi, geride nükleer artıklara bulanmış bir kum tabakası bırakmıştır. Bu kirli kum zerreciklerinin savrulduğu havayı teneffüs etmek ise, bu bölgede yaşayan insanlar için ölüm kaynağı olmuştur. Özbekistan, bu yanlış ve zararlı uygulamalar sebebiyle sadece tabiatı değil, insanları da ölmekte olan bir ülke durumundadır. Muhammed Sâlih, sakat doğumların ve çocuk ölümlerinin çok fazla olması bakımından 1980′li yıllarda Özbekistan’ın bütün Sovyetler Birliği’nde birinci sırayı işgal ettiğini bildiriyor. Aynı makalede, bundan başka Özbek halkının dörtte birinin kanser ve sarılık sebebiyle çalışamaz durumda olduğu da kaydedilmektedir. Buna göre Özbekler, 1980′li yıllarda topyekûn hasta, muztarip bir toplum hâline gelmiştir.
Aynı zamanda bir siyaset adamı olan Muhammed Sâlih, 1985′ten sonra ülkesinin en önemli meselesi olarak gördüğü bu çevre felâketi hakkında makaleler neşretmiş; daha sonra bunların bir kısmını Közi Tiyren Derd ve İkrar adlı kitaplarına da dahil etmiştir. Özbekistan insan ve tabiatının bu hazin hâli, bu can çekişmesi, birçok Özbek şair ve yazarının eserlerinde ele aldığı önemli konulardan biridir. Muhammed Sâlih, makalelerinde geniş surette yer verdiği bu konu hakkında, yukarıda da belirtildiği üzere iki şiir yazmıştır. Şair, 1985 yılında yazdığı Tabiat Muhâfazası Hakıda adlı şiirinde, Türkistan tabiatının perişanlığını şöyle dile getiriyor:
Senge nime boldı, canım, Karakum-
Kayge ğâyib boldı büyük şamallar,
Uluğ isyan kanı, kanı telâtum,
Ceyranlar kayerde, kanı celâller?..

Bir kaşık kanımdan keçseng, aytamen:
Karakum, sen-kumsen, addiy kumsen-bes.
Seni teşleb ketdi yavvâyi semen,
Seni ellekaçan terk etdi yolbars!..

Tağlarım, sizge-de bir belâ boldı,
Salâbet yok bardaş kurışıngizde,
Kördimu közimge cıkka yaş toldı-
Tağlarım, şiddet yok turışıngizde…

Rahm etib, aybge buyurmasengiz,
Sizge hem çin gepni aytey şu nefes:
Bugün heç kim korkmas güldiresengiz,
Bugün homreysengiz heç kim çekinmes!..
Şair bu şiirinde, çöllerden dağlara kadar bütün tabiatın çevre felâketinden müteessir olduğunu ifade ediyor. İklimin değişmesi sebebiyle Karakum, basit bir kum deryası hâline gelmiştir. Daha önceki şiddetli rüzgârlar, dalgalanmalar artık yoktur. Ceylânlar, yabanî kula atlar ve kaplanlar artık Karakum’u terk etmiştir. Aynı felâket dağlara da sirayet etmiştir. Dağların bağdaş kurup oturuşundaki eski azamet artık kalmamıştır; görünüşündeki heybet kaybolmuştur. Şiirin sonunda dağlara hitap edilerek, gürleyip kaş çatsanız da bugün artık sizden hiç kimse çekinmez, denilmektedir. Şair bu şiirinde, Türkistan tabiatının maruz kaldığı felâket sebebiyle dinamizmini kaybederek insanlar gibi miskinleştiğini ifade etmektedir.
İkinci şiir olan Hezilni Tüşünmak’ta. ise, çevre felâketiyle birlikte, bu felâketin sebep olduğu yoksulluk da söz konusu edilmektedir. Şair sevgilisine hitap ederken,
Çirayli köyleging kiyib al, derdim.
Eğer köyleklering bolgenide mol.
diyor. Şiirin devamında, eğer öldürmemiş olsaydık deniz (Aral)e giderdik; ardından da, eğer Özbekistan’da zehirlenmemiş bir yer bulunsaydı dağlara giderdik, denilmektedir. Şiirin sonunda şair, Özbekistan’ı mahşer meydanına benzetiyor. Sevgilisine, felâketler sebebiyle artık yaşanamayacak hâle gelen bu mahşer meydanını bırakıp gitmeyi teklif ediyor:
Hezilni tüşünmey, cânım, eğerde
“Kayerge?” deseng, sen ağız toldırıb,
“Dengizge ketemiz!” der edim şartta…
Dengizni koymasak edi öldirib.

“He, he, dengiz ölgen. Hahleseng, cânım,
Tağlarge ketemiz!” derdim şu anda,
Birar-bir zeheru zakkumdan hâli
Göşe bolsa edi Özbekistanda!

Sevgilim, şunda hem meni tüşünmey
Kiyine başlaseng edi tösetden,
“Ketdik!” derdim, basıb tişge tişimni,
“Ketdik!” deyvererdim bu arasatdan!

6. Emir Timur’la İlgili Şiirler
Tarihe karşı tavır almak, Sovyetler Birliği döneminde takip edilen “mankurtlaştırma” politikasının en önemli parçasını teşkil etmektedir. Bu dönemde bir “sovyet halkı” yaratabilmek için “milletlerin hafızasındaki tarihî bağlar” koparılmaya çalışılmıştır. Bunun için de önce tarih tahrif edilmiş, tarihî şahsiyetleri karalama kampanyası başlatılmıştır. Böylece aşağılık kompleksi altında ezilen köksüz bir toplum yaratılmak istenmiştir.
Bu politikanın asıl hedefi kabul edilen Türk topluluklarına, devamlı surette Türkistan’da yaşayan kavimlerin devlet geleneğine sahip bulunmadıkları telkin edilmiştir. Türkistan’da kurulan devletlerin “daima saldırgan” bir yapıya sahip bulundukları anlatılmış; Türkistan hükümdarları “dünyanın en zalim ve en ahmak” insanları, ilim ve fikir adamları ise “dünyadan bîhaber” ve “feodaliteye hizmet eden ideolojinin kurbanları” olarak gösterilmiştir. Bu arada, milliyet duygusunu ve millî birlik fikrini telkin ettiği için ezelî ve ebedî vatan Türkistan’ın adıyla birlikte, millî tarihe dair müspet kanaatler beyan etmek de yasaklanmıştır. Bu yasağa rağmen eser verenler ise sovyet ideologlarının şiddetli hücumuna uğramış ve cezalandırılmışlardır.
Muhammed Sâlih, Pirimkul Kadirov’un Yulduzlı Tünler, Memedali Mahmudov’un ise Ölmes Kayalar adlı romanları sebebiyle şiddetli tenkitlere maruz kaldıklarını belirterek bu korku sebebiyle tarihî romanlar yazılamadığını bildiriyor. Aynı şekilde Erkin Vâhidov da meşhur Özbegim kasidesi için “defalarca” KGB’ye ifade vermek zorunda kalmıştır.
Emir Timur, Türkistan Türklüğünün yetiştirdiği son cihangirdir. Timur’un vefatından sonra devlet parçalanmış ve bir daha Türkistan’da millî birlik sağlanamamıştır. Türkistan Türkleri, Timur’dan sonra hanlıklar tarafından idare edilmiştir. Bu sebeple Emir Timur, Türkistan Türkleri tarafından büyük devlet adamı olarak daima hürmetle yâd edilmiştir. Fakat sovyet idaresinin tarihten duyduğu korku sebebiyle Timur’u methetmek ve hakkında eser vermek yasaktır. Ancak şair ve yazarlar, hangi şartlar altında olursa olsun, duygu ve düşüncelerini bir şekilde ifade etmenin yolunu her zaman bulabilmektedirler.
Muhammed Sâlih, Emir Timur hakkında biri mensure, ikisi şiir olmak üzere üç eser vermiştir. Bunların üçü de Sovyetler Birliği döneminde, yani Timur hakkında eser vermenin yasak olduğu yıllarda yazılmıştır. Şair, eserlerinde Timur’un adını zikretmez, sadece imada bulunur. Heykel Sâyeside adlı mensuresinde şair, Timur’u, henüz işini bitirmemiş bir heykeltraş olarak düşünür. Türkistan’da millî birliğin ve istiklâlin sembolü kabul edilen büyük cihangir, ölmemiştir. Onun, milletini istiklâle eriştirmek ve büyük Türkistan devletini yeniden kurmak gibi çok mühim vazifeleri vardır. Timur’un ruhu, şairin millî düşüncelerine ilham kaynağı olur, ona güç verir:
At üstide otırgen cehangir heykeli bu.
Yok, bir karaşda şunday tuyuladı halâs.
İşanmasengiz, dikkat bilen küzeting: bu adam mutlaka cehangir emes, heykelteraşning özi.
Yenede dikkat kılsengiz, uning kolıdegi şemşir, taş yonadigen esbabge aylanadi. U huddi atning kulağıge saykal bereyatgendey.
Yok, bu cehangir emes, cehangir ellekaçan ölib ketgen.
Bu adam-heli hem işini tügetmegen heykelteraş.
Şair, Yıkılgenni Tepme adlı şiirinde ise, Emir Timur’un tahkir edilmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirir. Zira o, her şeye rağmen büyük bir cihangirdir. Basit bir insan gibi balık kılçığından değil, boğazını dolduran tuğlar yüzünden ölmüştür; aksak ayağına, yıktığı devletlerin bayrakları dolandığı için yıkılmıştır:
Ölmedi u balık kıltanağıdan,
Uning tamağıge tuğ tıkılgen, bil-
Yıkılsa hem, uning leng ayağıge
Yalavlar orelib, yıkılgendir ul.
Muhammed Sâlih’in Emir Timur hakkındaki diğer şiiri, sanatkârların sovyet döneminde hangi şartlar altında eser verdiklerini göstermesi bakımından enteresan bir örnektir. Şair, bazı tarihî şahsiyetleri ve hadiseleri zikretmek suretiyle bizi âdeta fal açar gibi meçhul bir şahsa, yani Emir Timur’a ulaştırmaya çalışır:
Ming yarım yıl beri Şah İskenderden,
Kök hun Atilladan on asr yirak,
On üç asr keyin Yuliy Kayserden,
Mahmud Gazneviyden üç yüz yıl berrak.

Ammâ Bonapartdan tört yüz yıl neri,
Yene hem nerirak Âriy Bukadan!..
İnkılâbdan altı asr ilgeri,
Demek, altı yüz yıl bizden mukaddem…

Çünki u Bâbürge yakın cüde hem,
Ehtimâl, yetmiş yıl, yetmiş hem çıkmas,
Uluğbekke ese, şundak bir kadem
Saray bosağasın hatleb ötse, bes!

7. Hayatla İlgili Şiirler
Muhammed Sâlih’in şiirlerinde, yaşanan günlük hayatla ilgili unsurlara çokça tesadüf edilmektedir. Onun şiirlerine bakarak Sovyet imparatorluğunda yaşanan hayatın bazı özelliklerini tesbit etmek mümkündür. Bu şiirler, 1990 yılına gelinceye kadar hür dünyaya karşı propagandası yapılan hayatın söylendiği gibi cennet değil, bilâkis cehennem olduğunu gözler önüne sermesi bakımından büyük bir önem arzetmektedir. Şiirlerde genel olarak bütün Sovyetler Birliği’nde yaşanan maddî ve manevî sefalet terennüm edilmektedir. Bazı şiirlerde ise Özbeklerin hayatı söz konusu edilmiştir.
Yetmiş yıl devam eden son imparatorluk döneminde, Sovyetler Birliği’nde yaşayan insanlara, yaşadıkları hayatın mükemmel olduğu, buna mukabil demir perdenin dışında kalan milletlerin ise sefalet içinde yaşadıkları telkin edilmiştir. Bu telkinlerin ne kadar inandırıcı olduğu tartışılır. Buna inananlar olduğu gibi, hayatın kendilerine gösterilenden çok farklı olduğunu düşünenler de çıkmıştır. Muhammed Sâlih, hayatın kendisine gösterilenden farklı olduğunu düşünen bir şairdir. Şair, Balalar ve Babalar adlı şiirinde bu düşüncesini şöyle dile getirmektedir:
Balalar dünyânı başkaça körer-
Ayağın âsmânge kadeb,
Kolıda yüredi balalar
Dünyâge başkaça karamak üçün.

Dünyânı özgeçe tüşüner çallar-
Keçkurun, hıyâbânda,
Ötgen-ketgenlerge pervâ kılmay heç,
Mütâlâa eterler
Gazetanı teskeri uşleb.

Dünyânı başkaça körer balalar.
Çallar hem öziçe okıydı uni.
Yaşamak zorunda kaldığı hayata itiraz eden şair, bu şiirde, çocukların sâfiyeti ile yaşlıların tecrübesine dikkat ederek gerçeğin görünenin aksinden ibaret olduğuna dair inancını ifade etmektedir. Şair, başka bir şiirde de hayatın bütün cepheleriyle kirlendiğini, yaşanmaz bir hâl aldığını ifade eder. İşte şair bu psikoloji içersinde, her şeye rağmen henüz kirlenmeyen, bozulmayan, değişmeyen şeylerin varlığını hayretle karşılar. Henüz hiç kimsenin öpmediği bir güzeli görmek, şairi şaşırtır. Aynı şekilde bülbüllüğünü istismar etmeyen bir bülbülle karşılaşmak ve hakkında hiç şiir yazılmamış bir güle tesadüf etmek de şairi hayrete düşürür. Şairi en fazla şaşırtan şey, hiç kimse tarafindan bir başkasına atılmamış bir taşa tesadüf etmiş olmasıdır:
Men taş körib kaldım def’aten,
Heç kaçan, heç kimge atılmagen taş!
Muhammed Sâlih, Belki adlı şiirinde de “belkim” kelimesinin, kendisini şikâyet ettiği bu hayata bağlayan unsur olduğunu belirtir. “Belkim” kelimesi, yalancı bir meme gibi şairi oyalar. Buna göre hayat, âdeta geleceğe ait ümitleri ifade eden “belkim” kelimesi üzerine kurulmuş gibidir:
Her küni,
Her lâhza,
Tinimsiz,
Karmak pökegidey sırli likiller
Zemin üzre “Belkim ” degen söz.
“Belkim” kelimesi, sadece şairi değil, bütün toplumu oyalayan bir yalancı memedir. Herkes yarından bir şeyler beklemektedir. Aynı şekilde şairin de yarından bekledikleri vardır. Ancak şairin bekledikleri, hiç kimsenin beklemediği, ümit etmediği olağanüstü şeylerdir. 1980 yılında yazdığı Kütemen şiirinde şair, mahiyeti hakkında hiçbir ip ucu vermediği bu şeyin kendisine her gün, her an biraz daha yaklaştığını hissetmektedir:
Men bilmeymen. Fakat, fakat sezemen her kün:
Lâhza sayın yakınlaşıb keler nimedir.
………………………..
Yakınlaşıb keleverer güres ve güres,
Nefesimni iç-içimge yutıb yatamen.
Fakat kütiş lâzım bolgen nerseni emes,
Kütilmegen nerselerni kütib yatamen.
Muhammed Sâlih, yarını kuvvetle teşhis edebilen bir şairdir. Onun herkesten farklı bir şekilde her an yaklaşmakta olduğunu hissederek heyecanla beklediği şey, yeni hayattır. Şairin bu beklentisi, 1980 yılında uzak bir hayal gibi görünmekle birlikte 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılınca hakikat olmuştur.
Şair, Yaşaşni Örgetey şiirinde, hayatın zorluklarından bahseder. Muhatabına, “bir som pul” ile nasıl rahat yaşayabileceğini, her şeye rağmen nasıl tebessüm edebileceğini, karısını bu hayata nasıl inandırabileceğini ve kendi hayalini de gerçek hayatın bundan ibaret olmadığına nasıl ikna edebileceğini anlatmaya kalkar. Bunun sırrını, aslında şairin kendisi de bilmemektedir. Muhatabına hitaben,
Senge örgetemen kel, oltır,
Özim eplalmagen bu fenni.
demek suretiyle öğretmeyi vadettiği şeylerin imkânsızlığını belirtir.
Korkak Adam adlı mensurede ise, korkunun hayata hâkim olduğu ifade edilir. İnsanlar her türlü haberi endişeyle karşılar. Telefonun çalması veya kapının çalınması, bu sebeple şair için birer endişe kaynağıdır. Şair, kardeşi veya dostu gelecek olursa, kaçıp saklanmaktadır. Yine haber endişesiyle posta kutusunun yanından koşar adımlarla geçer; biri seslenecek olursa, korkusundan arkasına dönüp bakamaz. Sonunda şair, “Yok, men bu dünyâning fâcia tola közlerige” bakamam diyor.
Şair, Ba’zen şiirinde, hayatı bir rüyaya benzetir. Yirminci asrı, Ashâb-ı Kehf’in rüyasına teşbih eder. Bir rüya âleminde yaşayan şair, bazen ölümün olmadığı hissine kapılır ve bu belirsizlik içinde, yaşayan ölülerle karşılaşır. Oyın adlı şiirinde hayatı, insanların birbirlerinden kaçıp saklandığı “yaşınmaçak” oyununa benzetir. İlham Perisi şiirinde ise sovyet hayat tarzından şikâyet edilirken ilham perisinin acıklı hâli anlatılır. Sovyetler Birliği’nde sadece insanlar değil, ilham perisi de aç ve çıplaktır; bütün dostlarından ayrılmış ve vatanını kaybetmiş gibi perişandır:
İlham perisini kördim tösetden,
Karnı aç, yalanğaç, uzunsaç.
…………………………
Ayrılgen kimsedey bar-yok dostıdan,
Karaydi-yokatgen misâl vatanın.
Şair, üstü başı perişan, herşeyini kaybetmiş, ağlamaklı sovyet perisinin bu acıklı hâliyle kendisine iyilik ve güzellikleri ilham edemeyeceğini düşünür. Bir imparatorluk ki, ilham perisi bile zavallı bir hâldedir. Şair, bu manzara karşısında kendi sıkıntılarını unutarak ilham perisine merhamet eder.
İlham perisinin bu maddî sefaleti, Üyge Vazife şiirinde, hayatın yegâne nimeti olarak gösterilmiştir. Muhammed Sâlih, bu şiirde, açlıkla mücadele eden bir toplumun şairi olarak seslenmektedir:
Zerâ, açlık, açlık hem hattâ
Bu dünyâning ne ‘meti fakat!
Muhammed Sâlih, Mümkin ve Mümkin Emes adlı şiirlerinde, Sovyet imparatorluğunda nelerin mümkün olup olmadığını haber verir. 1984 yılında yazılan bu şiirlerde sistem doğrudan tenkit edilmektedir. Bu şiirlere göre fikir beyan etmemek, yalan söylemek, inkâr etmek, her şeye tahammül göstermek mümkündür. Buna mukabil zihniyet değişikliğine sebep olabilecek kitapları okumak, başka yerlerin ve başka hayatların hasretini çekmek, sevmek, sızlanmak, feryat etmek ve en önemlisi mümkün mü, diye sormak, mümkün değildir. Mümkin şiirinin sonunda yer alan,
Eğer ellekaçan ölmegen bolseng
mısraındaki “ölmegen” sıfat-fiili, “mankurt olmak” mânâsında kullanılmıştır.Bu sıfat-fiil, yukarıda tesbit edilen özelliklerle beraber değerlendirildiği zaman, mankurt olmanın, Sovyetler Birliği’nde yaşayabilmenin yegâne şartı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır: Mankurt olarak yaşamak mümkündür. Ancak buna karşı tavır sergilemek ve herhangi bir şeyi “mümkün mü?” diyerek sorgulamaya kalkışmak ise mümkün değildir:
Mümkin emes, hattâ âhiste,
Korka-pise “mümkinmi?” demak.
Muhammed Sâlih’in sovyet hayat tarzını tenkit ettiği şiirlerinden biri de Keçikkenler’dir. Şiirde, sovyet toplumunun bütünüyle hayatın, çağın gerisinde kaldığı, şairin ifadesine göre “treni kaçırdığı” belirtilmektedir. Şiirin sonunda şair, ellerinde bohçaları ve biletleriyle istasyonda bekleşen bütün halka dönerek,
Ger keçikken bolsa hemme, kim poezdde ketdi-kim?
sorusunu sormaktan kendisini alamaz.
Yukarıda Mümkin Emes şiirinden bahsolunurken sovyet hayat tarzından sızlanmanın, şikâyetçi olmanın imkânsız olduğu ifade edilmişti. Bu durum, Sovyetler Birliği’nde bir kanun emridir. Diğer bir ifadeyle, herkesin hayattan memnun olması, mutlu görünmesi emredilmiştir. Bu emre karşı çıkanlar ise rejim düşmanı ve işbirlikçi sayılmışlardır. Muhammed Sâlih, 1980 ve 1983 yıllarında yazdığı iki şiirinde, bu zoraki mutluluğu terennüm etmiştir. Şair, Bu Yerde adlı ilk şiirinde, sovyet cennetini tarif eder. “Bu yerde” denilen Sovyet imparatorluğunda kıvanç, ebediyen uyumayan hasta bir göze benzetilir. Orada ıztırap, meçhul bir kelimedir; ümitsiz olmak için hiçbir sebep yoktur. Orada kimse feryat etmez, kimse ölmez, kimse ağlamaz, kimse mektup yazmaz, kimseden mektup beklenmez. Dalında kızaran elma, ebediyen o hâlde kalır; asla yere düşüp çürümez, kurtlanmaz. Ve nihayet o ülkede,
Kuvanç uyku bilmes bemâr bir közdir.
Şair, Kuvanç şiirinde ise, sebepsiz sevincini terennüm etmektedir. Memnun görünmek ve sevinçli olmak, artık bir hastalık hâlini almıştır:
Köklerge sekregim keledi.
Yerlerde ağnagim keledi-
Nime belâ boldı, bilmeymen.
Bu mısralarda görüldüğü üzere şair, sevincinden havalara sıçramak ve yerlerde yuvarlanmak ister. Bu hiç de normal bir durum değildir. Şair bunun farkındadır. Ancak sebebini kendisi de bilmemektedir. Devamlı güler:
Külemen, tinimsiz külemen.
Sevinçli görünmek emredildiği için, hiç kimse şairin gülmesine mani olmaz. Hâlbuki şairin buna ihtiyacı vardır. Aksi takdirde sevinçten, zoraki mutluluktan ölüp gidecektir:
Heç kim yardem kolıni çözmes,
Kayrılıb karamas bir insan zâtı
Kuvançdan öleyatgen adamge!
Buraya kadar incelemeye çalıştığımız şiirlerde, Sovyetler Birliği’nin tamamında yaşanan hayata dair hususlar söz konusu edilmiştir. Bundan sonraki şiirlerde ise Özbek Türklerinin hayatına yer verilmiştir. Şair, Özbeklerin hayatından bahsederken pamuk tarlalarında gece gündüz durmadan çalışan, çalışmaktan ve itaat etmekten başka bir şey düşünmeyen ve maddî olduğu kadar manevî sefalete de maruz kalan bir toplumun hayatını bize göstermeye çalışır.
Özbeklerin %85’ köylerde yaşamakta ve pamuk ziraatiyle meşgul olmaktadır. Özbekistan’da pamuk üretiminin Türkiye’dekinin on misli (yılda beşbuçuk milyon ton) olduğu hatırlanacak olursa, bu faaliyetin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Nüfusu Türkiye’nin üçte biri kadar olan Özbekistan’da, Moskova idaresinin belirlediği üretim plânını gerçekleştirmek için bütün millet pamuk tarlalarına âdeta sürgün edilmiştir. Tek hedef, ekolojik bozulmaya ve sağlık problemlerine rağmen her yıl daha fazla pamuk üretmektir.
Muhammed Sâlih, sovyet sisteminin Özbekistan’daki uygulanışını ve Özbeklerin hayatını, 1988 yılında kaleme aldığı Dildegi Oylar adlı yazısında şöyle hülâsa ediyor:
“Çarlık Rusyası devrinde ‘Özbek’ adı verilen bu Türk halkının %75′i köylerde, %25′i şehirlerde yaşıyordu. Bugün sosyalizmin en parlak devrinde bu halkın köylerde yaşayan nüfusu %80′e çıktı. Böyle terakkiyata aşkolsun! Şehirlerimiz artmakta, fakat oralarda yaşayan Özbeklerin sayısı bilâkis azalmaktadır. (…) Savaş (Birinci Dünya Savaşı)tan önce Özbekistan’da yirmi yedi bin küçük köy vardı. Mülkiyetin devletleştirilmesi sırasında bu köylerin yirmi bini yok oldu. Yerine şehirler değil, pamuk çiftlikleri kuruldu. (…) Bazı gazeteler köylülerin et yemediklerini yazıyor. Çok doğru! Köylüler perhizdeler. Çünkü et yok, hayvancılık yok, hayvan besleyecek otlak yok, otlaklara pamuk ekiliyor.”
Aynı yıl kaleme aldığı Cevab adlı yazıda da, 1929 yılında Amerika, ekonomik kriz sebebiyle Rusya’ya pamuk vermeyince Stalin’in emriyle Özbekistan’da pamuk üretimini artırmak üzere tedbirler alındığını, bunun için de köylerle birlikte bağların, otlakların ve ormanların yok edildiğini, insanların zulüm gördüklerini anlatmaktadır.
Muhammed Sâlih, 1985 yılında yazdığı Dehkan Kolları adlı şiirinde, pamuktan başka bir şey düşünmeyen Özbek köylüsünün bu hazin hayatını terennüm etmektedir. Bu şiirde hayat, insanların bütün vücut azalarıyla (el, ayak, yüz, göz, kulak) hizmet etmek için yaratıldığı tahammül edilmez bir işkence olarak gösterilir:
Bir kolım köksimde turar muntazam.
Bir kolım reisge selâmlar berer,
İşge şonğıb keter kalgen ontesi-
Kalgen onte kolım pahteni terer.

Koldan ibâretdir mening vücûdım,
Közim-kol, yüzim-kol, ayağım hem-kol,
Neki türtib çıkkan bolsa içimden,
Beri-kol, hattâki…kulağım hem-kol!
Şairin bütün bedeni, hizmet etmek için baştan ayağa tamamen “el”e dönüşür. Fakat buna rağmen işlerin üstesinden gelemez; daha fazla ele ihtiyaç vardır. Sonunda şair çareyi toprağa “el” ekmekte bulur. Kendisine evinin ihtiyaçlarını temin etmek üzere verilen ve “tamarka” denilen küçük arazi parçasına “el” ekmeye karar verir:
Tüşde ayan boldı uluğ bir maksad,
Alğa keteyapmen, bakmay arkamge:
Hocelik yerige pahteni eksem,
Men kol ekecekmen öz tamarkamge!
Bu, bir tarım ülkesi olan Özbekistan’daki hayatın genel bir tarifidir. Aynı hayat, Özbek Ayalige şiirinde de terennüm edilmektedir. Muhammed Sâlih, bu şiirinde, bütün ömrü pamuk tarlasında geçen Özbek kadınını daldığı gaflet uykusundan uyandırmaya çalışır:
Munisim, pahteden başıngni köter-
Kün batdı, keldi baş kötermak peyt!
Çölni kuvaverib, özing hem, dilber,
Çölge kuvğın bolding, yeter, üyge kayt.
Pahteni teresen…vatange berib,
Dang katıb uhleysen, fakat uhleysen.
…………………………………
Cânım, uhlemegin!..
Şair, Bediiy Yalğan şiirinde ise sovyet hayat tarzının bütünüyle yalandan ibaret olduğunu belirterek pamuğun bütün halkı mahvettiğini söylüyor. Şairlerin “gül”le “bülbül” arasındaki kafiyeye dayanarak şiir yazmaları, bir “bediiy” yalandır. Çünkü ekolojik felâket sebebiyle bülbüller ölmekte, güller kurumaktadır. Aynı şekilde mevsimlerin güzelliğinden bahsedenler de yalan söylemektedirler. Zira mevsimlerin yüzündeki, aslında ölüm güzelliğidir. Şair, pamuğa “altın” denilmesine de itiraz eder. Doğrusu pamuk, Özbek ekonomisi için altın kadar değerlidir. Bu sebeple pamuğa haklı olarak “ak altın” denilmiştir. Ancak şair, halkın hayatına kasteden, halka karşı olan bu hakikatin yalan sayılması gerektiğini söyler:
Pahteni “altın ” deb kimdir bolsa hak,
Unge hem işanmeng, kalkıng ayakka-
Çünki hakikat hem yalğandır mutlak,
Eger karşı bolsa hakikat halkka!
Türkiye Türkçesinde “ırgatlık” kelimesiyle ifade edilebilecek bu hayat tarzı, insanları yaşanabilir bir evden de mahrum etmiştir. Mo’cize Yüz Berse şiirinde, Ahmet Yesevî bir mucize olarak Özbekistan’da tekrar yaşayacak olsaydı, evlerin taksimini yapan İcrâkom(İcra Komitesi)un,
Uning şairliğin hisâbge alıb
ona bir odadan ibaret bir ev verebileceği zikredilir. Bir eve sahip olabilmek, bir sovyet vatandaşı için en büyük mutluluktur. Evinin banyosuna girerek şelâle altında yıkanan ilkel bir insan gibi keyifle haykırabilmek, istediği duvarına kendine ait istediği bir resmini asabilmek, şairin en büyük hayalidir. Şair, Destlebki Kuvanç şiirinde, evinin duvarlarını şefkatle okşamak ve kapılarını aşkla kucaklamak ister:
Filning egesi
Öz filini süygeni kebi,
erkelegeni kebi,
devarların sileymen bu üyning.
Eşiklerin kuçaklaymen
âşık yigit kıznı kuçgen singeri.

Hammâmige kirib,
zevkden kıçkıramen
şerşere tegide çömileyatgen
ibtidâiy adam kebi men.
Şiirin sonundaki şu mısralar, bir eve sahip olmayı hayal eden şairin sevincini doruk noktasına çıkarır:
Bu mening öz üyim,
egerde ölsem,
cesedimge heç kim oşkıralmaydi
“Çıkıb ket bu yerden, çıkıb ket!” deye.
İyi ile kötünün, çirkin ile güzelin, fazilet ile faziletsizliğin, yalan ile doğrunun birbirine karıştığı, korku ile endişenin hâkim olduğu bir hayatı tercih ve tasvip etmek, elbette mümkün değildir. Böyle bir toplumda insanlar birbirlerine hürmet, sevgi ve şefkat hisleriyle yaklaşmak yerine, birbirlerinden şüphe ederek uzaklaşırlar. İnsanlar, en basit ihtiyaçlarını bile temin edebilmek için yukarıdan verilecek her türlü emre amâde mankurtlar hâline gelir. Hakikatte Sovyet Rus İmparatorluğu, baştan başa düşünmeyen, düşünemeyen, tefrik kabiliyetini kaybetmiş çağdaş mankurtlar imparatorluğudur. Bu da, toplumu tahakkümleri altına alan komünist efendilerin bilerek ve isteyerek meydana getirdikleri bir durumdur. Sistem, ayakta kalabilmesini, çağdaş kölelik demek olan mankurtizme borçludur. Muhammed Sâlih, bu düşüncelerle yazdığı şiirine Edeşgenler Koşığı adını vermiştir. Bu, şaşkınların, yolunu şaşırıp kaybeden bir toplumun türküsüdür.
Ehtiras kamçısı astıda dir-dir
Titreyatgen tüyedey, tüşav ayakda,
Yürişge mecburmız, yürmakka mecbur,
Bilmey, mağrib kayda, maşrık kayakda.
……………………..
Her kimning boğzıda uzun bir nâle,
Her kimning kökside bitteden ölik.
Şair, bu mısralarda mensubu olduğu toplumu, yaşamaktan başka bir şey düşünmeyen, ayağına zincir vurulmuş bir deveye teşbih etmektedir. Son mısrada ise ruh sefaleti ve idealsizlikten şikâyet edilmektedir. Bu, aslında Tanrı’nın bir lânetidir. Şair, hem maddî, hem de manevî olarak çöken bir toplumun “öküz gibi” çalışmasına rağmen, mükâfat yerine hakaret gördüğünü ifade etmektedir. Her şeyini maddeye feda eden millet, sonunda “oğrı”lık derekesine düşecektir. Bunun sorumlusu da milletin kendisidir. Şair, şiirin sonunda, lânete müstehak olan milletin istikbâlinin olmayacağını, vatanının bir harabeye dönerek neslinin kuruyacağını belirtir:
Karğalgen milletning kelecegi tul,
Deryaları kurıb, çirir yerleri,
Karğalgen milletning balalan-kul,
Ayalleri tumsa, bepuşt erleri.

Karğalgen milletning kâzısı-fâsih,
Âlimi-sevdâger, ilm satıb yaşar,
Şâirleri ese, akldan azıb,
Düşmandan mükâfat almakka şaşar…

8. İnsanla İlgili Şiirler
Muhammed Sâlih’in şiirlerinde, insan psikolojisi ve insana ait özellikler önemli bir yer tutmaktadır. Bu şiirlerde, moral değerlerden mahrum bırakılan sovyet insanının olaylar ve şahıslar karşısındaki tavrı ve özellikleri üzerinde durulmaktadır. Şair birçok yerde, sovyet insanının dalkavukluk, ürkeklik, korkaklık, riyakârlık, fırsatçılık, şaşkınlık, merhametsizlik, yalnızlık, bencillik, vehme kapılma, âcizlik, ihanet etme gibi özellikler taşıdığını zikretmektedir. Bundan başka, böyle insanlardan meydana gelen bir toplumu ayağa kaldırarak ileri götürmek iddiasındaki bir dava adamının karşılaşacağı güçlükler de Muhammed Sâlih’in şiirlerinde söz konusu edilmektedir.
Meselâ İt isimli şiirde sovyet insanı, kuyruğu kesik bîçare bir köpeğe benzetilmiştir. Şair, yegâne işi, menfaat sağlamak maksadıyla efendisinin huzurunda kuyruk sallamak olan köpeğe, kuyruğu kesildiği için merhamet eder. Köpeğe hitaben,
Dümi kesik beçâre it,
Hoceyinning aldıda
Nimeni likilletesen endi?
sorusunu soran şair, 1980 yılında yazdığı bu şiirinde, böyle dalkavuk insanların devrinin artık sona erdiğini ima etmektedir. Endi Sizge Nevbet şiirinde ise, sovyet insanının yalnız olduğu kadar his yoksulu olduğunu da dile getirir. Şair bu kanaatini, duvarlara hitaben söylediği,
Biling, kattık erür sizden hem insan,
İnsan kattık erür taşdan hem.
mısralarıyla ifade eder. Peyt Payleb şiirinde, hakikati şüpheyle karşıladığı gibi, açıkça söylemekten de çekinen bir insan tasvir edilir. Şiirde tasvir edilen insan, güneşi gördüğü hâlde yağmur yağmadığından bir türlü emin olamaz:
Korka-pise aynanı açdı.
Şübhe bilen bakdı kuyaşge.
Âsmânge hem işankıramay,
Kolın tutıb kördi-yamğır yok.
Şiirde söz konusu edilen insan, aslında yağmurun yağmadığından emindir. Fakat bunu açıkça söylemeye cesareti yoktur. Bunun için fırsat kollamaktadır. Ancak fırsat doğduktan sonra hakikat, büyük bir telâşla dile getirilir:
-Yamğır yok!- deb bakırdı birden,
Derezeni yapdı şaşılınç-
Mene endi hakikatni hem
Aytış mümkin!- dedi hansireb.
Muhammed Sâlih, yaşamak için savaşmanın şart olduğu düşüncesine itiraz ettiği Uruşge Karşı şiirinde ise, edilen yeminlerin, verilen sözlerin samimiyetinden duyduğu şüpheyi dile getirmektedir. Ona göre, bayrağı öperek yemin etmeyenlerin, komünistler gibi iki yüzlü davranarak vatana ihanet etmeleri, pek mümkün görünmemektedir:
Birarte uruşda katnaşmey turıb,
Heç kimni öldirmey,
Esirge tüşmey hem
Altmışge kirişi mümkin adamzâd.
………………..

Bayraknı öpmey hem,
Kasem içmey hem,
Vatannı satmaslık mümkindir.
Sıçkan İnining Yengi Bahâsı adlı kıt’ada ise, şair, insanların menfaat sağlamak için yakın dostlarına ihanet etmelerinden duyduğu nefreti dile getirmektedir.
Muhammed Sâlih, Siz Kebi şiirinde, bir kahraman olarak adalet için mücadele etmek ve hür bir şekilde ölmek istediğini, ancak buna bir türlü cesaret edemediğini belirtiyor. Çünkü o, bir sovyet insanı olarak çok tedbirli olmak zorundadır. Herkes gibi o da her an korku ile yaşamakta ve her an takip edildiği hissini taşımaktadır. Bu huzursuzluk içersinde sabahları korkuyla uyanır, nefesi kesilir. Çünkü düşünerek atmış olsa bile, kendi adımları dahi onu bir casus gibi takip etmektedir. İnsanlar kendi gölgesinden korkar hâle gelmişlerdir. Elbette bu psikolojiye sahip insanların sisteme karşı mücadele vermeleri, adalet için ortaya atılmaları hiç de kolay değildir:
Men özimni ayadım bırak-
Yetti ölçeb bir kesdim dâim.
Bugün, mene, ağrır zırkırab
Yetti ölçeb bir kesgen câyim.
Çöçib uyğanamen seherler,
Men içimge yutamen demim:
Ayğakçidey pisib kelerler
Her bir oyleb basgen kademim!
Korkuv şiirinde, toplumu meydana getiren fertlerin, sovyet sisteminin şiddete dayanan politikaları karşısında nasıl korkar hâle geldikleri, iyi insanların bile bundan yakasını kurtaramadıkları ifade edilmektedir. Şair, bu şiirde, korkuyu bulaşıcı bir hastalık olarak teşhis eder. “Korkmuyorum!” diye bir defa haykırabilmek bile, şair için fevkalâde önemlidir. Şair, dehşet karşısındaki insanın, kendi kalbinin sesinden bile korkabileceğini söylemektedir:
Korkayaptı.
Neri otır.
Yukmasın korkuv.
Undan çıkıb senge bu derd kılmasın hücum.
Hayatıning yarmın hâzır berer edi u,
“Men korkmaymen”, deye bir bar haykırmak üçün.

Keçir uni, niyetleri pâk edi uning,
“Tandım”, deye düşmanıge yalıngünçe tâ,
Ezgü yolda yürekleri çâk edi uning
Korkuv değen kesellikke çalıngünçe tâ…

“Kim kelyaptı”, deye hayrân bolaverme sen
Bu tavuşning neligini undan soragin;
Bu-kökrekde eleng-celeng, zir yügüreyatgen
Yürek erür, korkayatgen insan yüregi!
Muhammed Sâlih, Kahramânım şiirinde, sahte kahramanları söz konusu etmektedir. Şairin uzaktan hayranlıkla seyrettiği kahramanlar, bu sıfata lâyık kişiler değildir; zira bunların hepsi aslında vehimden ibarettir:
Lekin men erziymen sizge yüz kerre,
Çünki sizni özim oylab çıkardım!
1980 yılında yazılan Toğrı Bolmak şiirinde, sovyet terbiyesiyle yetişenlerin doğru insanlar olamayacakları ve bu insanlardan meydana gelen toplumun ve dolayısıyla rejimin iflâs ettiği belirtilmektedir. Şair, bu şiirde, doğru insanı bulmaya çalışır. Ancak bütün moral değerlerin tahrip edildiği sovyet toplumunda, doğruluk vasfını hâiz bir insan bulmak, hiç de kolay değildir. Diğer bir ifadeyle, sovyet toplumunda doğru insan olmak, âdeta imkânsız gibidir. Yaratılışı itibariyle insanın doğru olduğuna inanan Muhammed Sâlih, karakter çözülmesini, fizikî parçalanma ile izah etmeye çalışır. Şair, sonunda bütün tahribata rağmen doğruluğun zerresine sahip olanları, sovyet toplumu için doğru insanlar olarak değerlendirir:
Toğrı bolmak nime özi.
Nime degenidir toğrı yaşamak?
Boyningni kayırsalar,
Kaddingni bükseler mıhnı bükkendey,
Kolıngni sındırsalar bir çöp singeri,
Başıngni teşseleru
Demi çıkkan topdey şelvireb kalsa başıng
Ve şu şeklsizlik içide
İçingde bir toğrı çizik kalsa ger,
Demek, sen toğrısen,
Sen ögri emessen, birâder.
Kim Üçün şiirinde ise neyi, niye, nasıl yapacağını bilemeyen sovyet insanının şaşkınlığı dile getirilmektedir:
Kim üçün kettemen?
Kim üçün kulmen?
Kimlerden yüz burıb, kimge men küley?
Tüşüntir: men kaysı yakdan vekilmen?
Nimeden şâd boley, nimeden hursend,
Sen menge körset.
Mümkinmi men şunday külsem,
Şu yerde kılt etmey tursam?
Kimin kulu olduğunu bilemeyen bu insan, kimin dost, kimin düşman olduğunu da kestiremez. Aynı şekilde neye üzülüp, neden memnun kalacağını da bilemez. Şiirin sonunda şair, bu şaşkınlık içersinde,
Ayt kimge men okrayıb karayin.
Ayağını basıb alayın kimning?
mısralarıyla, kime husumet beslemesi gerektiğini sorar.
Özetlemek gerekirse, rejim uğruna ruhu örselenen, hatta öldürülen sovyet insanı, toplum içinde yapayalnızdır. Güven duygusunu kaybetmiş ve devamlı takip edildiğini düşünmektedir.
Kimin dost, kimin düşman olduğunu, neyi niye yapacağını, neye üzüleceğini, neden memnun kalacağını bilmemektedir. Şaşkın, huzursuz, samimiyetsiz, fırsatçı, ürkek, dalkavuk ve menfaat sağlamak için ihanet etmekten çekinmeyen bir tiptir. Bu insan tipine bir ad vermek gerekirse, hiç tereddütsüz “mankurt” demek mümkündür. Dünya cenneti olarak propagandası yapılan komünizmin, aslında insanı ne kadar aşağıladığını göstermesi bakımından bu sonuç dehşet vericidir. Buna göre, siyasî adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olan bu Rus imparatorluğu, aslında, insanî değerlere yabancılaşarak terkip ve tefrik kabiliyetini kaybeden insanların meydana getirdiği bir mankurtlar imparatorluğudur. Bu, imparatorluğun yetmiş yıl devam edebilmesini de, dağılmasını da izah eden en önemli husustur. Sistem, korku ve şiddete dayandığı için bir süre ayakta kalabilmiş, ancak insan karakterine uymadığı için de iflâs etmiştir.
Muhammed Sâlih, şair olduğu kadar siyasî ve sosyal meselelerle de ilgilenen bir dava adamıdır. Sisteme itiraz ederek halka millî şuur kazandırmaya çalışmıştır. Bunun için birçok makale kaleme almış, Birlik Halk Hareketi içinde bulunmuş, Erk Demokratik Partisi’ni kurmuştur. Ancak o, halkı uyandırmanın, maddî ve manevî hayatı çürüyen bir toplumu ayağa kaldırmanın ne kadar güç bir iş olduğunun da farkındadır. 1980 yılında yazdığı Sözlerni Yaratıb adlı şiirinde, bir dava adamı olarak karşı karşıya bulunduğu güçlüğü dile getirir:
Sözlerni yaratıb,
Ularge boysunamız bir küni.
Her kimning boynıda asılıb turar
Ma’lum harflerden teşkillengen söz.
Deylik, “Ahmed! “dese uyğanmaymen men,
Uyğanmaymen “Taşmat!” deb bakırsalar hem.
İsmimni bilmese mamakaldırak
Uyğata almaydı meni heç kaçan.
Oylab köring endi, kançalar kıyın
Bütün halknı uyğatmakçi bolgen dehâge.
Muhammed Sâlih bu şiirde, toplumun bütün fertlerini tek tek uyandırmak gerektiğini ve aksi hâlde netice almanın mümkün olamayacağını ifade etmektedir.
Şair, Adam Cemleb Alsa Özini şiirinde, insanın fert olarak ifade ettiği değeri ortaya koyar. Fakat bu değerin açığa çıkması, tahammül ve cesaret şartına bağlanmıştır. Ancak kendine hâkim olabilen ve her şeye tahammül gösterebilen insan, dava adamı olabilir.
Muhammed Sâlih, ölümü göze alabilen bu insanlara, “ülken leşker” adını vermektedir:
Vücud, tamırlaring yapıb al,
Kiritme u yerge satkın titraknı…
Kökrekke lağça çoğ temirni
Basgende düşman,
Ağız, gülleb koyma kökrek sırını.
Kıçkırıb yubarma, boğız,
İngreb, hırkırama azabdan-

Adam cemleb alsa özini,
Özini kette bir meydange yığsa-
U ülken leşkerdir.

9. Sistemle İlgili Şiirler
1970′li yıllarda şair olarak adından söz ettiren Muhammed Sâlih, devrinin şahidi olarak bütün Sovyetler Birliği’nde ve ülkesi Özbekistan’da tatbik edilen siyasî rejimi değerlendirdiği şiirler de yazmıştır. Ancak 1985 yılından önce yazdığı şiirlerde, bu meseleyi ele alırken biraz farklı bir yol takip etmek zorunda kalmıştır. Konu hakkındaki duygu ve düşüncelerini, daha ziyade ima yoluyla duyurmaya çalışmıştır. Mecaz ve istiarelerden örülü bu şiirlerde asıl mânâ, ince bir örtünün altına gizlenmiş gibidir. Şairin bu yolu tercih etmesinin haklı sebepleri bulunmaktadır.
1960′lı yılların sonunda, 1956 yılından beri hayatın her sahasında görülen nisbî serbestlik sona erer. Daha önce Stalin döneminde otuz yıl boyunca uygulanan şiddet politikası, âdeta yeniden canlandırılır. Bütün Sovyetler Birliği, iktisadî ve fikrî bakımdan “durgunluk batağı”na saplanır. Şair ve yazarlar üzerindeki baskı politikası ağırlaşır. Bu uygulamaya karşı çıkanlar cezalandırılır. 1970′li yıllarda Alexander Soljenitsin ve Andrei Sakharov gibi liberal fikirli Rus aydınları bile, “vatan haini” veya “halk düşmanı” ilân edilerek yurtdışına gönderilir veya hapsedilirler. Özbek şiirinin yaşayan büyük şairlerinden Erkin Vâhidov da 1968 yılında yazdığı Özbegim adlı kasidesi için KGB’ye defalarca ifade vermek zorunda kalır. Ancak bu son yasaklamalardan önce, on yıl kadar devam eden yumuşama döneminde, edebiyatta önemli değişiklikler meydana gelmiş ve sovyet ideolojisini tenkit eden, hatta reddeden millî eserler yayımlanmıştır. Diğer bir ifadeyle, edebiyatta yeniden filizlenen millî uyanış fikri, artık insanların gözünü açmıştır. Bu sebeple, yeni baskı politikası, edebiyatta görülen bu millî uyanış hareketini tamamen söndüremez.
Edebiyat, 1970′li yıllarda bu millî karakterini, bilhassa şiirde yeni bir şekle bürünerek devam ettirmiştir. Muhammed Sâlih, 1970′li yılların şiirinde görülen bu yeni şekli, şöyle izah etmektedir:
“Sosyopolitik ve açık ifadenin yerini, karmaşık şekillerden meydana gelen kapalı ifadeler aldı. Buna biz, o zaman metaforizm adını verdik. Metaforizm, 1970′li yılların başında artan siyasî ve sosyal baskılara karşı edebiyat tarafından kullanılan bir kalkandı. Edebiyat canlı bir hadisedir. Varlığını her zaman koruyabilmektedir. Çünkü her zaman ve her şartta yaşayabilmenin bir yolunu bulabilmektedir. 1970′li yıllarda, şiirin kendini himaye kalkanı metaforizm idi. Metafor, millî ideali saf edebiyat vasıtasıyla ifade imkânını genişletti.” Muhammed Sâlih, başka bir yazısında da, şair ve yazarların 1970′li yıllarda hangi şartlar altında eser verdiklerini izah ederken baskı sebebiyle “kendi sözlerine kat kat elbiseler ” giydirdiklerini söylemektedir.
Muhammed Sâlih’in sistemi tenkit etmek üzere yazdığı ilk şiiri, Keçikken Bahar’dır. Şiir, 1975 yılında yazılmıştır. Bu şiirde, sovyet sisteminin iflâs ettiği belirtilmektedir. Şairin ifadesine göre zaman, kış mevsiminde durmuştur; vakti geldiği hâlde, kıştan bahara geçilememektedir. Bu ifadelerde şair, 1970′li yılların bariz özelliği olan durgunluğu, monotonluğu söz konusu etmektedir: Artık hiç kimse şiir yazmamaktadır. Tomurcuklar, dalın boğazında kalmıştır. Yürekler, mahiyeti belirsiz bir düğüm hâlini almıştır. Bulut ise, devrin ideolojisini temsil eden kör güneşi peşinden sürüklemektedir. Fakat şair buna razı değildir. O, sovyet rejimini temsil eden kış mevsimi ile vedalaşarak yeni bir mevsimi, yeni bir hayatı selâmlamak istemektedir. Ancak henüz yeni bir mevsimden söz etmek de pek mümkün görülmemektedir:
Heç kim şe’r yazmaydı bugün,
Navdening boğzıda kaldı kürtekler.
Yürekler-kökrekde veznsiz tügün,
Bulut kör kuyaşnı yürer yetekleb.

Derahtlar bir-birige tikilgen,
Hayran bir-birining hâlige,
Göyâ mehmanlardey uzakdan kelgen
Ve heç kim çıkmagen istikbâlige.

Şâir-şe’r,
Navde-yaprak,
Turna kanatını yazmaydı nege?
Nehât “hayr”laşıb kış bilen, endi
Birar bir fasl yok “Selâm!” deyişge?!
Ancak şairin daha fazla beklemeye tahammülü kalmamıştır: Şair, “Lânet olsun! Artık bekleyemeyiz dostlar. Şair, şiirini yaz! Çözül, ey düğüm! Dalın boğazından çıkın tomurcuklar; bugün söylemeniz icab eden sözünüzü, yarına tehir etmeyin, bugün söyleyin!” diye feryad eder. Herkesi, âdeta hayatın üzerine çökerek donup kalan mevsimi, yani rejimi değiştirmeye çağırır:
Cin ursın!
Kütmeymiz endi, ortaklar-
Şâir şe’ringni yaz! Yazıl, ey tügün
Navdening boğzıdan çıkıng, kürtekler,
Bugüngi sözingiz aytingler bugün!
Muhammed Sâlih, şiirin sonunda mutlak bir değişiklikten söz eder. Ancak bu değişikliğin mahiyeti hakkında hiçbir şey söylemez; sadece “hattâki beşinçi fasl bolsa” der. “Beşinçi fasl”, yani beşinci mevsim, henüz dünyanın tanımadığı yeni bir hayat tarzı demektir. Muhakkak bir değişikliği arzu eden şair, bilinenlerin dışında, hatta insanoğlunun bugüne kadar hiç tecrübe etmediği meçhûl bir hayat tarzına da razıdır. Zira, bu yeni hayat tarzının, ne kadar kötü olursa olsun, yaşanılan hayat tarzından mutlaka daha iyi olacağına inanmaktadır:
Bizge fasl kerek! Farkı yok bizge
Hattâki beşinçi fasl bolsa hem!
Muhammed Sâlih, aynı yıllarda yazdığı Sening Üying adlı şiirinde ise, baht ve saadetin meçhûl bir memlekette tezahür ettiğini bildirmektedir. Buna göre, sovyet sisteminde yaşayan insanların mutlu olmalarına imkân yoktur.
Baht mutlak habersiz-
Özining aksi
Öziden uzakda, oşa közgüde
Cimirleb turgenin bilmeydi.
mısralarında şair, durgunluk batağına saplanan Sovyetler Birliği’nde bulunmaktan dolayı kendini bahtsız saymaktadır.
Şair, Bayram adlı şiirinde, sovyet toplumunu ve bu toplumun değerlerini, iştirâk etmek mecburiyetinde kaldığı sovyet bayramlarını reddettiğini bildirir. Destlebki Kuvanç şiirinde ise, bir insan olarak mülkiyet duygusunu öne çıkarır. Ancak sistem bunu kabul etmemektedir. Hâlbuki, meselâ bir eve sahip olmak, şair için en büyük bahtiyarlık demektir. Muhammed Sâlih, hayat hikâyesini anlatırken yaşanabilir bir eve çıkmanın kendisi için ne demek olduğunu şöyle ifade ediyor: “1984 yılı sonunda, hayatımda önemli bir hadise meydana geldi. Yazarlar Birliği, bana bir değil, iki değil, tam üç odalı bir apartman dairesi verdi. On dört yıl kirada yaşayan sovyet insanı için bu bir mucizeydi.” Ancak Muhammed Sâlih’in sözünü ettiği bu ev, 1993 yılı baharında geri alınmıştır.
Destlebki Kuvanç şiirinde şair, sahip olmayı düşlediği evin duvarlarını şefkatle okşamayı, kapılarını âşığın sevgilisine sarılması gibi kucaklamayı, banyosunda keyifle naralar atmayı ve istediği duvarına kendisine ait istediği bir fotoğrafını asmayı hayal eder. Ve nihayet evden kovulmak endişesinin de böylece ortadan kalkacağını düşünür:
Filning egesi
Öz filini süygeni kebi,
erkelegeni kebi,
devarların sileymen bu üyning.
Eşiklerin kuçaklaymen
âşık yigit kıznı kuçgen singeri.

Hammâmige kirib,
zevkden kıçkıramen
şerşere tegide çömileyatgen
ibtidâiy adam kebi men.

Bu mening öz üyim
Sizniki emes,
sizniki emesdir, nihâyet.

Men endi hahlegen portretimni
hahlegen devarge asamen,
fakat siznikini emes, nihâyet.

Bu mening öz üyim,
eğerde ölsem,
cesedimge heç kim oşkıralmaydi
“Çıkıb ket bu yerden, çıkıb ket!” deye.
Muhammed Sâlih, şiirlerinde genel olarak karamsar duyguları terennüm ettiği için 1980 yılında tenkitçilerin itirazıyla karşılaşır. Hâlbuki şair olarak kendisinden sovyet ideolojisine hizmet maksadıyla yaşanan hayata methiyeler düzmesi, “kasîdebazlık” etmesi beklenmektedir. Kendisine yöneltilen tenkitlerde, sovyet hayat tarzının, zannettiği gibi karanlık olmadığı ve bu konudaki düşüncesinin de aslında bir vehimden ibaret olduğu hatırlatılır:
Tenkıdçi aytgendey, sendegi her şe’r,
Sorıb alıngendir, aslı barmakdan.
Barmağıngni sorıb, seni basar ter,
Taş turar köndeleng-huddi tamakda.
Bu mısralarda ifade edildiğine göre, şairin hiçbir şiiri, fikrî bakımdan bir esasa dayanmamaktadır. Bilâkis onun şiirleri, bir parmağı ağzında olduğu hâlde kan ter içinde yazılmış hezeyanlardan başka bir şey değildir. Muhammed Sâlih, bu itham karşısında, şiirin kaynağının parmakları olduğunu kabul eder. Ancak hezeyan ithamına cevap olmak üzere parmağını somurarak yazdığı şiirlerinde hakikati terennüm ettiğini belirtir. Şair, tıpkı derdin insanı somurması gibi, tıpkı yılan zehrinin veya kanın somurulması gibi hakikati, hayatın hakikî çehresini parmaklarından somurarak ortaya koyduğunu ifade eder:
Derd sorıb algendey göyâ insannı,
Sorıb algen kebi ilan zeherin,
Sorıb algen kebi kıp-kızıl kannı,
Sorıb alıngendir şâir şe’rleri.
Yukarıda söz konusu edilen şiirlerinde Muhammed Sâlih, genel olarak sovyet sistemi ve sovyet hayat tarzı hakkındaki kanaatlerini ifade etmektedir. Bu şiirlerde temel fikir olarak komünizmin pratikteki şekli olan sovyet rejiminin insan karakterine uymadığı belirtilmektedir. Şair, 1984 yılından sonra yazdığı şiirlerinde, somut örnekler vererek bu rejimin aslında Rusya’nın sömürme siyasetinden başka bir şey olmadığını söylemektedir. 1995 yılında neşrettiği Özbek Milliyetçiliği adlı makalesinde, şiirin 1980′li yıllarda “metaforik kabuğunu” yavaş yavaş çatlatmaya başladığını ve bilhassa Gorbaçev’in 1985 yılı Nisan ayında yeniden yapılanma ve açıklık politikasını ilân etmesinden sonra edebiyatın “saklandığı köşesinden” çıktığını bildirmektedir. Şair, bu yıllarda yazdığı şiirlerinde, rejime karşı olan tavrını açıkça ortaya koyar. Bu döneme ait Dehkan Kolları, Özbek Ayalige, Başka ve Terakkıyat ve Makâl adlı şiirlerinde, Türk yurtlarının birer sömürge hâline getirildiğini belirtmektedir. İsimleri zikredilen ilk üç şiirde, toprağı ve insanıyla pamuğa mahkûm edilen Özbekistan’ın yağmalandığı açıklanmaktadır. Dehkan Kolları şiirinde, Özbek çiftçisinin,
Bir kolım köksimde turar muntazam,
Bir kolım reisge selâmlar berer,
İşge şonğıb keter kalgen ontesi-
Kalgen onte kolım pahteni terer.

Koldan ibâretdir mening vücûdım,
Közim-kol, yüzim-kol, ayağım hem-kol,
Neki türtib çıkkan bolsa içimden,
Beri-kol, hattâki… kulağım hem kol!
mısralarında görüldüğü üzere bütün varlığıyla hizmet için el hâline dönüştüğü bildirilmektedir. Başka adlı şiirde ise, Özbekistan’ın zenginliklerinin kızıl bayrak altında yağmalandığı, bu konu hakkında daha fazla bir şey söylemeyi gerektirmeyecek kadar açık ve keskin bir şekilde ifade edilmektedir:
Ot bar, olan bar, meyseden gilem bar,
Mey bar, palav bar, elvan reng yalav bar,
Baht bar, saadet bar, toy bar, ziyafet bar,
Hemme nerse bar özbekden başka.

Karı bar, karteng bar, ketteyu kiçik bar,
Aççık bar, çüçük bar, it bilen kuçuk bar,
Kurt bar, kumurska bar, ilan bar, çayan bar,
Hemme nerse bar özbekden başka.

Özbek kanı? Özbek-pahtede!
Burada, tekrire güzel bir örnek veren şair, “bar” lâfzını dokuz mısradan müteşekkil şiirinde, kısa aralıklarla tam yirmi iki defa tekrar etmek suretiyle Uluğ Türkistan’ı, üzerinde her şeyin bulunduğu ve etrafinda asıl sahibi Özbek’ten başka herkesin iştahla sıralandığı zengin bir sofraya teşbih etmektedir. Türkistan’ın ve Türkistan Türklerinin, 1991 yılına kadar dünyaya meçhûl kalan bu trajedisi, firavunların kırbacı altında piramitlere taş çeken kölelerle, Afrika’dan Amerika’ya kaçırılarak pamuk tarlalarında canları çıkıncaya kadar çalıştırılan zencilerin acıklı hâlini hatırlatmaktadır. İnsan olarak hamiyyet duygusuna sahip bulunan hiç kimsenin tahammül gösteremeyeceği bu vaziyet karşısında şair, Özbek köylüsünü, Özbek Ayalige adlı şiirinde isyana davet eder.
Muhammed Sâlih, adı sansür idaresi tarafından Arzu Fukarası’nda Şâirning Sevgilisige Yazgen Açık Hatı olarak değiştirilen bu şiirinde, şöyle hitap etmektedir:
Munisim, pahteden başıngni köter-
Kün batdı, keldi baş kötermak peyt!
Çölni kuvaverib, özing hem, dilber,
Çölge kuvğın bolding, yeter, üyge kayt.
…………………
Cânım, uhlemegin!..
Fakat insanî ve millî şuurdan mahrum bırakılarak mankurtlaştırılan ve
Pahteni teresen… vatange berib,
Dang katıb uhleysen, fakat uhleysen.
mısralarında ifade edildiği üzere yegâne işi, topladığı pamuğu vermek ve kendinden geçercesine gaflet uykusuna dalmak olan bir halkı uyandırarak ayağa kaldırmak, hiç de kolay değildir.
Muhammed Sâlih, “Krimlik kardaşlar”a ithaf ettiği Terakkıyat ve Makâl adlı şiirinde ise, 1944 yılında tamamı yurtlarından sürülen Kırım Türkleri’nin hazin macerasını hatırlatmaktadır. Şair, bu uygulamanın, ironik bir üslûpla sovyet “terakki”sinin bir neticesi olduğunu söylemektedir. Sovyet Rus imparatorluğu, “terakki” sebebiyle artık her şeyi yapabilecek bir güce erişmiştir. Aslında dehşetin tecessüm etmiş şekli olan bu güç karşısında, insanoğlunun amelî ve fikrî tekâmülünü gösteren atasözleri bile âciz kalmaktadır. Meselâ, “El ağzıge elek tutıb bolmaydı.” (Elin ağzı torba değil ki büzesin.) veya “Aynı etek bilen yapıb bolmaydı.” (Güneş balçıkla sıvanmaz.) atasözleri, sovyet terakkiyatı karşısında önemini kaybetmiştir. Yani her ne olursa olsun, ölüm tehdidiyle insanları susturmak da, hakikati herkesten gizlemek de mümkündür. İşte bu “terakki” ve “kudret” sayesinde Kırım Türkleri, başka bir “seyyâre”ye göç ettirilmişlerdir. Nitekim yine aynı “terakki” ve “kudret” karşısında bütün dünya sessiz kalmış ve hiçbir itirazda bulunamamıştır:
Mene, terakkıyat kuyaşı balkdı-
Bizler her nersege kâdirmiz bu kün.
Egerde istesek, bütün bir halknı
Başka seyyârege köçiriş mümkin.

Terakkıyat yanıda âcizdir makâl:
El ağzıge elek tapış hem mümkin,
Eger biz istesek bugün, bemelâl
Aynı etek bilen yapış hem mümkin.
Bu şiirde “terakkıyat kuyaşı”, inkılâp güneşini temsilen kullanılmıştır. Kırım Türkleri, 1917 Ekim inkılâbıyla birlikte başlayan cebrî uygulamaların bir neticesi olarak vatanlarından kovulmuşlardır. Yalan derekesine düşürülen hakikatten bahsetmek yasaklanmış, âdeta güneş balçıkla sıvanmıştır. Şair bunları ifade ederken aslında bütün baskı ve tehditlere rağmen hakikatin gizli kalamayacağına ve Kırım Türkleri’nin bir gün vatanlarına mutlaka döneceklerine olan inancını dile getirmektedir.
Muhammed Sâlih, Kasem İçmedim Men ve Karşımen şiirlerinde ise, sovyet sistemine ve komünizme karşı olan tavrını meydan okuyarak ifade etmektedir. İlk şiirde şair, mevcut sisteme hiçbir zaman inanmadığını ve dolayısıyla sistemin hizmetkârı olmayı da kabul etmediğini söylüyor. Şair, insanların asla mutlu olmadıkları, bilâkis ağladıkları bir yerde kahkahalar atarak kıvanç şarkıları söyleyen birisi olmayı kabul etmez. Sisteme karşı olan inancından pek de öyle kolayca vaz geçecek gibi de görünmez. Eziyet çektiği hâlde ağlamayıp sessiz kalacağına söz vermez. Ve en önemlisi, menfî şartlara rağmen mutlu olamayacağını, mutlu görünmek mecburiyetini kabul edemeyeceğini belirtir. Hâlbuki sovyet sisteminde her şartta mutlu görünmek ve şikâyet etmemek, bir kanun emridir. Böylece şair, “Kasem içmedim men” demek suretiyle bu hayatı başından beri reddettiği için sisteme ihanetle suçlanamayacağını ima etmektedir:
Birar merte özim yalanğaç turıb,
Köylek kiydiremen, dedimmi, sizge-
Yığlaydigen cayda kahkaha urıb,
Kuvanç küyçisimen, dedimmi sizge?

Kasem içdimmi men “edeşmeymen”, deb.
“Günâh kılmaymen”, deb va’de berdimmi,
Kiyimingiz kiyib, nânıngizni yeb,
Sizning kulıngizmen mengü, dedimmi?
Kaysı e’tikâddan şunçaki kaytdım,
Şunçaki yaşadım, çekdim eziyet-
Ahir “yığlamaymen”, deb kaçan aytdım,
Kaçan imzâ çekdim “Bahtlımen” deye?!
Muhammed Sâlih, komünizme karşı olan en sert tavrını, Karşımen adlı şiirinde ortaya koymuştur. Meşhur olan bu şiir, 1986 yılında yazılmıştır. Şair, komünizm hakkındaki düşüncesini, sistemin peygamberi sayılan Lenin’in kızıl sakalına tükürmek suretiyle ifade etmektedir. Bunu yaparken kendisinden emindir. Kendisini sinsice takip eden herkesi, meydan okuyarak ortaya davet ederken bu insanların nâmert olduklarını da haykırmaktadır:
Merdni nâmerd degen merd emes-
Hedeb aylanmengiz, keling ortage.
Yengmak üçün pisib karaş şart emes
Rakib kolıdagi kartage.
Şair, komünistlerin sadece sinsi tavırlarına değil, inançlarına da karşıdır. Aralarında hiçbir ortak nokta bulunmamaktadır. Onlarla olan farkını “Men bağdan kelsem, u tağdan keledi.” atasözüyle açıklamaktadır:
Men sizge karşımen, bilsengiz.
Bunı aytış mümkin heç ikkilenmey.
Mebada, siz bağdan kelsengiz,
Menge tağ yakadı, tağdan kelemen.
Nihayet şair, bu mesele hakkındaki en keskin tavrını, Lenin’in sakalına tükürerek ortaya koyar:
Bunı bilib koygeningiz ma’kul.
Ya’ni hayran bolmang mening hâlimge,
Tösetden tuflesem, siz tapıngen ul
Peyğamberning al sakalıge.
Muhammed Sâlih’in sovyet sosyalist sistem hakkında yazdığı son şiiri, Afsun adını taşımaktadır. İki kıt’adan meydana gelen şiirde, komünizmin Sovyetler Birliği’nde nasıl tecelli ettiği gösterilmektedir. Birinci kıt’ada, Bolşevik ihtilâli ile birlikte zulmün sona erdiği, yerine hürriyetin geldiği târizkâr bir üslûpla ifade edilmektedir. İkinci kıt’ada ise, zenginlerin yerini yoksulların aldığı belirtilmektedir:
“Yokalsın zulm!” dedik,
Zulm derrav yokaldı.
“Yaşasın hürriyet!” dedik,
Hürriyet yaşadı.

“Yokalsın baylar!” dedik,
Yokaldı baylar.
“Yaşasın yoksıllar!” dedik,
Yaşayaptı yoksıllar.
Şair, ikinci kıt’ada geçen “yoksıl” kelimesini tevriyeli kullanmıştır. “Yoksıl” kelimesi, Özbek Türkçesinde fukaradan başka, ideolojik olarak komünist manasını da karşılamaktadır. Buna göre,
“Yaşasın yoksıllar!” dedik,
Yaşayaptı yoksıllar.
mısraları,
“Yaşasın komünistler!” dedik,
Komünistler yaşıyor.
şeklinde değerlendirilince, komünizm cennetinde sadece komünistlere hayat hakkı tanındığı ve komünizmin de sınıf tahakkümüne dayanan bir sistem olduğu manası ortaya çıkmaktadır.
Bu şiirlerin, sovyet sosyalist sistemde yaşayan bir şair tarafindan yazılmış olması, elbette çok önemlidir. Çünkü şiirlerin yazıldığı yıllarda, Türkiye de dâhil olmak üzere birçok ülkede, komünizmin en iyi uygulandığı sovyet rejiminin ve bir dünya cenneti olarak takdim edilen Sovyetler Birliği’nin propagandası yapılmaktaydı. Başka bir ifadeyle, “cennet”(!)tekilerin feryadı kısılmaya çalışılırken dışarıda kalanlara da sempatik görünmeye çalışılıyordu. Bu sebeple, demir perde dışından bu propagandaya bilerek veya bilmeyerek âlet olanlarla câzibeye kapılanların durumları, ciddî şekilde değerlendirmeyi gerektirecek kadar büyük bir önem arzetmektedir.

10. Vatan Sevgisi, Hürriyet, İstiklâl ve İstikbâle Dair Şiirler
Muhammed Sâlih’in şiirlerinin tamamı dikkate alındığı zaman, onun millîlik vasfını hâiz bir şair olduğu görülmektedir. Ayrıca bir şairin millî, vatanî şiirler yazması, basit sloganları nazma çekmesi demek değildir. Kendisi, 1981 yılında, İbrahim Hakkulov’la olan edebî musahabesinde, vatan ve vatanî şiir hakkındaki düşüncesini şöyle ifade ediyor: “Vatan, benim için mutlak surette şahsî, batınî bir düşüncedir. Bu konuda çok konuşmak, basit, çıplak bir ifade ile konuşmak, alenî bir ahlâksızlıktır. (…) Bana göre, okuyucuyu heyecanlandıran her türlü güzel şiir, vatanî şiirdir. ” Bu musahabeden önce, 1979 yılında kaleme aldığı İkki Şâir Hakıda Bir Ağız Söz adlı yazısında da yine aynı konu hakkında şunları söylemektedir:
“Şair, sevgisinde de, nefretinde de, hatta kıskançlığında da mücadelecidir. Fakat asla lâkayd değildir. Fakat asla hayatta cereyan eden hadiseler karşısında ellerini acz içinde kavuşturmakla yetinmez. Yaşasın hemdertlik, ıztırap, yardım…
Bundan başka şair için,
Bir söz var,
Tertemiz tan gibi güzel.
Tan vakti açılan gonca gibi,
Goncada şebnem gibi musaffa…
Bir söz var
Hakikat sözünden de yüksek,
Hakikatin kendinden de yüksek
Bir söz var…
Bu söz, ‘vatan’dır. ‘Ayağı yere basan’ şair, bu ulu düşünceyi alelâde slogan şeklinde ifade etmeyi, şüphecilik olarak değerlendirir.” Bu ifadelere göre, konusu ne olursa olsun, güzel ve samimi yazılmış her şiiri, vatan şiiri saymak icab etmektedir.
Muhammed Sâlih, şiirlerinde çok farklı alanlarla birlikte vatan sevgisi, istiklâl, hürriyet, adalet ve istikbâl hakkındaki duygu ve düşüncelerini de terennüm etmiştir. O, vatanını ve milletini seven bir şairdir. Ona göre, “Vatanı sevmek, kendi milletini sevmek, fevkalâde bir hadise değildir. Bu sevgi, kendini bilen her insan için bir hayat tarzıdır.” Şair, gençlere hitaben kaleme aldığı yazısında yer alan şu mısralarda, aynı düşünceyi şiir diliyle şöyle ifade eder:
“Erkek iki şey için kurbanlıktır:
Biri kadın, diğeri vatandır!
Kadın için ölmek kahramanlıktır,
Vatan için ölmek, herkese farz.”
Şair, “âzatlık, hayallerin en güzelidir, arzuların en yükseğidir”, cümlesiyle başlayan aynı yazısında, yine gençlere hitaben, “Sizi vatan için ölmeye çağırmıyorum; vatan için yaşamaya davet ediyorum. Vatan için yaşamak, onun için ölümden korkmamak demektir”, diyor. Bu cümlelerde şair, gençleri, âzatlık yolunda vatana hizmet etmeye çağırır.
Muhammed Sâlih, hayata bağlı olan, yaşamayı seven bir şairdir. Kendi ifadesiyle, canı “şirin” bir insandır. Canının ne kadar “şirin” olduğunu açıklarken vatana kıyasla bir değer takdir eder. Diğer bir ifadeyle şairin canı, sadece vatan için feda edilebilecek kadar değerlidir:
Men hayatge öçmen, hayatge hasis-
Kısmet eng şirin can beribdi menge,
Şu kadar şirin can, şu kadar aziz,
Hattâ kurban kılsa erzir Vatange!
Muhammed Sâlih, Vataning Şunday Bola Turıb şiirinde, vatan sevgisini ve vatana olan bağlılığını, hürriyet ve istiklâl fikirleriyle beraber terennüm eder. Şiir, 1986 yılında, yeniden yapılanma ve açıklık politikasının estirdiği hürriyet ve istiklâl rüzgârının Sovyetler Birliği’ni sarsmaya başladığı bir zamanda yazılmıştır. Şiirde, bu cereyan karşısında ilgisiz kalarak vatanın Rus emperyalizminden kurtulması yolunda eserler vermek yerine, hâlâ şahsî duygularını ve sovyet ideolojisini terennüm eden, millî şuurdan, vatanperverlikten ve milliyet duygusundan mahrum şairler tenkit edilir. Onlar, vatanları esir olduğu hâlde sadece güzelliklerden söz etmekte ve hâlâ “yıldızlar, gündüzler, kaşı kunduzlar ve güller” hakkında şiirler yazmaktadırlar. Kendi vatanları esir olduğu hâlde dünya kardeşliğinden ve beynelmilelcilikten bahsetmektedirler; gözyaşlarını “şebnem” zannetmekte ve taşa çalınası başlarını “zafer tacı”na hazırlamaktadırlar:
Şunday vataning bola turıb,
Yazasen yulduzlar hakıda,
Çerâgân kündüzler hakıda,
Kaşları kunduzlar hakıda.

Şunday vataning bola turıb,
Sen güller hakıda küyleysen.
Anangning hem közyaşını sen
Şebnem deb oylaysen.

Şunday vataning bola turıb,
Kâinat hakıda söyleysen.
Taşge urış kerek bolgen başnı
Gülçember üçün şeyleysen.
Şiirin son kıt’sında şair, vatanın perişan manzarası karşısında kalem faaliyetlerini yeterli görmediği için herkesi hatta silâhlı mücadeleye çağırır:
Şunday vataning bola turıb,
Fakat kalem bar kolıngda.
Şunday vataning bola turıb,
Korkasen ölimden!
Muhammed Sâlih, 1985 yılından önce yazdığı şiirlerinde, hürriyet ve istiklâl arzusunu dile getirirken kapalı ifade yolunu seçmiştir. Deraht Şâir Bolsa şiiri, buna güzel bir örnektir. Şair, bu şiirinde adını anmadan hürriyet arzusunu dile getirir. Bu sebeple şiir, ilk bakışta mânâsız gibi görülür:
Deraht şâir bolsa
Nime hakda yazgen bolardı?
Azgine kuşlar hakda,
Âsman,
Kuyaş,
Keyin seyahat hakıda.
Seyahat, seyahat, seyahat
Hakda tinmey yazgen bolardı.
Şair bu şiirde, kendisiyle ağaç arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Şair de tıpkı ağaç gibi bir yere mahkûm edilmiştir. Ağaç kadar sabit, ağaç kadar hareketten mahrumdur. Ağacı yere bağlayan köklerine mukabil, şairi de mahkûm olduğu yerde tutan bağlar bulunmaktadır. Ağacın şair olduğu takdirde kuşlar, gökyüzü ve güneşten ziyade durmadan seyahat hakkında yazmak istemesi, Muhammed Sâlih’in hürriyete olan iştiyakını ifade eder. Şiirde bütün mânâ, “seyahat” kelimesinin altına gizlenmiştir. Kastedilen mânânın açığa çıkması için, bu kelimenin “hürriyet”le değiştirilmesi icab etmektedir. Sovyetler Birliği’nde hayat, düşünen ve yazan insan için son derecede dar sınırlarla çevrilmiştir. Kalem sahibinin, şairin yazacağı, terennüm edeceği konular, partinin dikte ettirdiklerinden ibarettir. Bu durumda dar kalıplar içersine mahkûm edilen şairin, aynı yerde yaşamak zorunda olan ağaçtan hiçbir farkı yok demektir. Bu sebeple üzerinde en fazla durulması gereken, en fazla yazılması ve terennüm edilmesi gereken konu da hürriyettir.
Muhammed Sâlih, Şeffaf Üy adlı şiirinde, hürriyeti, sırça köşkte yaşayan bir insana teşbih eder:
Erk, uning şeffaf üyi-
devarları şişeden tiklengen,
şeherdegi eng haşemelli üy.
Dünyânı körer u üyide turıb,
taşkarıdan uni köredi dünyâ.
Narin bir varlık olarak teşhis edilen hürriyet, sırça köşkte, herkesin gözü önünde yaşamak zorundadır. Bu sebeple rahat değildir; yemekten içmekten utanır, bekârdır. Elbisesini her defasında yıldızlardan utanarak değiştirir. Şair, böyle bir hayata mahkûm olan hürriyeti dışarıdan acıyarak seyreder. Şiirin adı olan “şeffaf” kelimesi, aslında “olmayan” manasında kullanılmıştır. Buna göre “şeffaf üy”, “olmayan ev” demektir. Muhammed Sâlih bu ibareyle, Sovyetler Birliği’nde hürriyetin yerinin olmadığını ima etmektedir.
Şair, Men Heç Kimge Boysunmasmen şiirinde, hayat felsefesini ve ne için nasıl yaşadığını açıklamaktadır. Buna göre şair, ferdî hürriyeti her şeyin üstünde tutmaktadır. Şiirin adı ve ilk mısraı olan
Men heç kimge boysunmasmen
cümlesinde, yaşamak zorunda bırakıldığı hayat tarzına ve dolayısıyla sovyet rejimine bir meydan okuma vardır.
Men siz ekken cayda unmasmen,
Fakat ruhge kılarmen hizmet.
Bu mısralarda maddeci toplumun bütün değerlerini reddeden şair, sadece ruha hizmet edebileceğini bildirmektedir. Şair, bu inanmadığı hayat tarzı karşısında ısrarlıdır. Bunun için rahat ve huzurundan vaz geçmeye hazırdır:
Men sizlerge rahm kılmasmen,
Ya’ni özni ayamaymen heç.
“Ak-kara!” deb vehm kılmasmen-
Yok, saçımnı boyamaymen heç.

Bükülmesmen kuvançu gamdan,
Soramasmen ya’ni nafaka.
Kendisine sunulan hayat karşısında çok iddialı bir tavır sergileyen şair,
Belki menge boysunar kısmet.
mısraıyla, hatta kaderin kendisine boyun eğeceğini, yani ısrarıyla kaderi yenebileceğini ifade etmektedir. Çünkü bu maddî âlemde “hür ruh” için, hürriyet için yaşamaktadır:
Ya’ni men bu maddiy âlemde
Hür ruh üçün yaşarmen fakat!..
Son kıt’ada şair,
Esde yok, bu yüksek sözlerni
Kay kitabda, kaçan okıdım?
Belki, tenhâ kalgen kezleri
Zerikkenden özim tokıdım…
demek suretiyle, şiirin başından beri söylediklerinden âdeta rücu etmektedir. Bu son mısralar, zihnini devamlı meşgul etmesine rağmen düşüncelerini hayata geçirmekte tereddüt eden bir insan tipini düşündürmektedir. Bu, kuvvetli bir imana sahip olmayan sovyet insanıdır.
Sovyet rejimine isyan etmek üzere yazılan Röyâ şiirinde şair, gördüğü âzatlık rüyasını anlatır. Gece yarısı, uzaklarda bir yerde yanmakta olan ateşin etrafına bağdaş kurup oturmuş yedi adam, dünyaya ait bir meseleyi görüşürler. Şair bu adamlardan,
Gülhan tegreside yettite adam-
Sakalları ösgen yetti kozğalan.
diye bahseder. Sakalları uzamış bu yedi isyancı, ateşle oynamaktadırlar:
Ot bilen oynaydı yetti beşere…
Bu, tehlikelerle dolu istiklâl ateşidir. Şair, kendisini cezbeden ateş karşısında korku ile ümit arasında gidip gelen bir heyecana kapılır:
Alav üzre pervâz eter bemelâl,
Kanatın küydirmey uçadı şu tâb
Mening korkuvimge ohşagen savâl,
Sening ümidingge ohşagen cevâb…
1983 yılında yazılan bu şiir, Sovyetler Birliği’ne karşı istiklâl mücadelesinin fikrî olarak başladığını göstermektedir. Bilhassa şiirde galeyan, isyan manasına gelen “kozğalan” kelimesinin kullanılması da, mücadelenin o tarihte aleniyet kazandığını göstermektedir. Bu şiir, bir hususu daha hatıra getirmektedir: Sovyetler Birliği’nin dağılması, daima 1985 yılında başlatılan yeniden yapılanma ve açıklık politikalarıyla ve bu politikaların eseri olan millî uyanış hareketleriyle izah edilmiştir. Röyâ şiiri hatırlatmaktadır ki millî uyanış, bu politikaların eseri değildir; bilâkis politikalar, millî uyanış cereyanının eseridir.
Muhammed Sâlih, Şe’riyat adını verdiği kıt’asında, Sovyetler Birliği’nde Rusların söyledikleri gibi eşitlik, dostluk ve hürriyetin bulunmadığını belirtmektedir:
Turak deb atalgen tengsiz Tenglik bar,
Kâfiye değen bir Dostlık bar eken,
Cehânda hantahte değen kenglik bar,
Dünyâda Erk bardır şe’riyat değen.
Bu mısralarda şair, denkliğin, yani eşitliğin sadece şiirdeki duraklar arasında bulunduğunu ve dostluğun da mısralar arasındaki kafiyeden ibaret olduğunu söylüyor. Doğrusu, Sovyetler Birliği içinde Ruslar, imtiyazlı bir millettir. Diğer milletler ise, vatanları istilâ edilerek esaret altına alınmıştır. Bu durumda eşitlik ve dostluktan söz etmek imkânsızdır. Şair, elinde kalan vatan parçasının çalışma masasından ibaret olduğunu ve sadece bu masanın üzerinde şiir yazarken kendisini hür hissettiğini söylemektedir.
Muhammed Sâlih, Türkistan adlı şiirinde ise, esaretin ağırlığını, bütün Türkistan’ın gururunu, millî uyanışını ve esaret zincirini parçalamak ümidini terennüm etmektedir. Türkistan, her an didik didik edilen bir ülkedir. Kurtuluş için göğe iltica etmektedir. Hürriyet ve adalet istemektedir. Her şeye rağmen teslim olmayarak istiklâl mücadelesi için fırsat kollamaktadır. Şair, Türkistan’a hitaben, Rus sömürgeciliğine şükretmeyerek bir lokma ekmek yerine hürriyet şarkısı söyleyen sen misin, diye sorar. Böylece Türk yurtlarının genel durumunu hülâsa etmek ister:
Her bir sâniyede yüz bar tintilgen,
Yüz bar soraklangen şeppetdey diyâr-
Senmi, heli oşa kökke intilgen,
Senmi, karanğuda ahtargen ziyâ?!

Ferâvân hayatdan nâşükür bende,
Nân emes, erk hakda küylegen senmi-
Yaman atlik bolıb hemmege bunda
Yene hemme hakda oylagen senmi?!

Senmi tutıb kalgen Adl kamçısın,
Senmi hak cezâge halâkıt bergen-
Senmi nişan algen köz yaş tamçısın,
Senmi heli oşa tekebbür mergen?

Senmi heman boyınsunmagen boyın,
Kakragen leblerning al kahrı-senmi?!
Kullar sahrâsıda köterib kuyun,
Heç ne körmegendey, lâl dehriy senmi?!

Sakçı uykuda, deb ümid-le bakkan,
Kaçışnı közlegen senmi piyâde-
U ağır zencirni şeldiretmakka
Cür’et etgen senmi cimcit dünyâda?!
E-he, senmi?!
Bu şiir, yazıldığı tarih olan 1985 yılında, Türkistan adını anmak yasak olduğu için önce Âlıs Tebessüm Sayesi’nde Yürek adıyla yayımlanmış, daha sonra Arzu Fukarası kitabında Türkistan şeklinde çıkmıştır.
Muhammed Sâlih, Türkistan’la aynı yılda yazdığı İymâning Uyğanışi adlı şiirinde, öncekilerden daha da ileri gider: 1928′de öldürülerek bütün mülkü müsadere edilen dedesine ait bayrağı yerinden çıkarıp açar. Bu, açıldıkça içinden önce bir yıldızın, ardından bir hilâlin parlayarak yere düştüğü yemyeşil alev gibi bir bayraktır. Şair, bu İslâm bayrağının parlaklığı karşısında kendinden geçer:
Akşam cür’et etib, babam bisâtı-
Yem-yeşil belbağnı hufıye aldım.
Ve unı yazdımu yazgen zehâtı
Yem-yeşil alavning içide kaldım.

Alavning zabtige çidemey, tuykus
Belbağnı silkitgen edim, şu zaman
Cerengleb, tüşdi-ku yerge bir yulduz.
Yarkırab ketdi-ku tünde beaman!

Lekin yanaverdi lav-lav yeşil reng,
Men uni songgi bar siltdim, haynehay-
Huşdan keteyatıb kördim-ku ereng,
Bu sefer cerengleb tüşdi yarım ay!
Bu şiir de sansür idaresinin müdahalesi sebebiyle önce Arzu Fukarası ‘nda Belbağ adıyla neşredilmiş, daha sonra İkrar kitabında İymâning Uyğanışi şeklinde değiştirilmiştir.
Şair, Tilçining Degeni adlı şiirinde, “erk” kelimesinin etimolojik izahına girişir. Kelime, zaman ve mekâna bağlı olarak farklı şekillere bürünür, farklı mânâlar kazanır. Şairin değerlendirmesine göre kelime, Türkistan Türklerinin artık mazide kalan azamet devirlerinde, “erkek” kelimesini teşkil etmiştir. Aynı kelime, şiirin yazıldığı 1986 yılında, Rus işgaline karşı istiklâl mücadelesi veren yaralı Afgan askerinin boğazında hırıltıya dönüşür. Şair, “erk” kelimesinin yapı bakımından kısalığına dikkat çekerek bunun, Özbekler tarafından, dinamizmini kaybetmiş bir adamın uydurduğu mânâsız bir lâfız olarak değerlendirildiğini belirtir:
“Erk”sözi
Atası emesmiken “erkek” sözining?
Şunday bolışi mümkin,
Fakat-ötgen zamanlarda.

“Erk” sözide, belki,
Umumen ma’ni yokdır,
“Erk” söäzi şunçaki
Öleyatgen askerning boğızıdan çıkkan
“Hık”ıllaşdır?
Şunday bolışi hem mümkin,
Fakat-afgan tamanlarda.

Biz üçün ese,
Erinçak adam tokıgen sözdey tuyular u,
Şunçalar kıska:
Erk.
Muhammed Sâlih, sansür idaresi tarafindan adı kafiyesiz şiir, serbest nazım manasına gelmek üzere Saçmalar şeklinde değiştirilen Gepir Türkistan şiirinde, ülkenin kaderine ve zenginliklerine sahip çıkma vaktinin geldiğini ilân eder. Artık oruç bitmiş, ülkenin nimetlerinden istifade etme zamanı gelmiştir. Diğer bir ifadeyle, artık inkılâp şartları oluşmuştur. Şair bu durumu, şiirin iki kelimeden meydana gelen son mısraında şöyle ifade eder:
Tügedi roza.
Yukarıdan beri söz konusu edilen bütün şiirlerde, Rus emperyalizmi şeklinde tezahür eden sovyet rejimine karşı çıkma vardır. Muhammed Sâlih, bu esaret ve sömürü düzenini reddeder. Bu sebeple istiklâl, hürriyet ve adalet, onun hiçbir zaman vaz geçmediği gayelerdir. Mevcut şartlarda ülkesini karanlığa gömülmüş olarak görür. Bu karanlığın sebebi, adaletsizliktir. Türkistan’ın maruz kaldığı adaletsizliği Kuyaş adlı kıt’asında ifade ederken güneş ile hakikat, adalet ve intikam arasında ilgi kurar. Güneşin doğup batmasını bu kavramlarla açıklar. Güneş, gecenin karanlığında hakikat gibi saklanır, tan vakti adalet gibi tecelli eder. Öğleyin, mahkûmiyet kararı okunur gibi dimdik ayaktadır. Fakat akşam vakti, gün boyu hak yerini bulmadığı için de insanlardan intikam almak üzere batar:
Tünde hakikatdey bekingen ohşar,
Adâletge ohşar tang atayatgende,
Peşin-tik okılgen hükmge ohşar,
Kasasge ohşaydı batayatgende.
Muhammed Sâlih, bütün olumsuz şartlara rağmen istikbâlden emindir. Şartların yakın istikbâlde değişeceğine olan inancını daima muhafaza eder. O, 1980 yılında, Sovyetler Birliği dışında bariz bir şekilde hissedilmemekle birlikte, bu imparatorluğun yıkılmakta olduğunu farkeder. Bu sebeple Kütemen adlı şiirinde, istikbâlden, herkesin beklediklerinden başka, hiç kimsenin ummadığı bir şeyi de beklediğini ifade eder:
Fakat kütiş lâzım bolgen nerseni emes,
Kütilmegen nerselerni kütib yatamen.
Fakat bunun adını kendisi de bilmediği için açıkça telâffuz edemez. Sadece her gün, her an biraz daha yaklaşmakta olduğunu hisseder. Şair, yaklaştığını hissettiği şeyi, heyecandan nefesi kısılarak beklemektedir:
Men bilmeymen. Fakat, fakat sezemen her kün:
Lâhza sayın yakınlaşıb keler nimedir.
……………….
Yakınlaşıb keleverer güres ve güres,
Nefesimni iç-içimge yutıb yatamen.
Siyasî ve soyal şartlar karşısında herkesten farklı bir ümide kapılan şair, 1981 yılında yazdığı Ertege adlı şiirinde, artık bundan emin görülmektedir:
Ertege şübhesiz bahtlı bolamiz
bugün ölmesek.

Ertege arzunı kuvıb yetemiz
bugün çapalsak.

Ertege
kuvanç üleşemiz hemmege
eğer uni bugün tapalsak.

Şâir küylemeydi ğamgin küylerni
Ertege.
Şair, artık yarından emindir. Fakat bunun hakikat olabilmesi, iki önemli şarta bağlıdır. Birinci şart, yarından önce ölmemektir. İkincisi, şairin “arzu” kelimesiyle ifade ettiği mefkûrenin peşinden koşmak, yani çalışmaktır. Ancak o takdirde şair bugün söylemekte olduğu gamlı şarkılarını yarın söylemeyecektir.
Zaman, Muhammed Sâlih’i haklı çıkarmıştır. Bu şiirlerin yazılmasından sonra baş döndürücü bir hızla gelişen olaylar, Sovyetler Birliği’ni tasfiye etmiştir.

D. ÖZET VE DEĞERLENDİRME
Bu araştırmanın konusu olan Muhammed Sâlih, bütün Sovyetler Birliği’nde ağır baskı politikasının takip edildiği Brejnev döneminde şair olarak tanınmıştır. İlk şiir kitapları da 1970′ten 1980′li yılların ortalarına kadar devam eden bu dönemde yayımlanmıştır. Şiirlerinde, siyasî baskılar sebebiyle, duygu ve düşüncelerini açıkça ortaya koyamamıştır. Bunun için Abdullah Âripov, Erkin Vâhidov, Aman Metçan, Miraziz A’zam ve Çolpan Ergeş’le birlikte, Özbek şiirinde 1920′li yıllarda Süleyman Çolpan’la başlayan ve Elbek, Batu, Osman Nâsır, Aybek gibi şairler tarafından devam ettirilen metaforik ifade yolunu seçmek zorunda kalmıştır.
Muhammed Sâlih, şiirlerinde sanat endişesini daima muhafaza etmiş; bu endişesini milletinin hayatı ve ümitleriyle beraber eserlerine de aksettirmiştir. Ülkesi işgal altında bulunan bir şair olarak onun şiirlerinde en fazla terennüm ettiği konular, hürriyet ve istiklâldir.
Milliyetini ifade eden bir vasıta olarak gördüğü dile Özbekçe değil, Türkçe adını vermektedir, İkrar kitabındaki makalelerinde, Özbekçe adının, Rusların eseri olduğunu ve Özbekçenin de lehçe olarak Türkçenin Kıpçak, Oğuz ve Karluk lehçelerinden teşekkül ettiğini bildirmektedir. Ona göre, Özbek Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasındaki fark, sadece telâffuzdan ve yeni türetilen kelime ve terimlerden ibarettir. Bu tespit bize, Türk lehçeleri arasındaki müşterek kelime kadrosunu değiştirmek yerine korumak lüzumunu ihtar etmektedir.
Muhammed Sâlih’e göre Türkçe, ifade yönünden kudretli bir dildir; aynı zamanda âzatlığın sembolüdür. Bütün Ruslaştırma politikalarına rağmen Türk toplulukları, milliyetlerini Türkçe sayesinde koruyabilmişlerdir. Ona göre dil şahsiyettir, “damarımızda akan kan”dır.
Muhammed Sâlih’in şiirlerinde ifade ettiğine göre, 1970 ve 1980′li yıllarda Sovyetler Birliği’ndeki hayat, demir perde dışında propaganda edildiğinden çok farklıdır. Bilâkis bu, maddî ve manevî sefaletiyle insanı aşağılayan cehennemî bir hayattır. Şairi ve toplumu hayata bağlayan en önemli unsur, yarın düşüncesidir; yarının getireceği muhtemel iyilikler ve güzelliklerdir. Şair, yarından emindir. Bunu şiirlerinde kuvvetli bir iman hâlinde dile getirir.
Hayata korku ve endişe hâkimdir. Aç kalmak, yalan söylemek, inkâr etmek ve mankurt olmak, bu sovyet hayat tarzında mümkündür. Ancak şikâyet etmek ve sistemi sorgulamak mümkün değildir. Ve her şeye rağmen herkes mutlu görünmek zorundadır. Sovyet hayat tarzı, söylendiğinin aksine bir yalan manzumesidir. Bunlar, şairin bütün Sovyetler Birliği için yaptığı değerlendirmelerdir. Özbekistan’da ise durum bundan daha da vahimdir. Özbekler, pamuk tarlalarında ırgat hayatı yaşamaktadır. İnsanlar çeşitli hastalıklar ve maddî sefalet yüzünden sinekler gibi ölmektedir. Mevcut sistemde ülkenin bütün zenginlikleri, Özbek olmayanlar tarafindan yağma edilmektedir. Ağır bir gaflet uykusuna dalan Özbekler ise, pamuk tarlalarında ölüme mahkûm edilmişlerdir.
Yine şiirlerden anlaşıldığına göre, Sovyetler Birliği’nde yaşayan insanların ruhu, takip edilen politikalar sebebiyle örselenmiş veya öldürülmüştür. İnsanlar güven duygusunu kaybetmiştir. Herkes daima takip edildiğini düşünmektedir. Bu sebeple sovyet insanı şaşkın, huzursuz, samimiyetsiz, ürkek, dalkavuk ve riyakârdır. Sistemin aşağılamasının sonucu olarak insanlar bütün moral değerlerini, hafızasını ve muhakeme gücünü kaybederek mankurt sürüsü hâline gelmiştir. Gelinen nokta, devletin sahibi ve idarecisi olan Rusların sömürge faaliyetlerini kolaylaştırmıştır. Bu tespitler, eşitlik prensibine göre kurulmuş birlik mânâsına gelen “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” adının hakikati ifade etmediğini ortaya koymaktadır. Aslında devlet, Rusların idaresi altında bulunan “çağdaş bir mankurt imparatorluğu”dur.
İyi ile kötünün, çirkin ile güzelin, fazilet ile faziletsizliğin, yalan ile doğrunun birbirine karıştığı, korku ile endişenin hâkim olduğu bir hayatın devamlı olması, elbette mümkün değildir. Nitekim milletleri bu hayata mahkûm eden sistem, kuvvetli olduğu zannedilen bir zamanda birdenbire dağılıvermiştir. Bu dağılmanın önceden tespit edilememesi, Türk dünyasının geleceği hakkında hiçbir hazırlığı bulunmayan Türkiye için bir gaflettir. Hâlbuki sistemin içinde yaşayanlar, bunu çok önce görmüş ve ilân etmişlerdir. Muhammed Sâlih de 1970′li yıllarda neşrettiği Keçikken Bahar, Kütemen ve Kılıçlar Uykuge Ketse gibi şiirlerinde, artık “sovyet kılıcının paslandığını” ve “beşinçi fasl” adını verdiği yeni bir hayatın eşiğine gelindiğini haber vermiştir. Buna mukabil Türkiye’nin enerjisi ve istikbâli aynı yıllarda, çökmekte olan bu insanlık dışı sistem uğruna heba edilmiştir. Bu sebeple Muhammed Sâlih’in şiirleri, Türkiye’nin bu konuda kendini sorgulaması gerektiğini de ihtar etmektedir.
Muhammed Sâlih, vatanperver bir şairdir. Ülkesinin perişan hâli karşısında kayıtsız değildir; bilâkis kayıtsız kalanlara lânetler yağdırır. O, bir istiklâl ve hürriyet şairidir. Bütün milleti daldığı gaflet uykusundan uyandırarak sömürge sistemine karşı mücadeleye davet eder. Ziya Gökalp, Yeni Hayat kitabında kendi sanat anlayışını izah ederken, “Şuur devrinde şiir susar, şiir devrinde şuur seyirci kalır; içinde bulunduğumuz zaman, galiba birinci devreye aittir”, diyor. Muhammed Sâlih’in problemler karşısında sergilediği tavır, bize Gökalp’in bu cümlesini hatırlatmaktadır. O, şuurlanma devrinin şairidir. Bu sebeple şiirlerini daima bir fikrî plân üzerinde inşa etmiştir. Ancak bunu yaparken slogan basitliğine düşmemiş, yukarıda da belirtildiği gibi sanat endişesini daima göz önünde bulundurmuştur.
Muhammed Sâlih, şiirlerinde istikbâlden emin bir şair olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu inancını okuyucusuna da telkin etmeye çalışır. Nitekim zaman onu haklı çıkarmış ve gelişen olaylar kısa süre içersinde Sovyetler Birliği’ni tasfiye etmiştir.
Sovyetler Birliği’nin dağılması, Türkiye’de daima, 1985 yılında ilân edilen yeniden yapılanma ve açıklık politikalarının başlattığı millî uyanış hareketleriyle açıklanmıştır. Muhammed Sâlih’in 1985′ten evvel yazıp neşrettiği şiirleri göstermektedir ki istiklâl ateşi bizim zannettiğimizden daha önce yakılmıştır. Dolayısıyla Mihail Gorbaçev’in takip ettiği siyasî politikayı bir lûtuf olarak değerlendirmek, son derecede yanlıştır. Bilâkis Gorbaçev, bütün Sovyetler Birliği’nde Brejnev’in ölümünden sonra birdenbire alevlenen millî uyanış hareketleri karşısında daha fazla dayanma gücü kalmadığı için sovyet sisteminin iflâs ettiğini, devlet başkanı olarak yeniden yapılanma ve açıklık politikalarını uygulamaya koymak suretiyle açıklamak zorunda kalmıştır.
Muhammed Sâlih, şiirlerinde beşerî sevgiyi de terennüm etmiştir. Bu şiirlerinde sevgiyi hayatın mânâsı ve insanoğlunun varlık sebebi olarak değerlendirir. Siyasî havanın yarattığı rahatsızlık, ideolojik ve ekonomik sefalet, huzursuzluk, dinî boşluk ve şahsî problemleri sebebiyle, her sovyet insanı gibi hissettiği derin yalnızlık duygusunu da bazı şiirlerine aksettirir. Bazı şiirlerinde, tabiatın manzarasıyla sosyal hayat arasında benzerlik kurarak fikirlerini açıklamaya çalışır. İki şiirinde Türkistan’daki çevre felâketine dikkat çekerek tarım arazilerinin, nehirlerin, göllerin ve dağların mahvedildiğini hatırlatır.
Son olarak şunu da ilâve etmek gerekir: Muhammed Sâlih, şiirlerini daha çok serbest olmak üzere farklı şekillerde tertip etmiş ve vezin olarak da hecenin değişik kalıplarını kullanmıştır.

İKİNCİ BÖLÜM

Ş İ İ R L E R

MEN BUGÜN AY ÇEHRESİN KÖRDİM
Men bugün ay çehresin kördim-
Heli heç kim öpmegen çehre.

Men bugün galatı bülbülni kördim-
Bilmes u özining bülbülligini.

Bir gül kördim, gül ki, şe’nige
Birar merte yazılmagen şe’r.

Men taş körib kaldım def’aten,
Heç kaçan, heç kimge atılmagen taş!
1980

BEN BUGÜN AYIN ÇEHRESİNİ GÖRDÜM
Ben bugün ayın çehresini gördüm.
Henüz hiç kimsenin öpmediği çehre.

Ben bugün müstesna bülbülü gördüm.
Bilmez o kendisinin bülbüllüğünü.

Bir gül gördüm, gül ki, ona dâir
Bir defa olsun yazılmamış şiir.

Ben taş gördüm, donup kaldım birden,
Henüz hiç kimseye atılmamış taş!
1980

SENİNG ÜYİNG
Baht heli bilmeydi,
Kaysıdır memleket,
Kaysıdır şeherning bir çekkesige
Caylaşgen mü’caz üy barlıgin.

Baht şorlik bu üyning
Şinem hânesige koyılgen
Közgü barlıgin hem bilmeydi.

Baht mutlak habersiz-
Özining aksi
Öziden uzakda, oşa közgüde
Cimirleb turgenin bilmeydi.
1977

SENİN EVİN
Tâlih henüz bilmiyor,
Meçhûl bir memleketin,
Meçhûl bir şehrinin yanı başına
Kurulan küçük evin varlığını.

Tâlih bu zavallı evin
Güzel odasına konulan
Aynanın varlığını da bilmiyor.

Tâlih mutlak habersiz
Kendi aksinin
Kendinden uzakta, o aynada
Titreyip durduğunu bilmiyor.
1977

MEHR
Mehr-bir piyâle suv,
Muhabbetning singlisi, halâs.

Mehr bu-cimirleş,
Kakragen leblerning arzusı.

Dünyada yok birar
Kakramagen leb.
1980

ŞEFKAT
Şefkat, bir piyâle su,
Muhabbetin kızkardeşidir.

Şefkat, bu titreyen,
Kurumuş dudakların arzusu.

Dünyada yoktur asla,
Kurumayan hiçbir dudak.
1980

KÜZ
Tang atsın, sizlerni taaccüb küter,
Hâzırçe hâtırcem uhleng beringiz,
Tang atsın, elbette, şuv etib keter
Yaz boyı esregen yürekleringiz!

Dereze artıda-uşbu fursatde
Pinhân tayyarlener her ağaç,
Közingiz aldıda, tangde, tösetden
Peydâ bolmak üçün kıppe-yalanğaç!
1980

GÜZ
Tan atsın, sizi bir tuhaflık bekler,
Şimdi sakince uyuyun hepiniz,
Tan atsın, elbet, hayretle çarpar
Yaz boyu esirgediğiniz yürekler!

Pencerenin ardında -işte bu demde-
Gizlice hazırlanır her ağaç,
Gözünüz önünde, tan vakti, birden
Peydâ olmak için çırılçıplak!
1980

SÖZ İZLEYMEN
Cânım, canginem,
Sevgilim, mehribânım, cigerim,
Cigergöşeginem.

Yene kaysı sözler kaldı, körseting menge!
Yalğızım, yegânem,
Karaçıkkınem.

Yene nimeler bar bisâtıngizde?

Men incık çal kebi,
Aladigeni bitte gül,
Amma barça tüveklerni erinmey
Peypesleydigen çal kebi,
Senge söz izleymen münâsib…
1980

KELİME ARIYORUM
Canım, cancağızım,
Sevgilim, mihribanım, ciğerim,
Ciğerimin köşesi.

Başka hangi kelimeler kaldı, gösterin bana!
Yalnızım, yegânem,
Gözümün bebeği.

Başka neler var hazinenizde?

Ben bencil bir ihtiyar gibi,
Almak için sadece bir çiçek,
Fakat bütün saksıları üşenmeden
Araştırıp duran bir ihtiyar gibi,
Sana kelime arıyorum münasip…
1980

TOLĞANIŞ
Vücud yok, amma bir Tolğanış bardır,
Közsiz nigâh,
Tilsiz şivirleş
Etrâfda aylanib yüribdi.

Mesâfe yok,
Bardır Yakınlık.
Mesâfesiz bir Uzaklık bar
Gâh kelib, gâh ketib yüribdi.

Vücud yok,
Ğalatı Tolğanış bardır,
Eng dânâ ilanning postı singeri
Adamsız üy kebi bom-boş Tolğanış.
Köçib ötseng bolmaydımi şunge?
1980

ÇALKANIŞ
Varlık yok, fakat bir Çalkanış vardır,
Gözsüz bakış,
Dilsiz fısıltı
Etrafta dolanıp durur.

Mesâfe yok,
Vardır Yakınlık.
Mesâfesiz bir Uzaklık var,
Gâh gelip, gâh gidip durur.

Varlık yok,
Tuhaf bir Çalkanış vardır,
En akıllı yılanın gömleği gibi
Kimsesiz ev gibi bomboş Çalkanış.
Göçüp gitsen olmaz mı şu eve?
1980

TOĞRI BOLMAK
Toğrı bolmak nime özi,
Nime değenidir toğrı yaşamak?

Boyningni kayırsalar,
Kaddingni bükseler mıhnı bükkendey,
Kolingni sındırsalar bir çöp singeri,
Başingni teşseleru
Demi çıkkan topdey şelvireb kalsa başing
Ve şu şeklsizlik içide
İçingde bir toğrı çizik kalsa ger,
Demek, sen toğrısen,
Sen ögri emessen, birader.
1980

DOĞRU OLMAK
Doğru olmak, nedir aslı,
No demektir doğru yaşamak?

Boynunu bursalar,
Boyunu bükseler çiviyi büker gibi,
Elini kırsalar bir çöp gibi,
Başını parçalasalar ve
Havası çıkan top gibi yamulsa başın
Ve şu şekilsiz vaziyette
İçinde bir doğru çizik kalırsa eğer,
Demek ki, sen doğrusun,
Sen eğri değilsin, arkadaş.
1980

BELKİ
Belkim, yutuk çıkar zeyâmge…
Belkim, hat alarmen bugün kimdendir..
Belkim, yamğır yağar…
Belkim, zilzile…

Her küni.
Her lâhza,
Tinimsiz,
Karmak pökegidey sırli likiller
Zemin üzre “Belkim” degen söz.
1980

BELKİ
Belki, ikramiye çıkar bilete…
Belki, mektup alırım bugün birinden.
Belki, yağmur yağar…
Belki zelzele…

Her gün,
Her an,
Hiç durmadan,
Oltanın ucundaki mantarı gibi esrarlı kımıldar
Yeryüzünde “Belki” denilen söz.
1980

KÜTEMEN
Men bilmeymen. Fakat, fakat sezemen her kün:
Lâhza sayın yakınlaşıb keler nimedir.
Kuvançmiken? Derdmi? Nime? Poezddir belkim,
Belkim Mirrıh yakdan uçgen sırli kemedir?

Yakınlaşıb keleverer güres ve güres,
Nefesimni iç-içimge yutıb yatamen.
Fakat kütiş lâzım bolgen nerseni emes,
Kütilmegen nerselerni kütib yatamen.
1980

BEKLİYORUM
Ben bilmiyorum. Sadece seziyorum her gün:
Her lâhza yakınlaşarak gelir bir şey.
Sevinç midir? Dert mi? Nedir? Trendir belki,
Belki Merih tarafından uçan esrarlı gemidir?

Yakınlaşıp geliverir öbek öbek,
Nefesimi içimde tutup beklerim. |
Sadece beklenmesi gereken şeyi değil,
Beklenmeyen şeyleri de beklerim.
1980

ÇUMÇUKLAR
Çumçuklar-şipşiydem bağning balaları.
Ular hazin yolkelerning,
Çirik hazânlerning balası erür.

Ayazning,
Şemalning erzendesi,
Yaydak kernizlerning erke balası,
Küzde-yamğırning,
Kışda-karning,
Nime ıssık bolsa, oşaning balasıdır ular.

Ular fakat çumçuk emes,
Kumrıning hemferzendi,
Hattâ özi yeydigen kurtning,
Öz tenesidegi harâretning balasıdırlar.

Ular-her nersening balası,
Fakat şeherniki emes,
Şeherning balası emesdir ular.
1980

SERÇELER
Serçeler, çıplak bağın balaları.
Onlar mahzun patikaların,
Çürük hazan yapraklarının balasıdır.

Ayazın,
Rüzgârın yegâne balası,
Kıraç arazilerin sevgili balası,
Güz mevsiminde yağmurun,
Kış mevsiminde karın,
Neresi sıcak ise oranın balasıdır onlar.

Onlar yalnız serçe değil,
Kumrunun da yavrusu,
Hatta kendi yediği böceğin,
Kendi tenindeki hararetin balasıdırlar.

Onlar her şeyin balasıdır,
Sadece şehrinki değil,
Şehrin balası değildir onlar.
1980

DERAHT ŞÂİR BOLSA
Deraht şâir bolsa
Nime hakda yazgen bolardı?
Azgine kuşlar hakda,
Âsmân,
Kuyaş,
Keyin seyahat hakıda.

Seyahat, seyahat, seyahat
Hakda tinmey yazgen bolardı.
1980

AĞAÇ ŞAİR OLSAYDI
Ağaç şair olsaydı
Ne hakkında yazardı?
Biraz kuşlar hakkında,
Gökyüzü,
Güneş,
Nihayet seyahat hakkında.

Seyahat, seyahat, seyahat
Hakkında durmadan yazardı.
1980

HAFTA
Düşenbe iş,
Seşenbe,
Çarşenbe,
Peyşenbe hem iş,
Lekin şenbe bizni kütib aladı
Radioda “Tebessüm” bilen.

Keyin Yekşenbenin üstige çıkıb,
Aydın bir haftage nazar salamız.
Nefesimizni rastleb,
Yahşi niyet bilen,
Kelle teşleymiz-ku bu kölge…

Şu ketgençe çıkamız
Şenbening yanıdan pışkırıb
Yâki çıkmaymız.
1980

HAFTA
Pazartesi iş,
Salı,
Çarşamba,
Perşembe de iş,
Lâkin cumartesi bizi karşılar
Radyoda “Tebessüm” ile.

Sonra pazar gününü bitirip,
Aydın bir haftaya göz atarız.
Nefeslenip,
Yahşi niyet ile,
Balıklama dalarız bu göle…

Bunu başardıktan sonra çıkarız
Cumartesinin yanından fışkırarak
Veya çıkamayız.
1980

ULARGE AYT, SEVGİLİM…
Sen ve men bilemiz
Muhabbetning
Timsâli mecnuntal emesligini.

Sarık gül ayrılık,
Kızıl gül üçreşüv değeni emes.
Ayt ularge,
Tüşüntir, sevgilim,
Biz kanday sevgendik bir-birimizni,
Kanday sevgen edik,
Gülleri üzilgen âlemde!
1980

ONLARA SÖYLE, SEVGİLİM.
Sen ve ben biliyoruz
Muhabbetin
Salkım söğüt gibi olmadığını.

Sarı gül ayrılık,
Kırmızı gül kavuşmak demek değildir.
Söyle onlara,
Anlat, sevgilim,
Biz nasıl severdik birbirimizi,
Nasıl severdik,
Gülleri yolunan âlemde!
1980

YENE HIYÂBÂNDA
Derahtning şâhı
Yelkengge tirelmiş
Miltık singeri.

Kolingde taş misâl
Ğıcimlenmiş hat.

Kayerde,
Kayerde yatıbdıykin mevzu
Özining kanıge belenib?

Kepelek uçıb öter aldingden,
Cehânda eng ağır kepelek…
1980
YİNE HIYÂBANDA
Ağacın dalı
Omuzuna vurulmuş
Tüfek gibi.

Elinde taş gibi
Buruşturulmuş mektup.

Nerede,
Nerede yatıyor mânâ
Kendi kanına bulanıp?

Kelebek uçup geçer önünden,
Cihanda en ağır kelebek…
1980
ÖLDİRİB BOLMAS
Gülni hidleş üçün
Egilgen başnı
Kesiş mümkin emes heç kaçan.

Mergenning eng zorı
Koşık aytayatgen insanning
Köksini mölcelge alalmas.

Dünyâ zulmetide sevgilisiden
Bôse alayatgen kimsening
Yelkesige pıçak urıb bolmaydı.

Öldirib bolmaydı,
Öldirib bolmas
Sığınıb otırgen adamnı, ahir.
1980

ÖLDÜRÜLEMEZ
Gülü koklamak için
Eğilen başı
Kesmek mümkün değil hiçbir zaman.

Avcının en büyüğü bile
Koşuk söyleyen insanın
Göğsüne nişan alamaz.

Dünya zulmetinde sevgilisinden
Buse alan kimsenin
Omzuna bıçak vurulamaz.

Öldürmek olmaz,
Öldürülemez.
İbadete oturan adam asla.
1980

ŞEFFAF ÜY
Erk, uning şeffaf üyi-
devarları şişeden tiklengen,
şeherdegi eng haşemetli üy.
Dünyânı körer u üyide turıb,
taşkarıdan uni köredi dünyâ.

Avkat kem yeydi u,
çünki derahtlar
unge karagendey bolaveredi.

U boydak,
çünki hatın bilen
yaşaş nâkuleydir bu şeffaf üyde.

Hatın-ku turaversin,
hattâ özi yeçinse
yulduzlardan tartınıb yeçiner her gel.
1980

ŞEFFAF EV
Hürriyet, onun şeffaf evi,
duvarları camdan yapılmış,
şehirdeki en muhteşem evdir.
Dünyayı görür o evinde durup,
dışarıdan onu görür dünya.

Yemek az yer o,
çünkü ağaçlar
ona bakar gibi oluverir.

O bekâr,
çünkü hatun ile
yaşamak kolay değildir bu şeffaf evde.

Hatun şöyle dursun,
hatta kendisi soyunurken bile
yıldızlardan utanarak soyunur her defasında.
1980

KORKINÇLI TÜŞ
İkki bar şiddetli yaşay başlaysen
Akşam giribâningden tüş uşlegende:
Düşman sipâhiysi, mene, başıngni
Alıb barar emiş kümüş legende.

Legende ketyapsen hükmdâr taman
Sening ayağıngdir düşman ayağı,
Bir nutk tayyarlener lebingde yaman,
Hancerdey hezlenib barar kulağing.

Kan-la aka başlar sözler lebingden,
Legen tutmış kolge kiredi kutku
Bu söz yürek yaki gevdening emes,
Bu-insan başıning dehşetli nutkı.

Hükmdâr oşkırıb yırtadı ağız,
Hattâ senikidey lebi gezerer,
Beri bir, hükmdâr âcizdir, âciz
Kan bilen akmaydi çünki sözleri.

-Biran ne koyıngiz uning tegige,
Legen bilen suhbet hakâret ming bar
Yahşisi, apkeling uning tenini,
Deydi birden me’yus tartıb hükmdâr.
Gevdeng keltiriler…
Şunda def’aten
Songgi bar kıyşeyib kanteleş lebing,
Tufleysen tenengge bar küçing bilen
Hâinning yüzige tuflegen kebi…

Ve közing yumasen legende sekin,
Göyâ bar küçni şu nutkka esreding…
-Uni asing, -deydi hükmdâr, lekin
Başnı kandak asış mümkin, hezretim?!
1980
KORKULU RÜYA
İki kat şiddetli hayata başlarsın
Akşam sahilinden dererken rüya:
Düşman sipahisi, işte, başını
Alıp gidermiş gümüş leğende.

Leğende gidersin hükümdara doğru,
Senin ayağındır düşman ayağı,
Bir nutuk hazırlanır dudağında yaman,
Hançer gibi dikilir kulağın.

Kanla akmaya başlar sözler dudağından,
Leğeni taşıyan el isyan eder,
Bu söz, yürek yahut gövdenin değil,
Bu, insan başının dehşetli nutku.

Hükümdar öfkeyle bağırıp yırtar boğaz,
Hatta seninki gibi dudağı morarır,
Ne yaparsa yapsın hükümdar âcizdir, âciz,
Kanlı akmıyor çünkü sözleri.

Bir şey koyunuz onun altına,
Leğen ile sohbet bin kat hakaret…
En iyisi, alıp gelin onun tenini,
Dedi birden ümitsizce hükümdar.
Gövden getirilir…
O anda hemen
Son defa kıpırdayarak kanlı dudağın,
Tükürürsün tenine var gücünle
Hâinin yüzüne tükürür gibi…

Ve gözünü yumarsın leğende sakin,
Sanki bütün gücünü bu nutka sakladın.
-Onu asın, -der hükümdar, lâkin
Başı nasıl asmak mümkün, hazretim?!
1980
DESTLEBKİ KUVANÇ
Filning egesi
Öz filini süygeni kebi,
erkelegeni kebi,
devarların sileymen bu üyning.
Eşiklerin kuçaklaymen
âşık yigit kıznı kuçgen singeri.

Hammâmige kirib, zevkden kıçkıramen
şerşere tegide çömileyatgen
ibtidâiy adam kebi men.

Bu mening öz üyim
Sizniki emes,
sizniki emesdir, nihâyet.

Men endi hahlegen portretimni
hahlegen devarge asamen,
fakat siznikini emes, nihâyet.

Bu mening öz üyim,
eğerde ölsem,
cesedimge heç kim oşkıralmaydi
“Çıkıb ket bu yerden, çıkıb ket!” deye.
1980

BİRİNCİ SEVİNÇ
Filin sahibinin
Kendi filini sevmesi gibi,
okşaması gibi,
duvarlarını okşarım bu evin.
Kapılarını kucaklarım
âşığın genç kızı kucaklaması gibi.

Hamamına girip,
zevkten haykırırım
şelâle altında yıkanan
iptidâî adam gibi ben.

Bu benim kendi evim
Sizinki değil,
sizinki değildir, elbet.

Ben şimdi istediğim resmimi
istediğim duvara asarım,
sadece sizinkini değil, elbet.

Bu benim kendi evim,
eğer ölürsem,
cesedime hiç kimse bağıramaz
“Çıkıp git buradan, çıkıp git!” diye.
1980

İCERE
Kündüz bu
İcerege alıngen hücre.
Kaçan ketemiz, deb sorama menden.

Tün şahsiy üyimiz
Ebediy.
Çideb bolmas kadar mengü,
Çideb bolmas kadar şahsiy u.
1980

KİRA
Gündüz,
Kiralanan oda,
Ne zaman gidiyoruz, diye sorma benden.

Gece kendi evimiz,
Ebedî.
Tahammül edilmeyecek kadar ebedî,
Tahammül edilmeyecek kadar şahsî.
1980

PORTRET
Sûret özgermebdi,
asığlık turıbdı heli hem,
asılgen câyide gilem.

Heli hem
cilmeyib turıbdı sûret
gilemge asılgen miltıkka karab.
U sokır,
ikkele közi hem kördir miltıkning.
Zeherli zeherli cilmeyer sûret
Ayançli miltıkdan közini üzmey.
1980

PORTRE
Resim değişmedi,
asılı durur hâlâ,
asıldığı yerde kilim.

Hâlâ
gülümseyip durur resim
kilime asılan tüfeğe bakıp.
O âmâ,
iki gözü de kördür tüfeğin.
Acı acı gülümser resim
Çaresiz tüfekten ayırmaz gözünü.
1980

İT
Dümi kesik beçâre it,
Men senge açınamen, halâs.
Hâlingge yığlamak üçün
Maymun kerek.
Lekin u yok-ku…
Hemmesi hayvanât bağıda.

Dümi kesik beçâre it,
Hoceyinning aldıda
Nimeni likilletesen endi?
1980

KÖPEK
Kuyruğu kesik bîçare köpek,
Ben sana acıyorum, sadece.
Hâline ağlamak için
Maymun gerek.
Lâkin o yok ki…
Hepsi hayvanat bahçesinde.

Kuyruğu kesik bîçare köpek,
Efendinin huzurunda
Neyini sallayacaksın şimdi?
1980

BU YERDE
Bu yerde ıztırab nâtanış sözdir,
Birar bahâne yok me’yuslik üçün,
Kuvanç, uyku bilmes ebediy közdir.

Demek, heç kim bunda bağrın tığlamas,
Demek, hat yazılmas, kütilmeydi hat.
Birden birav ölib, birav yığlamas.

Demek, turaverer alma kızarıb,
Tegige tüşmes u, kurt tüşmes unge,
Demek, turaverer mengü kızarıb.

Kuvanç uyku bilmes bemâr bir közdir.
1980

BU ÜLKEDE
Bu ülkede ıztırap meçhûl bir sözdür,
Bir sebep yok ümitsiz olmak için,
Kıvanç, uyku bilmez ebedî gözdür.

Yani, hiç kimse burada bağrın parçalamaz,
Yani, mektup yazılmaz, beklenmez mektup,
Birden biri ölüp, biri ağlamaz.

Yani, duruverir elma kızarıp,
Dibine düşmez o, kurt düşmez ona,
Yani, duruverir ebedî kızarıp.

Kıvanç uyku bilmez hasta bir gözdür.
1980

SİLLOGİZM
Pahte-yerde yatgen bulutdır.
Yok. Bu teşbeh cüde hem mevhum.

Pahte-appak buğdır belkim?
He, huddi özi:
Dehkan gepirgende,
Dehkan nefes algende,
Ağzıdan çıkadigen buğ erür pahte.

Dehkan ese-adam.
Ya’ni u ölgünce nefes aladı.
1981

KIYAS
Pamuk, yerde yatan buluttur.
Hayır. Bu teşbih çok aklî.

Pamuk, bembeyaz buğudur belki?
Evet, ta kendisi:
Çiftçi konuşurken,
Çiftçi nefes alırken,
Ağzından çıkan buğudur pamuk.

Çiftçi ise insandır.
Yani o ölene kadar nefes alır.
1981

BAŞAKDEY MUHTASAR
Başakdey muhtasar.
Dân kebi kiçik
Bir şe’r, bir eser
İlâhım, ber-çi.

Köp emes, bitte
Tâ cücuk kızning
Bülbüldey mitti
Keftige sığsın!
1981

BAŞAK GİBİ ÖZLÜ
Başak gibi özlü,
Tane gibi küçük
Bir şiir, bir eser
İlâhım, lûtfetsen.

Çok değil, azıcık,
Tâ ki küçücük kızın
Bülbül gibi minicik
Avucuna sığsın!
1981

TABİAT KEBİ
Sır sakley almaydı heç kim taş kebi,
yamğırdey aytalmas heç kim sırını.
Birarte erinçak nâzenin küzgi
şebededey bilmes meyin erinib.

Barça keçikkenler, meyli, bir bolsın-
küz kebi yakımlı kelmes keçikib,
kança cilmeyse hem ölimden aldin,
yaz kebi çirayli ölalmas heç kim!
1980

TABİAT GİBİ
Sırrını saklayamaz hiç kimse taş gibi,
yağmur gibi anlatamaz hiç kimse sırrını.
Hiç bir üşengeç nâzenin, güz mevsiminin
esintisi gibi bilmez nazlı üşengeçliği.

Bütün gecikenler, evet, bir olsa da
güz gibi güzel olamaz gecikip,
ne kadar gülümsese de ölmeden önce,
yaz kadar güzel ölemez hiç kimse!
1980

SEVGİ
Örtegen derd endi örtemes.
Fakat istek bilmegey tözim.
Lekin yolda közing tört emes,
Yene ikki, ikkidir közing.

Sındı muhabbetning közgüsi,
Kerek emes senge kalgeni
Ah. ne kadar güzel, ezgüsen.
Yalğançi dünyânıng yalğani!
1980

SEVGİ
Yakan dert şimdi yakmıyor,
Fakat istek bilmiyor sabır.
Lâkin yolda gözün dört değil,
Yine iki, ikidir gözün.

Kırıldı muhabbetin aynası,
Lâzım değil sana kalanı
Ah, ne kadar güzel, iyisin,
Yalancı dünyanın yalanı!
1980

YAMAN KEYFİYET
Sen emes, faslning özi şunaka.
Dâim yahşı bolgen sening niyeting.
İklimning özi şu. Açık kulakka
sesi keleverer mağlûbiyetning.

Hazanlarge tola, kimsesiz, hazin
Bu sokmak köriner göya arasat
boyningge bağlangen şerf kebi uzun,
yerlerde südrelib yürer kara ses!
1980

YAMAN KEYFİYET
Sen değil, mevsimin özü şu şekilde,
Daima iyi olan senin niyetin.
İklimin özü şu. Açık kulağa
sesi geliverir mağlûbiyetin.

Hazan yapraklarıyla dolu, kimsesiz, hazin
Bu patika arasat gibi görünür,
boynuna bağlanan atkı gibi uzun,
yerlerde sürünüp giden kara ses!
1980
ÜZİLGEN TUŞ
Ketden ayaklarım asıltırgençe,
Bir zum oltıramen,
Oşa bir zumde
Tüşimdegi tayyarlangen Gep
Özgertire başlar cümlelerini,
Orın almaşadı bir-biri bilen
Kündüzning hidini sezgen bu sözler.

Balalarimge karaymen,
Hatınimge karaymen,
Cilmeyemen kütilmegende
Tebessüm karmakka ilinib,
Song suvge kaytadan ırğıtilgen bir
Çavak misâl süze başlar yüzimde.

“Hayriyet, -deymen men cilmeye turıb,
Hayriyet, bir üyde yaşagenlerning
Hemmesi bir hıl tüş körmeydi,
Hayriyet, hayriyet”, deymen cilmeyib.
1980

BOZULAN DÜŞ
Kerevetten ayaklarım sarkık hâlde
Bir an otururum,
O sırada
Düşümde hazırlanan Söz
Değiştirmeye başlar cümlelerini,
Yerini değiştirir birbiriyle
Gündüzün kokusunu sezen bu kelimeler.

Balalarıma bakarım,
Hatunuma bakarım,
Gülümserim beklenmedik bir şekilde,
Tebessüm oltaya takılıp,
Sonra suya tekrar sarkıtılan bir
Solucan gibi yüzmeye başlar yüzümde.

“Şükür, -derim gülmeye başlayıp,
Şükür, bir evde yaşayanların
Hepsi aynı rüyayı görmüyor,
Şükür, şükür”, derim gülümseyip.
1980

TAYYARGE AYYAR
Derezeni sındırıb cinnimidim men,
Belkim, şamal sındırar unı.

Tamnı teşib, oğrı emesmen.
Kanı, boran uçırsa tamnı.

Belkim, pervâz kılar meni otkazıb
Devarge asılgen,
Elmisâkdan kalgen bu gilem.
1981

HAZIRA KONMAK
Pencereyi kıracak deli miyim ben,
Belki, rüzgâr kırar onu.

Damı delecek oğru değilim.
Meğerki boran uçursun damı.

Belki, uçurur beni üstüne alıp
Duvara asılan,
Eski zamandan kalan bu kilim.
1981

HEMMESİNİ KÖRİB…
Hemmesini körib cim turseng, yürek,
Hemmesige çideb, aylanseng taşge,
Nime taşsın, ahir, deryâdan bölek?!
Nime kımırlesin, şu yerden başka?!
1980

HEPSİNİ GÖRÜP…
Hepsini görüp sakin dursan, yürek,
Hepsine sabredip, dönsen taşa,
Ne taşsın, evet, nehirden başka?!
Ne deprensin, şu yerden başka?!
1980

ÖZİMGE ÖZİM
Sonet yazışnı kim koyıbdı senge,
Küyleme, bülbülning yarasen ötin
Kissengde miri yok, yok birar tenge,
Sehâvetli bolmak isteysen betin.

İyib ketse deysen zerdâb tola dil,
Kimningdir başını silesem, deysen
Nime kılayapsen? Kolingni tartgil,
Başnı sileb bolmas, ahir, muşt bilen!
1980

KENDİ KENDİME
Sone yazmaya kim izin verdi sana,
Şakıma, bülbülün ödünü patlatırsın.
Kesende paran yok, yok hiçbir pul,
Cömert olmak istiyorsun her daim.

Himmet etmek istiyorsun dertli gönül,
Birinin başını okşasam, diyorsun,
Ne yapıyorsun? Elini çek geri,
Başı okşamak olmaz, yumruk ile!
1980

SONGGİ AHBÂRÂT
Hareketden tohtar nerseler:
Şe’r özini köçirmes akka.
Kitabda yok endi hafsala,
Öz-özini varaklamakka.

Çünki tamam boldı uzun yol,
hareketden tohtadı adam.
Çünki, stol üzre yatgen kol
Heç nerseni etmes ifâde.

Zelvar yokdır uning muştide,
Mükke tüşib yatıbdı-âzâd,
endi kelhat kebi üstide
Aylanmakda songgi ahbârât.

U yatıbdı. İkki küregi
Ortasıda cer-tübsiz hecm,
Süzib yürer uning yüreği
Veznsizlik hâletide-cim.
1981

SON HABERLER
Hareketten vaz geçer her şey:
Şiir kendini aktarmaz kâğıda.
Kitapta yok şimdi hiç bir meyil,
Kendi kendini karıştırmaya.

Çünkü sona erdi uzun yol,
hareketten durdu adam.
Çünki, masanın üstünde yatan el
Hiçbir şeyi etmez ifade.

Kuvvet yoktur onun yumruğunda,
Yüzükoyun yatar kendi hâlinde,
şimdi yırtıcı kuş gibi üstünde
Dolanmakta son haberler.

O yatar. İki küreği
Ortasında uçurum, sonsuz hacim,
Yüzüp durur onun yüreği
Düzensiz bir hâlde, sessizce.
1981

BOLADİGEN BALA
Arastu sebâğın almasdan evvel,
Asiyage karab tüşmesden yolge,
Harbiy hadislerden heli habersiz,
İskender hem sizdey yaş bala bolgen.

Köçeni körişge boyı yetmey u,
Dereze rahige tırmaşgen sizdey,
Tırnağı kanagen, koli yilingen,
Manglayını ese ter basgen muzdey.

Şunda hem adammes, fakat adamning
Başın köralgen u köçege bakıb-
Başlar ölevergen közi aldıdan,
Başlar ötevergen küçeden akıb!
1980

OLACAK BALA
Aristo’dan ders almazdan evvel,
Asya’ya doğru yola düşmezden,
Savaş hikâyelerinden henüz habersiz,
İskender de sizin gibi küçük bir bala iken.

Sokağı görmeye boyu yetmeyen o,
Pencere kenarına tırmanır sizin gibi,
Tırnağı kanar, eli sıyrılır,
Alnını ise ter basar buz gibi.

Bu şekilde insan değil, sadece insanın
Başını görür o sokağa bakıp.
Başlar geçivermeye gözü önünden,
Başlar geçivermeye sokaktan akıp!
1980

PEYT PAYLEB
Korka-pise aynanı açdı.
Şübhe bilen bakdı kuyaşge.
Âsmânge hem işankıramay,
Kolın tutıb kördi-yamğır yok.

-Yamğır yok!-deb bakırdı birden,
Derezeni yapdı şaşılınç-
Mene endi hakikatni hem
Aytış mümkin! -dedi hansireb.
1979

FIRSAT KOLLAYIP
Korka korka camı açtı,
Şüphe ile baktı güneşe.
Gökyüzüne de inanamayıp,
Elini uzatıp gördü ki, yağmur yok.

-Yağmur yok!- diye bağırdı birden,
Pencereyi kapattı hızla,
İşte şimdi hakikati de
Söylemek mümkün!- dedi nefes nefese.
1979

VEZNSİZLİK HÂLETİ
Bugün yer insan ıztırâbıning
Kiçik bir kısmını red etdi-
Yerning tartış küçi
Yetmeydi köz yaşnı tartmakka endi.

Sıfatın özgertgen tamçiler
Közlerden buğlanıb,
Hevâge uçadı toppa-toğrı.

Bir kün yer bar ıztırâbning
Hemmesini red etse eğer,
Uçıb yürer edi havada
Milliardleb kanatsız adamlar.
1981

HAFİFLİK HÂLİ
Bugün yer insan ıztırabının
Küçük bir kısmını reddetti.
Yerin tartma gücü
Yetmiyor göz yaşını tartmaya artık.

Özelliğini kaybeden damlalar
Gözlerden buharlaşıp,
Havaya uçar dosdoğru.

Bir gün yer bütün ıztırabın
Tamamını reddederse eğer,
Uçarcasına yürür havada
Milyarlarca kanatsız adam.
1981
BAYRAM
“Bayram. Bayramhanım,
Men Sizni kutlaymen mene şu
Şâdu hurrem adamlar bilen,
Çehresi hemişe külgüge,
Tebessümge tayyar adamlar bilen.

Sizni çiriyatgen hazanlar emes,
Yazda ötib ketgen yeşillik bilen
kutlamakçimen.

Men Sizni
Şahlarda diydireb otırgen.
Bayram neligini bilmavçi
Kuşlar bilen kutlamaymen heç.

Men Sizni
Dereze aldıda
Horsınıb aynaning yüzini
Muzge aylantirgen sınık çehreli
Adamlar-a tebriklemeymen…”

Muzlegen dereze,
Nakşlı aynalar-
Artige yazılıb tebrik sözleri
Cönetilmey kalgen nâmeler.
1980
BAYRAM
“Bayram. Bayramhanım,
Ben Sizi kutluyorum işte şu
Şen şakrak insanlarla,
Çehresi her zaman gülmeye,
Tebessüme hazır insanlarla.

Sizi çürüyen hazan yapraklarıyla değil,
Yazın geçip giden yeşillikle
kutlamak istiyorum.

Ben Sizi,
Dallarda titreyerek oturan,
Bayramın ne olduğunu bilmeyen
Kuşlarla kutlamıyorum asla.

Ben Sizi
Pencere önünde
Puflayarak, camın yüzünü
Buza döndüren asık çehreli
İnsanlarla tebrik etmiyorum…”

Buzlanan pencere,
Nakışlı camlar,
Arkasına tebrik sözleri yazılıp
Gönderilmeyen nâmeler gibidir.
1980

İŞAN
İşan,
Heç kim işanmagen uzak nersege.
Şunday işan-ki sen,
bu işanç
cerge kulayatıb “ölmeymen” degen
tuyğu kebi telbevar bolsın.

Köz ılğayalmas bir çehrege tikil,
kolıng yetmeydigen çokkılarnı sev
ve uni reşk kıl kolıngdan,
közingden kızğan,
bütün vücûdingden kızğangil uni!
1980

İNAN
İnan,
Hiç kimsenin inanmadığı uzak bir şeye.
Öyle inan ki sen,
bu inanç
uçuruma yuvarlanıp da “ölmem” diyen
duygu gibi çılgınca olsun.

Gözün göremediği bir çehreye dikkatle bak,
elin uzanamadığı yüksek zirveleri sev.
ve onu esirge elinden,
gözünden kıskan,
bütün vücudundan kıskan onu!
1980
YAŞAŞNİ ÖRGETEY
Yaşaşni örgetey senge, kel,oltır:
Keç yatıb turmaknı seherde,
Beton kutı içre güller ündirib,
Bala östirmaknı dudli seherde.

Kanday taksim kılış kerek, meselen,
Bir umrni üçte adamge,
Yâki bilesenmi, bir som pul bilen
Ferâvân yaşaşni üç kün âlemde?

“Nege künlerimiz zerikerlidir?”
Deye karar eken ayal közingge,
Bilesenmi, kanday tebessüm zarur
Tereşedey katgen sening yüzingge?

“Hayat-özi şu” deb, ayalni
Kanday işantırmak mümkindir, kanday?
Kanday işantırmak mümkin hayalni
“Hayat-bu emes” deb şe’rde aytgende?
Senge örgetemen kel, oltır,
Özim eplalmagen bu fenni.
1981

HAYATI ÖĞRETEYİM
Hayatı öğreteyim sana, gel, otur:
Geç yatıp kalkmayı seherde,
Beton kutu içine çiçekler dikip,
Bala yetiştirmeyi isli şehirde.

Nasıl taksim etmek gerek, meselâ,
Bir ömrü üç insana,
Veya biliyor musun, bir som pul ile
Rahat yaşamayı üç gün âlemde?

“Niye günlerimiz sıkıntılıdır?”
Diye bakarken kadın gözüne,
Biliyor musun, nasıl tebessüm gerek
Odun gibi katılaşan senin yüzüne?

“Hayatın aslı budur” diye, kadını
Nasıl inandırmak mümkündür, nasıl?
Nasıl inandırmak mümkün hayali
“Hayat bu değildir” diye şiirde söylerken?
Sana öğreteceğim gel, otur,
Kendim başaramadığım bu ilmi.
1981

SONET
Mene, sizge yene bir şâir-
Yüzinçi ya minginçi Mecnûn!
Fakat Leyli yalğızdır dâim
Ve sevgining özidey-mechûl.

Sen şâirsen. Turma hayıkıb,
Al, ambardan Ferhad teşesin.
Tiz çok Şirin aldıda, haykır:
“Muhabbetge kullık-yaşasın!”

Şe’rleringni kayage yazgin,
Yüksek, ezgin ve yene ezgin,
Temir kalem-teşeni uşleb.

Ul kayada bürgütler ölsin,
Satrlarge berib öz köksin,
Ölsin sevgi aldagen kuşlar!
1980

SONE
İşte, size yine bir şair,
Yüzüncü ya da bininci Mecnun!
Fakat Leylâ yalnızdır daim
Ve sevginin özü gibi meçhûl.

Sen şairsin. Durma çekinip,
Al, ambardan Ferhat külüngün.
Diz çok Şirin önünde, haykır.
“Muhabbete kulluk yaşasın!”

Şiirlerini kayaya yaz,
Yüksek, hazin ve yine hazin,
Demir kalem, külüngü ele alıp.

O kayada kartallar ölsün,
Mısralara verip göğsünü,
Ölsün sevgiyi aldatan kuşlar!
1980

KIŞKİ NAVDE
Yapraksız.
Yalanğaç.
Aççık.
Yene nime kerek ifâdeleşçün
Bu navdening yalğızligini.
Yene nime kerek senge?

Bu navdening yokatgenlerin
Yokatıb kördingmi sen özing?..

Ammâ sen öcerlerçe
Sözni erçiysen,
Navdeni erçiysen beaman:

Nihâyet, mene u-
“Yalğız” söziden hem yetimrak
“Aç” söziden-de azğınrak
Hiviç u-
Şivilleb turıbdı derahtde!
1981

KIŞ MEVSİMİNDE DAL
Yapraksız.
Çıplak.
Müteessir.
Başka ne gerek ifade etmek için
Bu dalın yalnızlığını.
Başka ne gerek sana?

Bu dalın kaybettiklerin
Kaybedip gördün mü sen kendin?.

Ama sen aksi insanlar gibi
Sözü soyarsın,
Dalı soyarsın merhametsizce:

Nihayet, işte o,
“Yalnız” sözünden de yetimce
“Aç” sözünden de arıkça
O kabuğu soyulmuş,
Islık çalıp durur ağaçta!
1981

KİM ÜÇÜN
Kim üçün kettemen?
Kim üçün kulmen?
Kimlerden yüz burıb, kimge men küley?
Tüşüntir: men kaysı yakdan vekilmen?

Nimeden şad boley, nimeden hursend,
Sen menge körset.
Mümkinmi men şunday külsem,
Şu yerde kılt etmey tursam?

Anav hanım tüşirib yubardı kadehni-
Barıb sınığını tersem mümkinmi?
Ayt, kimge men okrayıb karayın,
Ayağını basıb alayın kimning?
1981

KİM İÇİN
Kim için büyüğüm ben?
Kim için kulum?
Kimlerden yüz çevirip, kime güleyim?
Anlat: ben hangi tarafın vekiliyim?

Neden şâd olayım, neden memnun,
Sen bana göster.
Mümkün mü ben şöyle gülsem,
Şurada hareketsiz dursam?

İşte şu hanım düşürdü kadehini,
Varıp kırığını toplasam mümkün mü?
Söyle, kime ben asık suratla bakayım,
Kimin ayağına basıp durayım?
1981

URUŞGE KARŞI
Birarte uruşda katnaşmey turıb,
Heç kimni öldirmey,
Esirge tüşmey hem
Altmışge kirişi mümkin adamzâd.

Heç kaçan harbiyge barmagen,
“Til” tutıb kelmegen baba bilen hem
Fahrlanışı mümkin nebire-

Bayraknı öpmey hem,
Kasem içmey hem,
Vatannı satmaslık mümkindir.
1981

SAVAŞA KARŞI
Hiçbir savaşa iştirak etmeden
Hiç kimseyi öldürmeden,
Esir de düşmeden
Altmışa girişi mümkün insanoğlunun.

Hiçbir zaman askerlik etmeyen,
“Dil” tutup gelmeyen dede ile de
Övünmesi mümkün torunun.

Bayrağı da öpmeden,
Yemin de etmeden,
Vatanı satmaması mümkündür.
1981
ÖZGE ELDE
Özge tilde beremen öz selâmımnı.
Özge tilde nânüştege kılişer teklif.
Bu şeherning köçeside kör misâl meni
Özge tilning üç-tört sözi yürer yetekleb.

Oşa tilde körseterler menge yulduznı,
Oşa tilde uyğaturlar meni seherde,
Öz tilimni emes,
Oşa üç-törtte sözni
Unutmakdan korkamen bu ülken şeherde.

Vatan bolsa-mening tüşim,
Vatan tüşimdir-
Öz tilimde gepiremen fakat tüşimde.
1981

BAŞKA ÜLKEDE
Başka dilde veririm selâmımı,
Başka dilde çağırırlar kahvaltıya.
Bu şehrin sokağında kör gibi beni
Başka dilin üç dört kelimesi sürükler yedeğinde.

O dilde gösterirler bana yıldızı,
O dilde uyandırırlar beni seherde,
Kendi dilimi değil,
O üç-dört kelimeyi
Unutmaktan korkarım bu büyük şehirde.

Vatan ise benim düşüm,
Vatan düşümdür.
Kendi dilimde konuşurum sadece düşümde.
1981

KABRTAŞDAGİ YAZUV
Asla menge ohşab,
Yakın adamıngni yokatmagil sen.
Keyin menge ohşab hatlar kütme-
Beri bir hat kelmes senge
Huddi menge kelmegenidey.

Keyin menge ohşab,
Özingni koyarge cay tapmay,
Koymagil, koymagil özingni
Men özimni koygen bu cayge.
1981

MEZAR TAŞINDAKİ YAZI
Asla bana benzeyip,
Yakın dostunu kaybetme sen.
Sonra bana benzeyip mektup bekleme,
Ne yapsan da mektup gelmez sana
Tıpkı bana gelmediği gibi.

Sonra bana benzeyip,
Kendini koyacak yer bulmadan
Koyma, koyma sakın kendini
Benim kendimi koyduğum bu yere.
1981

ERTEGE
Ertege şübhesiz bahtlı bolamiz
bugün ölmesek.

Ertege arzunı kuvıb yetemiz
bugün çapalsak.

Ertege
kuvanç üleşemiz hemmege
eğer uni bugün tapalsak.

Şâir küylemeydi ğamgin küylerni
Ertege.
1981

YARIN
Yarın şüphesiz bahtlı oluruz
eğer bugün ölmezsek.

Yarın arzuyu ardından varıp tutarız
eğer bugün koşarsak.

Yarın
kıvanç üleştiririz herkese
eğer onu bugün bulursak.

Şair söylemeyecek gamlı şarkılarını
Yarın.
1981
KESBİMİZ
Yahşımı, yamanmı, kesbimiz sözdir.
Biz aytgen sözden taş erimese hem,
Çıkıb ketmese hem ilan iniden,
Bu kesbden tanmaymiz beribir.

Devar peyda bolsa roperemizde,
Unge hem başlarnı urmaymiz-
İş şu bolgenden song, gepiremiz-de,
Sözleymiz devarge, karab turmaymiz.
1981

MESLEĞİMİZ
Yahşı mı, yaman mı, mesleğimiz sözdür.
Söylediğimiz sözden taş erimese de,
Çıkıp gitmese de yılan ininden,
Bu meslekten vaz geçmeyiz asla.

Duvar da çıksa karşımıza,
Ona asla başımızı vurmayız,
İş şu olduktan sonra, konuşuruz,
Söyleriz duvara, bakıp durmayız.
1981

SEN KETGENDEN SONG
Bir kün öter sen ketgenden song-
Tenhâlıkning birinçi küni.

Lekin ikkinçi kün
imilley başlaydı kütilmegende.

Üçinçi kün zorğa,
aksaklenib keler aynam aldige,

Törtinçisi ötmes-
ayakları yokdır törtinçi künning.
1981

SEN GİTTİKTEN SONRA
Bir gün geçer sen gittikten sonra,
Yalnızlığın birinci günü.

Fakat ikinci gün
yavaşça başlar beklenmedik şekilde.

Üçüncü gün biraz zorla,
aksayarak gelir penceremin önüne,

Dördüncüsü geçmez,
ayakları yoktur dördüncü günün.
1981

UMR
Yene oşa teşbeh: Umrim-kağazdır,
Uzun sokmak kebi çözilgen kağaz-
Yanıb kelmakdadır uning bu uçı.
U uçı suvdadır-Mengü Ummanda.
1983

ÖMÜR
Yine aynı teşbih: Ömrüm kâğıttır.
Uzun bir geçit gibi uzayan kâğıt,
Yanıp gelmektedir onun bu ucu,
Öbür ucu sudadır: Ebedî Ummanda.
1983

TUĞILGEN KÜN
Ayna appak. Hâne zim-ziyâ.
Tamam bolıb kaldı gügürtim.
Bugün kırk bir yaşdadır dünyâ-
Unge tenhâ, cüncikib kirdim.

Izgırın hem def’aten tinçir,
Gâha yene çalar sıbızğa.
Aynalarnı kehrebâ zencir
Sessizgine alar hibsge.

Bakar appak, bakar betinim
Karaçıksız közdey dereze-
Men tenhâınen. Tuğılgen künim.
Savuk kattık. Kırk bir derece.
1980

DOĞUM GÜNÜ
Cam bembeyaz. Oda kapkaranlık.
Bitti, tükendi kibritim.
Bugün kırk bir yaşındadır dünya,
Ona yalnız, titreyerek girdim.

Şiddetli soğuk birden diner,
Bazen yine çalar ıslık.
Camları kehribar zincir
Sessizce alır hapse.

Bakar bembeyaz, bakar durmadan
Bebeği olmayan göz gibi pencere.
Ben yalnızım. Doğum günüm.
Soğuk şiddetli. Kırk bir derece.
1980

DERAHT
Mene şu derahtge beremen
Sening yetim kalgen ismingni.

Tâki deraht mazmun kesb etsin,
Tâki kemrak örtensin vicdan
Senden song hem tirikligimge.

Tâki derezemde titresin ebed
Âlıs tebessümning sâyesi!
1981

AĞAÇ
İşte şu ağaca veriyorum
Senin yetim kalan ismini.

Tâ ki ağaç mânâ kazansın,
Tâ ki biraz azap çeksin vicdan
Senden sonra yaşadığım için.

Tâ ki penceremde titresin ebed
Uzak tebessümün sâyesi!
1981

BİZNİNG YERİMİZ
Maksudge
Biz şu yerde yaşagen edik.
Babamnıki edi şu havuz.
Suvı tügeb kalgen endi,
hazânlar çirir havuç-havuç.

Gücümler kup-kuruk-kutulgen yükden,
şordan appak havuzning lebi.
Çumçuklar yürer, suvsızlikden
kuş bop kalgen balıklar kebi.

Biz yüribmiz-eke ve üke,
seyyahge aylangen ikkite yerli.
1981

BİZİM YERİMİZ
Maksud’a
Biz burada yaşıyorduk.
Dedeminki idi şu havuz.
Suyu tükenip kalmış şimdi,
hazan yapraklan çürür avuç avuç.

Gücümler kupkuru, kurtulmuş yükten,
tuzdan bembeyaz havuzun kenarı.
Serçeler yürür, susuzluktan
kuş misâli sıçrayan balıklar gibi.

Biz gezeriz, ağabey-kardeş,
yabancıya dönüşen iki yerli.
1981

CÜDÂLİK
Cüdâlik dev kebi kelmeydi dâim;
Ba’zen u müşükdey keledi beses.
Pençeleri mamık; mülâyim,
Ötkir tırnakları mahfıy-körinmes.

Kötermak üçün hem bu cüdâlikni
Şart emes devlerge has bir irâde-
Addiy adam bolsa yetedi, ya’ni
Başige cüdâlik tüşgen bir adam.
1981

AYRILIK
Ayrılık dev gibi gelmez her zaman;
Bazen kedi gibi gelir sessizce.
Pençeleri yumuşak, mülayim,
Keskin tırnakları gizli, görünmez.

Omuzlamak için bu ayrılığı
Şart değil devlere has bir irade.
Sıradan insan olmak kâfi, yani
Başına ayrılık gelen bir insan.
1981

ERTEGE HEM TÜZELMESEM GER
Ertege hem tüzelmesem ger,
Çökeverse eger közlerim,
Ertege hem telbenikige
Ohşayverse mening sözlerim.

Ertege hem menden hâl sorseng,
İndemesem, bermesem cevâb.
Közlerimde muallak tursa,
Turaverse sakav ıztırâb.

Ertege hem adam bolmasam,
Men özimge kelmesem eger,
Ertege hem ölib ölmesem…
Kollarımnı bağla, birader.

Kollarımnı bağlab alıb bar
Oşa ayal yanıge meni,
Meni körset: “Bu kimse-mağrur,
Ammâ sevib kalıbdı seni.

Seni sevib kalıbdı!”, deye
Bakır, ayamegin küçingni,
Bakır, içim boşatıb alay;
Yanıb barayatgen içimni!
1982

YARIN DA DÜZELMEZSEM EĞER
Yarın da düzelmezsem eğer,
Çöküverirse eğer gözlerim,
Yarın da mecnununkine
Benzerse benim sözlerim.

Yarın da hâlimi sorduğunda,
Susarsam, eğer vermezsem cevap,
Gözlerimde asılı durursa,
Duruverirse dilsiz ıztırap.

Yarın da eğer adam olmazsam,
Ben kendime gelmezsem eğer,
Yarın da ben eğer ölmezsem…
Ellerimi bağla, birader.

Ellerimi bağlayıp al götür
O kadının yanına beni,
Beni göster: “Bu kimse mağrur,
Fakat seviyor duruyor seni.

Seni sevip duruyor!”, diye
Bağır, esirgeme gücünü,
Bağır, içimi boşaltırcasına;
Benim durmadan yanan içimi!
1982

ŞE’R
Savuk keçe kebi edi şe’r.
Yaprakların tökdi satrlar.
Yok, heç kimden hafâ emesmen,
Fakat savuk keçe kebi şe’r.

Yok, kimden hem hafâ bolardım,
Fakat şe’r…
Fakat her bir söz
Yakasını köterib alıb,
Begâne adamdey ötib barmakda.
1981

ŞİİR
Soğuk gece gibiydi şiir.
Yapraklarını döktü mısralar.
Hayır, kimseye kırgın değilim,
Fakat soğuk gece gibi şiir.

Hayır, kime kırgın olabilirim,
Sadece şiir…
Sadece her bir kelime
Yakasını kaldırıp,
Bîgâne adam gibi geçip gitmekte.
1981

BARGEN SARI
Bargen sarı hayatge men sâdıkrak hemrâh,
Bargen sarı ölim hakda sekin sayraymen,
Bargen sarı ölimni kem sökemen, kemrak-

Bargen sarı ölim taman
Ölim hakda kemrak, kemrak…
Bargen sarı ölim taman,
Ölim hakda sekin, sekin…

Pâdşâh kabulige barayatgen fukarâ
Gıybetin tohtatar nak saray aldıda.
1980

GÜNDEN GÜNE
Günden güne ben hayata sadık yoldaş;
Günden güne ölümü sakin terennüm ediyorum,
Günden güne ölüme daha az söğüyorum.

Günden güne ölümden yana
Ölüm hakkında biraz, biraz…
Günden güne ölümden yana,
Ölüm hakkında sakin, sakin…

Padişahın huzuruna varan bir insan
Gıybetini durdurur tam saray önünde.
1980
MEN HEÇ KİMGE BOYSUNMASMEN
“Men heç kimge boysunmasmen,
Belki menge boysunar kısmet.
Men siz ekken câyda unmasmen,
Fakat ruhge kılarmen hizmet.

Men sizlerge rahm kılmasmen,
Ya’ni özni ayamaymen heç.
‘Ak-kara!’ deb vehm kılmasmen-
Yok, saçımnı boyamaymen heç.

Bükülmesmen kuvançu gamdan,
Soramasmen ya’ni nafaka.
Ya’ni men bu maddiy âlemde
Hür ruh üçün yaşarmen fakat!…”

Esde yok, bu yüksek sözlerni
Kay kitabda, kaçan okıdım?
Belki, tenhâ kalgen kezleri
Zerikkenden özim tokıdım…
1981

BEN HİÇ KİMSEYE BOYUN EĞMEM
“Ben hiç kimseye boyun eğmem,
Belki bana boyun eğer kısmet.
Ben sizin ektiğiniz yerde bitmem,
Sadece ruha ederim hizmet.

Ben sizlere merhamet etmem,
Yani kendime de acımam asla.
‘Ak-kara!’ diye vehme düşmem,
Hayır, saçımı boyamam asla.

Bükülmem ben kıvanç ve gamdan,
Kimseden dilenmem nafaka,
Yani ben bu maddî âlemde
Hür ruh için yaşarım ancak!..”

Hatırımda değil, bu yüce sözleri
Hangi kitapta, ne zaman okudum?
Belki, yalnız kaldığım zamanlar
Can sıkıntımdan kendim dokudum…
1981

MO’CİZE YÜZ BERSE
Mo’cize yüz berib Ahmed Yesseviy
Kelib kalsa eğer bizning asrge,
Kirib ketmes edi yerge asabiy,
Caylaşmas hem edi birar kasrge.

Uning şairligin hisâbge alıb.
İcrâkom bererdi bir hânelik üy,
U bolsa eşikke içden kulf salıb,
Tâze zaman hakda sürer edi oy.

Bizni kiritmesdi üyige asla,
Asıb koyar edi eşigige hat:
“Eşik çertilmesin.
Bundan müstesnâ
Özge seyyâreden kelgenler-fakat.”
1981

MUCİZE OLURSA
Mucize olup da Ahmet Yesevî
Geliverseydi bizim asrımıza,
O girip gitmezdi yere asabî,
Yerleşmezdi asla hiçbir saraya.

Onun şairliğin hesaba katıp,
İcrâkom verirdi bir odalı ev,
O ise kapıyı içerden kilitleyip,
Yeni devir hakkında hayal kurardı.

Bizi sokmazdı evine asla,
Asıp koyardı kapıya bir yazı:
“Kapı çalınmasın.
Bundan müstesna
Başka seyyareden gelenler yalnız.”
1981

FİKR
Ayalu erkek küy izmide-
Hemmesi tüşmakda “zikr”.
Meni-çi, küzeter zimden
“Kaçış kerek” degen fıkr.

Rasadhânege ohşar eyvan.
Çıkamen. Yulduzlar ötkir.
Başımda aylaner hemân
“Kaçış kerek” degen fikr.

Uykudârı tola kâseni
Boşatamen. Söner tefekkür..
Yanımda tolğanar nâzenin,
Başımda yene oşa fikr!

Ne kıley, bir fikr ötdi,
Bir fıkr yalt etdi-ne hayret-
Mening imkânımdey mitti,
Kaçışning özidey beheybet!
1981

FİKİR
Kadın-erkek âhenk emrinde
Hepsi etmekte “zikir”.
Beni ise, gözetir gizlice
“Kaçış gerek” denilen fikir.

Rasathaneye benzer eyvan.
Çıkarım. Yıldızlar ötkir.
Başımda dolanır hâlâ
“Kaçış gerek” denilen fikir.

Uyku ilâcı dolu kâseyi
Boşaltırım. Söner tefekkür…
Yanımda çalkanır nâzenin,
Başımda yine aynı fikir!

Ne yapayım, bir fikir geçti,
Bir fikir parladı, ne tuhaf,
Benim imkânım gibi küçücük,
Kaçışın özü gibi heybetli!
1981

KAHRAMÂNIM
Bir küni şu yoldan ötsengiz edi,
Basgen izingizge erzimesdim men.

Saçıngiz salanıb öter ekensiz,
Erzimesdim uning bir talesigc.

Kolıngizni birden çözsengiz eger,
Erzimey kalardım tırnağıngizge.

Lekin men erziymen sizge yüz kerre,
Çünki sizni özim oylab çıkardım!
1982

KAHRAMANIM
Bir gün şu yoldan geçseydiniz eğer,
Bastığınız izinize değmezdim ben.

Saçınızı sallayıp geçerseniz,
Değmezdim onun bir teline.

Elinizi o anda uzatırsanız eğer,
Değmez kalırdım tırnağınıza.

Lâkin ben değerim size yüz kerre,
Çünkü sizi kendim düşünüp yarattım!
1982
BALALAR VE BABALAR
Balalar dünyânı başkaça körer-
Ayağın âsmânge kadeb,
Kolıda yüredi balalar
Dünyâge başkaça karamak üçün.

Dünyânı özgeçe tüşüner çallar-
Keçkurun, hıyâbânda,
Ötgen-ketgenlerge pervâ kılmay heç,
Mütâlâa eterler
Gazetanı teskeri uşleb.

Dünyânı başkaca körer balalar.
Çallar hem öziçe okıydı uni.
1976

BALALAR VE DEDELER
Balalar dünyayı başka türlü görür.
Ayağını havaya dikip,
Eli üstünde yürür balalar
Dünyaya başka türlü bakmak için.

Dünyayı başka türlü anlar yaşlılar,
Akşam üzeri, caddede,
Geçip gidenlere dikkat etmez hiç,
Mütalâa ederler
Gazeteyi ters tutup.

Dünyayı başka türlü görür balalar.
Yaşlılar da kendince okur onu.
1976
“AYALLER ÜÇÜN”
Könglim bir hursendlik tileb,
Bir şirin suhbetge intizâr,
Men hem gül üzmakçi bolamen.
Amma egilgenim zehâtı
Reyhan şivirleydi:
“Üzmeng, bu ayaller üçün…”

Çinnigül yanıge baramen,
Baramen etirgül yanıge:
Hemmesi şivirler, şivirleyverer:
“Üzmeng, bu ayaller üçün…”

Kertaşka güli hem,
Alma güli hem
“Ayaller üçün”ligi hakda
Âgâhlentirib koyılgen eken…

Şunda men ayalnikige ketemen
Yolda barayatıb oylaymen:
“Nime deb şivirler eken u ayal?”
1980

“KADINLAR İÇİN”
Gönlüm bir huzur dileyip,
Bir şirin sohbete muntazır,
Ben de çiçek koparmak isterim.
Ama eğildiğim zaman
Reyhan yavaşça fisıldar:
“Koparmayın, bu kadınlar için…”

Çinnigül yanına varırım,
Varırım ıtırgül yanına:
Hepsi fısıldar, fısıldayıverir:
“Koparmayın, bu kadınlar için…”

Kertaşka gülü de,
Elma gülü de
“Kadınlar için”liği hakkında
Haberdar edilmiştir…

O zaman ben kadının evine giderim,
Yolda giderken düşünürüm:
“Ne diye fısıldayacaktır o kadın?”
1980

İLHAM PERİSİ
İlham perisini kördim tösetden.
Karnı aç, yalanğaç, uzunsaç.
Oltırıbdı, ene, bom-boş kürside,
Pâyide yatıbdı kurum basgen tac.

Sıçkan çapıb öter hâneni kesib,
Kaysıdır cömrekden cildireydi suv
Ve menge karaydı bağrımnı ezib,
Hâne ortasıda oltırgen suluv.

Ayrılgen kimsedey bar-yok dostıdan,
Karaydı-yokatgen misâl vatanın-
Kolımnı tekkizsem, keftim astıda
Badrak aça başlar uning bedeni…

Badrak aça başlar boğzımda zebân,
Közleri lim tolıb karaydı suluv,
Kıtır-kıtır eter kaydadır sıçkan,
Kaydadır tinimsiz cildireydi, suv…
1983

İLHAM PERİSİ
İlham perisini gördüm birden,
Karnı aç, çırılçıplak, uzun saç.
Oturuyordu, şu, bomboş sandalyede,
Ayağının dibinde yatıyordu paslı taç.

Fare hızla geçer odayı kesip,
Meçhûl bir musluktan akıyordu su
Ve bana bakıyordu bağrımı ezip,
Odanın ortasında oturan güzel.

Ayrılmış kimse gibi dostlarından,
Bakıyordu, kaybetmiş gibi vatanını.
Elimi değdirsem, elimin altında
Diken diken olur birden bedeni…

Diken diken olur ağzımda dil,
Gözleri dolu dolu bakar güzel,
Tıkır tıkır eder bir yerde fare,
Bir yerlerde durmadan akar su…
1983

KORKKANGE KOŞ KÖRİNER
Tün.
Tün püfler.
Fikrlerim kabarar,
Ülkenleşib barar
Tünning lebide!
Çirayli hayaller,
Korkınçlı oylar
Beri-
Püfekdey şişedi, tün püfler eken…
1973

KORKAĞA ÇİFT GÖRÜNÜR
Gece,
Gece üfler.
Fikirlerim kabarır,
Genişleyip gider
Gecenin dudağında!
Güzel hayaller,
Korkunç fikirler
Hepsi
Balon gibi şişer, gece üflediği zaman.
1973

BARMAKDAN SORIB ALINGEN ŞE’RLER
Tenkıdçi aytgendey, sendegi her şe’r,
Sorıb alıngendir, aslı, barmakdan.
Barmağıngni sorıb, seni basar ter,
Taş turar köndeleng-huddi tamakda.

Derd sorıb algendey göyâ insannı,
Sorıb algen kebi ilan zeherin,
Sorıb algen kebi kıp-kızıl kannı,
Sorıb alıngendir şâir şe’rlerni.

Münekkıd hak gepni aytdı sen hakda:
Sening her barmağıng-ilham perisi.
Fakat u bilmeydi, kaysı barrnakda
Miltilleb turgenin şe’rning seresi.
1980

PARMAKTAN SOMURUP ALINAN ŞİİRLER
Tenkidçinin dediği gibi, sendeki her şiir,
Somurup alınmıştır, aslı, parmaktan.
Parmağını somurup, seni basar ter,
Taş durur sanki boğazında.

Dert somurup alır gibi insanı,
Somurup alır gibi yılan zehrini,
Somurup alır gibi kıpkızıl kanı,
Somurup alınmıştır şairin şiirleri.

Münekkid hak sözü söyledi hakkında:
Senin her parmağın ilham perisi.
Fakat o bilmiyor, hangi parmakta
Titreyip duran şiirinin şaheseri.
1980

MAKTALGEN ADAM
Ayting, sebak bering, örgeting;
Köklerge köterib maktalgen adam
Özini kanaka tutmağı kerek-
Kaysı nervan bilen tüşsin u kökden?

Yaki tüşmesinmi mutlaka,
Bulutlarge yandaş turaversinmi?
Yaki yalğızlıkdan zerikib,
Aylansınmı yamğırge, yağsınmı çelekleb-
Tâki, ayakastı bolgen, horlangen,
Yerge kirib ketgen başka bir adam
Kökermağı üçün yene bir merte?!
1983

METHEDİLEN ADAM
Söyleyin, izah edin, öğretin;
Göklere çıkarılıp methedilen adamın
Kendini nasıl tutması gerek,
Hangi merdiven ile insin o gökten?

Veya inmesin mi hiçbir zaman,
Bulutlarla yanyana duruversin mi?
Veya yalnızlıktan canı sıkılıp,
Dönsün mü yağmura, yağsın mı şiddetle,
Tâ ki, ayakaltı olan, horlanan,
Yere girip giden başka bir adamın
Göğermesi için yine bir daha?!
1983
ARĞAMÇİ
Kadem tavuşları aldamçi.
Şamal uvlar, deraht ğıcirler,
Barıb keler bom-boş arğamçi
Oltırıbdı unda Yalğızlık.
1981

SALINCAK
Ayak sesleri yalancı.
Rüzgâr uğuldar, ağaç gıcırdar,
Varıp gelir bomboş salıncak,
Oturur onda Yalnızlık.
1981

BA’ZEN
Ba’zen yokka ohşaydı ölim,
Göyâ ölmegendey ölgenler.
Tüş köremen, tüşimde yolım
Tirik merhumlarge tolarlar.

Ba’zen hayat esleter tüşni,
Uzun tüşge hayat ohşaydır-
Yüzyıl uhleyatgen ötmişning
Tüşlerige ohşar bu asr.
1983

BAZEN
Bazen yok gibi görünür ölüm,
Sanki ölmemiş gibi ölenler.
Düş görürüm, düşümde yolum
Yaşayan merhumlarla dolar.

Bazen hayat hatırlatır rüyayı,
Hayat uzun rüyaya benzer.
Yüz yıl uyuyan geçmişin
Rüyalarına benzer bu asır.
1983

AK
Başımdagi ak
Kardır, balam.
Âsmândan emes,
Yerden yakkan kar.
1981

AK
Başımdaki ak
Kardır, balam.
Gökten değil,
Yerden yağan kar.
1981

RÖYÂ
Bugün mening uykum buzıldı bevakt,
Devarda lapiller ülken sâyeler.
Közim kamaştırıb yubarar nâgâh
Âlıs mıntakada yangen bir gülhan-

Çarsilleb ketedi alav demâdem,
Zulmetde çirildak çiriller nâlân,
Gülhan tegreside yettite adam-
Sakalları ösgen yetti kozğalan.

Ular suhbet kurar cimgine… ammâ
Ularning dünyâge tüşgendir işi-
Gülhannı kuçakleb algendir göyâ
Çardâne kurgen şu yettite kişi.

Alav üzre pervâz eter bemelâl,
Kanatın küydirmey uçadı şu tâb
Mening korkuvimge ohşagen savâl,
Sening ümidingge ohşagen cevâb…

Mene, tün hem derrâv yarmıdan ağdı,
Suhbet devam eter, gülhan yaşarar,
Oynar yettavining yüzide yağdu-
Ot bilen oynaydı yetti beşere…
1983

RÜYA
Bugün benim uykum kaçtı vakitsiz,
Duvarda oynaşır geniş gölgeler.
Gözümü kamaştırır birden bire
Uzak bir mıntıkada yanan bir ateş.

Çıtırdayarak yanar ateş durmadan,
Karanlıkta çekirge öter inleyerek,
Ateşin etrafında yedi adam,
Sakalları uzamış yedi isyan.

Onlar sohbet eder sakince … amma
Onların dünyaya aittir işi.
Ateşi kucaklar gibidir âdeta
Bağdaş kurup oturan şu yedi kişi.

Aleve doğru atılır pervasızca,
Kanadı yanmadan uçar o anda
Benim korkuma benzeyen sual,
Senin ümidine benzeyen cevap…

İşte, gece birden yarıyı geçti,
Sohbet devam eder, ateş tazelenir,
Oynar yedisinin yüzünde ışık,
Ateş ile oynar yedi kişi…
1983

HİKÂYENİNG DEVAMI
Men senge aytgendim ötgen sefer:
Tağlar çökib ketgen bu yerde.
Anavı dönglikke kömilgen zafer,
İnkırâzning kabri-anav uyurda.

“Şu yerde-ya?” deysen menge işanmay,
Yüzingde kalkıydı şübhe tamğası-
Sen kança işanma, men kança tanmay,
He, şu yerde bolgen hemmesi!

Şunaka. Oylanma. Büzmegin köngling,
Bu tarih hezili, tarih ta’biri:
Şühret koyımgâhı-kakragen dönglik,
Gülleb turgen tepe-mağlûblik kabri.

Pâyingdegi ak süyekler, inim,
Harezm değen bir deraht ildizi.
Bu hem pahte emes, Mengüberdining
Yerge kuleb tüşgen yulduzı…

İşanging kelmeydi…
Etrâfda sükûn.
Hemme yak tep-tekis… Közing aldanar!..
Ahir, yene kanday bolışı mümkin
Ayağı âsmândan kelgen saltanat?!
1983
HİKÂYENİN DEVAMI
Ben sana söylemiştim geçen sefer:
Dağların çöküp gittiği bu yerde.
İşte şu tepeliğe gömülen zafer,
İnkırâzın kabri işte şu uyurda

“Şurada mı?” diyorsun, inanmayıp,
Yüzünde görünür şüphe damgası.
Sen inanmasan, ben inkâr etmesem de,
Evet, burada oldu bütün hepsi!

Şu şekilde. Düşünme. Üzme gönlünü,
Bu tarihin cilvesi, tarih tabiri:
Şöhretin mekânı kıraç tepelik,
Çiçeklenen tepe mağlûbiyetin kabri.

Yerdeki bu ak kemikler, kardeşim,
Harezm denilen bir ağacın ildizi.
Bu pamuk değil, Mengüberdi’nin
Yere yıkılıp düşen yıldızı…

İnanasın gelmiyor…
Etrafta sükûnet.
Her taraf dümdüz… Gözün aldanır!…
Nihayet, yine nasıl kalkması mümkün
Yere yıkılıp düşen saltanatın?!
1983
ADAM
Karğış tegmes, tegmes menge köz,
Çünki yokmen- şeffafdır tenim.
Atam, anam, sevgilim hem- söz,
Fikr, âniy fikr-vatanım!
1983

ADAM
Beddua değmez, değmez bana göz,
Çünkü yokum ben, şeffaftır tenim.
Anam, babam, sevgilim benim söz,
Bir âni fikir ise vatanım!
1983

OYIN
İlgeri u adamlarge telpinse eğer,
Derrav kaçar edi undan hemmesi neri.
Yıllar ötib, intilgende unge adamlar
U eşikke çıkmadı ve red etdi berin.

Yalğızlıkda öz özige şivirleydi bat:
“Yaşınmaçak oyınige ohşar bu hayat”
1983

OYUN
Evvelce o insanlara yönelirse eğer,
Derhâl kaçardı ondan hepsi öteye.
Yıllar geçip de yönelince ona insanlar
O kapıya çıkmadı ve reddetti hepsini.

Yalnızken mırıldanır kendi kendine hep:
“Saklambaç oyununa benzer bu hayat.”
1983

ŞE’RİYAT
Turak deb atalgen tengsiz Tenglik bar,
Kâfiye degen bir Dostlık bar eken.
Cehânda hantahte degen kenglik bar,
Dünyâda Erk bardır şe’riyat değen.
1984

ŞİİR SANATI
Durak denilen emsâlsiz Denklik var,
Kâfiye denilen bir Dostluk vardır,
Cihanda hantahte gibi genişlik var,
Dünyada şi’riyat denilen Erk vardır.
1984

MAKÂL
Zaman senge bakmasa ger, sen hem bakma zamange
Meyli, yahşi ating çıksın bir lâhzada yamange!

Bakma unge, bir kün kelib ağırlaşsa ahvâling,
İsbât kılgin eskirgenin zaman hakda makâlning.

Hayatı-la özgertirse bir makâlni bir adam,
Bir adamning hayatige yetib artar oşa hem.
1985

ATASÖZÜ
Zaman sana bakmaz ise, sen de bakma zamana
Evet, yahşi adın çıksın bir lâhzada yamana!

Bakma ona, gün gelip ağırlaşırsa ahvâlin,
İspat et eskidiğini zaman hakkında makâlin.

Hayatıyla değiştirirse bir makâli bir adam,
Bir adamın hayatına yeter de artar o da hem.
1985

MENGE BİR KARA
Ölim, kara, menge bir kara-
Men cüde hem uzak yaşar men.
İçimde bir hayat bark urar-
Men uni senden hem yaşırmam.

Bir sevgi bark urar, yarkırar,
Kamaşardı, közing bolgende,
Şunday bir sevgikim, bakırıb
Yığlarding, men hâzır ölgende!
1983

BANA BİR BAK
Ölüm, bak, bana bir bak,
Ben çok uzun yaşayacağım.
İçimde hayat şimşeği çakar,
Ben onu senden de gizlemem.

Bir sevgi şimşeği çakar, parıldar,
Kamaşırdı, eğer gözün olsaydı,
O öyle bir sevgi ki, bağırıp
Ağlardın, şu anda ölseydim eğer!
1983

SAVUK KÜN
Bu kün bir kündirki, kökdegi kuyaş
Undan yüz ögirgen, ümidin üzgen.
Bu kün şunday kündir, hattaki köz yaş
Yerge tüşgeniçe aylaner muzge.

Bir künki, kuş misâl kanatı sıngen,
Zemin-göyâ unge atılgen kesek.
Bir künki, bu künde işanmas senge,
Heç kim işanmaydı “Sevemen!” deseng.
1983

SOĞUK GÜN
Bu öyle bir gündür ki, gökte güneş
Ondan yüz çevirdi, ümidin kesti.
Bu öyle gündür ki, hattâ göz yaşı
Yere düşene kadar dönüşür buza.

Bir gün ki, kuş gibi kanadı kırık,
Zemin, güya ona atılan kesek.
Bir gün ki, bu günde inanmaz sana,
Kimse inanmaz “Seviyorum!” dersen.
1983

ÖLÇAV
Ğıybetning ağzı kette. Tahminen,
Tengdir u Miş-mişning kulağı bilen.
1983

ÖLÇÜ
Gıybetin ağzı büyük. Tahminen,
Denktir o Miş-mişin kulağı ile.
1983

BİR TUYĞU
Şaşılma, câningge rahm kıl, rahm,
Havlıkma, bu tuyğu senikidir nakd.
Neçün entikesen, uçkur yüregim-
Nehâtki, ankâning uruğıdır baht?!

Şaşılma, âkil bol, telbening kalbi,
Bu tuyğu çinden hem sevgige mânend-
Yalanğaç navdede bir tamçı kebi
Bir tuyğu çinden hem turar amânet!..
1983

BİR DUYGU
Telâşlanma, üzme kendini,
Bu duygu senindir, sana mahsustur.
Niçin telâştasın, coşkun yüreğim,
Sanki ankânın tohumu mu baht?!

Şaşırma, akıllı ol, deli gönül,
Bu duygu gerçek bir sevgiye benzer.
Kuru dalda küçük bir damla gibi
Bir duygu gerçekten durur emanet!..
1983

MAKTAV
Men sizni dâimâ maktagim keler,
Köklerge kötergim keledi dâim.
Efsuski, men sevgen adamım bilen
Suhbetge nonakmen-şudır hatâim.

Siz menge azizsiz. Maktamaymen, yok,
Men kökke kötergen adamlar mingte-
Sizge nime derkâr adam tola kök,
Keling, oltıreylik avlak zeminde…
1983

METHİYE
Sizi daima methedesim gelir,
Göklere çıkarasım gelir daim.
Ne yazık, benim sevdiğim insanla
Sohbet gelmez elimden, budur hatam.

Siz azizsiniz. Methetmiyorum, yok,
Göğe çıkardığım insan binlerce,
Size ne gerek insanla dolu gök,
Gelin, oturalım tenha zeminde…
1983

İKRÂR
Heyecange salmas şühret visâli.
Yeter, bir bar unge nigâh salgenmen.
Bayraknı yaşirgen cengçi misâli
Arzunı ömgenge bağleb algenmen.

Yok, hafâ emesmen maddiy dünyâdan,
Men unge heç kaçan kelalmaymen teng.
Çirayli kıyas yok. Mening hayatım,
Uzak, cüde uzak şimerilgen yeng.
1983

İTİRAF
Heyecanlandırmaz şöhret visâli.
Yeter, onu bir defa gördüm.
Bayrağı esirgeyen cenkçi misâli
Arzuyu koynumda gizledim ben.

Yok, kırgın değilim maddî dünyaya,
Ona hiçbir zaman olamam ben denk.
Güzel bir misâl yok. Benim hayatım,
Çok uzun zamandır sıvanan bir kol.
1983

SENDEN KEYİN
Huddi keçegidey
Şavulleb turıbdı bağda derahtlar.
Yene kökke çıkdı
Keçe akşam sen karagen ay..

Acaba,
Sen ketgenden song hem
Hayat evvelgidey devam etmakda.
1983

SENDEN SONRA
Tıpkı dünkü gibi
Uğuldayıp duruyor bağda ağaçlar.
Yine gökte göründü
Dün akşam senin baktığın ay…

Hayret,
Sen gittikten sonra da
Hayat evvelki gibi devam etmekte.
1983

SEN BARSEN
Sen barsen. Men seni yokatgenim yok.
Çünki tapgenim yok seni, sevgilim.
Men seni izleymen, çünki yalğandır
Yoklıging hakdagi bar hakikatler.

Yerni gir aylenib izleymen, ammâ
Aylenib kelmesmen yene şu yerge-
Seni tapmegünçe, yalğandır çünki,
Yalğandır zeminning yumalakligi!
1983

SEN VARSIN
Sen varsın. Seni kaybetmişliğim yok.
Çünkü bulmuşluğum yok ki, sevgilim.
Seni arıyorum, çünkü yalandır
Yokluğun hakkındaki hakikatler.

Dünyanın her yerinde ararım,
Gelemem yine aynı yere,
Seni bulmadıkça yalandır çünkü,
Yalandır dünyanın yuvarlaklığı!
1983

NUR İÇRE
İkkite karanğu hâne misâli
Közlerimning içi yarışar birden-
Ve yal-yal nur içre tolğanayatgen
Men öz vicdânımnı köremen.
1983

NUR İÇİNDE
Tıpkı karanlık iki oda gibi
Gözlerim aydınlanıverir birden.
Ve bu parlak nur içinde yıkanan
Kendi vicdanımı görürüm ben.
1983

BİR ADAM SEVSE, BES
Bir adam kimnidir severken tâki.
Bir adam sevse bes, bitte adamzât-
Bütün beşeriyet yaşeşge haklı,
Özini aklaydı yerdegi hayat.
1983

BİR KİŞİ SEVERSE, KÂFİ
Bir adam birini severken tâ ki,
Biri severse kâfi, bir insanoğlu.
Bütün insanlık yaşamaya haklı,
Varlığını aklar yerdeki hayat.
1983

AYDINLIKDA
Ayalge ohşaydı bu appak bulut,
Bir peytler sevilgen
Sevgen ayalge,
Arzu-armânige erişib,
Takdiriden memnun ayalge ohşar…

Aynen şu ayalge ohşasa bulut,
Aynen şu ayalge ohşasa eğer,
Demek, ay,
Bulutning pâyide yatgen ay-
Teşleb yubarilgen közgüdir,
Oşa ayal teşlegen közgü.
1983

AY IŞIĞINDA
Kadına benziyor şu bembeyaz bulut,
Bir zamanlar sevilen
Seven kadına,
Gönül arzusuna erişip,
Kaderinden memnun kadına benzer…

Aynen şu kadına benziyorsa bulut,
Aynen şu kadına benziyorsa eğer,
O takdirde, ay,
Bulutun altında yatan ay,
Fırlatılıp atılan aynadır,
O kadının attığı ayna.
1983
BİR LAHZA
Bir lâhza dünyâge
Telbe közi bilen karasam,
Telbening yanayatgen közleri bilen.

Ornımdan şart turıb,
“Aydan adam keldi!” deye kıçkırsam,

Yaki şe’rlerimden verrek yaseb,
Bepâyan âsmânge uçırsam,

Derahtlarge mektub yazsam,
Muzge gül eksem,

Cenâzege aytsam, üyme-üy yürib,
Kurbakaning cenâzesige.

Hulles, bir lâhza dünyâge
Telbe közi bilen karasam,
Özgerer edingmi, Hakikat?
1983

BİR LÂHZA
Bir lâhza dünyaya
Deli gözü ile baksam,
Delinin parlayan gözleri ile.

Oturduğum yerden fırlayarak,
“Aydan adam geldi!” diye bağırsam,

Veya şiirlerimden uçurtma yapıp,
Sonsuz gökyüzüne uçursam,

Ağaçlara mektup yazsam,
Buza çiçek eksem,

Cenazeye çağırsam, ev ev dolaşıp,
Kurbağanın cenazesine.

Nihayet, bir lâhza dünyaya
Deli gözü ile baksam,
Değişir miydin, Hakikat?
1983

MEKTUB
Sizge örgetmakçi emesmen akl,
Evlâdlar, çöçimeng, bu-mektub emes.
Şunça yıl algen hat-savâdım hakı,
Bir zum yazuvimge baş egsengiz, bes.

Üstimden külmengiz, taparken hatâ.
Yahşi körmeyapmen…
Etrâf karanğı…
Zâten, siz tamanda hâzır atsa tang,
Men tamanda kuyaş batmakda… ahir.

Heç ne körmeyapmen…
İkki söz halâs:
Sizge aytmakçiydim… Meni keçiring…
Hulles… Kaytıb bering…
iltimâs…
Siz hakda yazgen… bar…
beşâretlerim…
1983

MEKTUP
Size öğretmek istemem akıl,
Evlâtlar, korkmayın, bu mektup değil.
Şunca yıl alınan yazı dersim hürmetine,
Bir an benim yazıma baş eğseniz, kâfi.

Arkamdan gülmeyin, bulurken hata,
İyi göremiyorum…
Etraf karanlık…
Zaten, sizin tarafınızda henüz atarken tan,
Benim tarafımda güneş batmakta… evet.
Hiçbir şey göremiyorum…
İki söz sadece:
Size söylemek istiyordum…
Beni affedin… Kısacası… Geri verin…
lûtfen…
Sizin hakkınızda yazan… var…
müjdelerim…
1983

ENDİ SİZGE NEVBET
Devarlar,
Mening aziz tinglavçılarım,
Endi sizge nevbet,
Sizler hem nenidir hikâye kıling,
Dilingizni açing,
Köksimge baş urıb sizler hem yığleng.

Devarlar.
Mening aziz tinglavçılarım,
Endi nevbet sizge,
Gepiring, gepiring, gepirevering,
Korkmengiz, heç kaçan yarılmasmen men.

Biling, kattık erür sizden hem insan,
İnsan kattık erür taşdan hem-
Devarning derdiden yarılmas insan.
1983

ŞİMDİ SİZDE SIRA
Duvarlar,
Benim aziz dinleyicilerim,
Şimdi sizde sıra,
Sizler de bir şey hikâye edin,
Kalbinizi açın,
Başınızı göğsüme koyup siz de ağlayın.

Duvarlar,
Benim aziz dinleyicilerim,
Şimdi sıra sizde,
Konuşun, konuşun, konuşuverin,
Korkmayın, hiç bir zaman çatlamam ben.

Bilin ki, katıdır sizden de insan,
İnsan katıdır taştan da,
Duvarın derdinden çatlamaz insan.
1983

SİZ KEBİ
İşanıngiz, siz kebi meşhur
Bir kahraman bolmakçi edim.
Adâlet-çün küreşib men hür
Ölim bilen ölmakçi edim.

Men özimni ayadım bırak-
Yetti ölçeb bir kesdim dâim.
Bugün, mene, ağrır zırkırab
Yetti ölçeb bir kesgen câyim.

Çöçib uyğanamen seherler,
Men içimge yutamen demim:
Ayğakçidey pisib kelerler
Her bir oylab basgen kademim!
1983

SİZİN GİBİ
İnanınız, sizin gibi meşhur
Bir kahraman olmak istiyordum.
Adalet için güreşip ben hür
Bir ölümle ölmek istiyordum.

Ben kendimi esirgedim evet,
Yedi ölçüp bir kestim daim.
Bugün, işte, ağrır zonklayarak
Yedi ölçüp bir kestiğim yerim.

Korkuyla uyanıp sabahları,
Tutarım, içimde nefesim:
Casus gibi sessizce gelir
Her bir düşünüp attığım adım!
1983

FARKLI OLARAK
Sizden farklı olarak, her hıl
Yolların bilemen avunışning men.
Sizden farklı olarak, meni
Vâyege yetkezer yetişmavçilik.

Uzakda miltilleyatgen şemçirak-nefret
Köprak yarıladı yolımnı
Mehr kuyaşige köre dostlarning.

Eğer heç kim meni yerge urmasa,
Kökke kanday sekrey alardım?

Addiy ösimlikmen, hulles:
Kança köp suv kuysalar tegimge,
Men şunçelik gülleb-yaşnaymen.
1983

FARKLI OLARAK
Sizden farklı olarak, her çeşit
Yollarını bilirim avunmanın ben.
Sizden farklı olarak, beni
Kemâle eriştirir yosulluk.

Uzakta titreyerek yanan nefret mumu,
Daha çok aydınlatır benim yolumu
Şefkat güneşine göre dostların.

Eğer kimse yere çalmasaydı,
Ben göğe nasıl sıçrayabilirdim?

Kısacası basit bir bitkiyim ben:
Ne kadar çok su dökseler köküme,
Ben o kadar açılıp çiçeklenirim.
1983

SIÇKAN İNİNİNG YENGİ BAHÂSI
Meni satgin. dostingni sat, sat ağayningni,
Sata-sata ikki mingge yakın pul topla,
Ve satıb al ming tengege sıçkan inini
Öz nâmingge ötkez yene ming tenge töleb!
1985

FARE İNİNİN YENİ FİYATI
Beni sat, dostunu sat, sat arkadaşını.
Sata sata iki bine yakın pul topla,
Ve satın al bin pula fare inini
Kendi namına geçir onu bin pul verip!
1985

GÜNÂH
Günahlarımnı u yakdan alıb,
Bu yakka koyamen:

Yaşligimden alıb,
Balaligimge.

Balalikden alıb,
Gödeklik boynige koyamen.

Nihayet, gödeklikden alıb…
Kayerge koyışnı bilmeymen-
Fakat bakıramen telbelerçe men:

-Nime günâhı bar gödekning, nime?!
1983

GÜNAH
Günahlarımı o yandan alıp,
Bu yana koyarım:

Gençliğimden alıp,
Çocukluğuma.

Çocukluktan alıp,
Bebekliğin boynuna asarım.

Nihayet, bebeklikten alıp…
Nereye koyacağımı bilemem,
Fakat bağırırım deliler gibi ben:

- Ne günahı var bebeğin, ne?!
1983

KAFESDEGİ SIÇKAN
Kafesdegi mene şu sıçkan
Bir peytler bülbül edi.

Bir peytler pirilleb uçar edi u,
Hâzır-örmeler.

İlgeri avçiden korkardı şorlik,
Endi-müşükden.

Bizni uyğatardı bir peytler
Tang çağı çeh-çehleb,
Mene şu sıçkan.
1983

KAFESTEKİ FARE
Kafesteki işte şu fare
Bir zamanlar bülbül idi.

Bir zamanlar pır pır uçardı o.
Şimdi sürünür ayak altında.

Evvelce avcıdan korkardı zavallı,
Şimdi ise kediden.

Bizi uyandırırdı bir zamanlar
Seher vakti cik-cik diye öterek,
İşte şu fare.
1983

KUVANÇ
Kuvanıb çıkamen üyden,
Kuvanıb kiremen üyge-
Nime boldı menge, bilmeymen,

Köklerge sekregim keledi.
Yerlerde ağnagim keledi-
Nime belâ boldı, bilmeymen.

Külemen-adamlar karamas,
Külemen, tinimsiz külemen-
Lekin heç kim tohtatmas meni.

Heç kim yardem kolını çözmes,
Kayrılıb karamas bir insan zâtı
Kuvançdan öleyatgen adamge!
1983

SEVİNÇ
Sevinçli bir hâlde çıkarım evden,
Sevinçli bir hâlde girerim eve,
Ne oldu bana, bilmiyorum.

Havalara uçasım gelir,
Yerlerde yuvarlanasım gelir,
Ne belâ oldu, bilmiyorum.

Gülerim, insanlar bakmaz,
Gülerim, durmadan gülerim,
Lâkin hiç kimse durdurmaz beni.

Hiç kimse yardım elini uzatmaz,
Dönüp bakmaz bir insanoğlu
Sevinçten ölmekte olan adama!
1983

TEŞBEH
Nilüfer, şekkak gül, suvnı tenleding,
Asmânning aksige tamır yazgen gül,
Bunda men yegâne seni angladım.

Mening yüregimge ohşaysen, vallah:
Sen kebi yer bilen kök ortasıda-
Köksimde turıbdı u hem muallak!

Nilüfer! Suvdegi ayning koşnısı!
Mening yüregimni heç kim tüşünmes,
Heç kim-tüşüngenim kebi men seni!
1983

TEŞBİH
Nilüfer, şüpheci çiçek, sen suyu seçtin,
Gökyüzünün aksine kök salan çiçek,
Dünyada ben sadece seni anladım.

Benim yüreğime benziyorsun, vallahi:
Senin gibi yer ile gök arasında,
Göğsümde durur o da muallak!

Nilüfer! Ayın sudaki komşusu!
Benim yüreğimi hiç kimse anlamaz,
Hiç kimse, anladığım gibi ben seni!
1983
ÂMEDSİZ ADAMNİNG DEGENİ
Âmedni karengki, üyim yok,
Yanıb keter edi bolgende.

Bağım yok-ku, ming katla şükr,
Kurıb kalar edi eger u bolsa.

Bahtımge, âmedsizmen,
Yenede âmedsiz bolardım yoksa.
1983

TÂLİHSİZ ADAMIN DEDİĞİ
Tâlihe bak ki, evim yok,
Yanıp giderdi eğer olsaydı.

Bağım yok, bin kere şükür,
Kuruyup kalırdı eğer olsaydı.

İyi ki ben tâlihsizim,
Yine de tâlihsiz olurdum yoksa.
1983

ENG ŞİRİN CAN
Men hayatge öçmen, hayatge hasis-
Kısmet eng şirin can beribdi menge,
Şu kadar şirin can, şu kadar aziz,
Hattâ kurban kılsa erzir Vatange!
1985

EN ŞİRİN CAN
Ben hayata muhteris, hayata hasis,
Kısmet en şirin canı verdi bana,
O kadar şirin can, o kadar aziz,
Hatta kurban olsa değer Vatana!
1985

ADAM NİGÂHI
Yağayatgen karge karab oylaysen: nege adam
nigâhıdan izler kalmaydı? Eger kalsa, bu iz kaysı şeklde
bolışi mümkin, deb oylaysen.
Adam nigâhı, barça nerselerden mevcudrak, nege
undan izler kalmaydı?
Adam nigâhıdan hem ağırrak yük yok, nege undan
izler kalmaydı, deb yazasen ve şu yazuvning oşa iz ekenligi
hayalingge hem kelmeydi.
1982

İNSAN BAKIŞI
Yağmakta olan kara bakıp düşünüyorsun:
Niye insan bakışından izler kalmıyor? Eğer kalsaydı,
bu izin ne şekilde olması mümkün, diye düşünüyorsun.
İnsan bakışı, bütün her şeyden daha mevcut,
niye ondan izler kalmıyor?
İnsan bakışından daha ağır yük yok, niye ondan
izler kalmıyor, diye yazıyorsun ve şu yazının da onun izi
olduğunu hayal etmiyorsun.
1982

MANZARA
Kar azgine oylanıb turdı,
Keyin… yağa başladı yene:
Songra tindi. Birpes otırdı
Karbabage ohşab, cimgine.

Lekin kimdir keldiyu şu peyt
Kar yüzige burun ornatdı-
Şorlik karning nefesi kaytdı
Yer hididen-nâtanış hidden!

Yene birav-kar bilmes, kimdir
İkkite köz koydı kömirden-
Karning başı aylandi gir-gir,
Appak âsmân karaydı birden!
1983

MANZARA
Kar biraz düşünüp durdu,
Sonra… yağmaya başladı yine:
Daha sonra dindi. Biraz oturdu
Kardanadam gibi, sessizce.

Fakat biri geldi ve o sırada
Karın yüzüne burun yerleştirdi.
Zavallı karın nefesi kesildi,
Toprak kokusundan, yabancı kokudan!

Yine biri, karı bilmeyen biri
İki de göz koydu kömürden.
Karın başı döndü fırıl fırıl
Bembeyaz gökyüzü karardı birden!
1983

ZİNEPÂYE
Çakmakdey “yalt” etdi yengi bir fikr,
Şiddet tikan güldey berk urdı,
Ornıdan turdı,
Yarışdı nim karanğu tefekkür,
“Tokneşüv” deb yazdı kağazge!

Oylaş mümkin emes edi,
Efsus oylandı-
Üstiden çizildi TOKNEŞÜV,
Yanige yazıldı YÜZME-YÜZ.
Oylaş ölim bilen berever edi,
Lekin u oylandı, YÜZME-YÜZning hem
“ÜÇREŞÜV” deb yazdı üstige.

Endi oylaş ölim degen gep emes.
Endi u mutlaka hâtırcem-
Çünki bir-bir basıb, hırâmân yürib
“ÜÇREŞÜV” “VİSÂL”ning yanige keldi.
1980

MERDİVEN
Şimşek gibi “çaktı” yeni bir fikir,
Şiddet bahşeden gül gibi şimşek çaktı,
Yerinden fırladı,
Aydınlandı yarı karanlık tefekkür,
“Tokuşma” diye yazdı kâğıda!

Düşünmek mümkün değildi,
Efsus düşünüldü.
Üstünden çizildi TOKUŞMA,
Yanına yazıldı YÜZ YÜZE.
Düşünmek ölüm ile beraberdi,
Fakat o düşündü, YÜZ YÜZE’nin
“BULUŞMA” diye yazdı üstüne.

Şimdi düşünmek ölüm değildir.
Şimdi onun mutlaka gönlü rahat.
Çünkü bir bir basıp, nazla yürüyüp
“BULUŞMA”, “VİSÂL”in yanına geldi.
1980

ŞÂİR HAYATİGE TAKRİZ
Ne gözel teşbeh bar, ne istiâre,
Ne yüksek hayalden bardır esâret,
Bar-yoğı-tang kebi bir istihâle,
Torğay yüregidey kiçik cesâret.

Ne bülbül bar bunda, ne-de tâvuslar,
Ne vefâ adamge ve ne hıyânet,
Bar-yoğı-yumalak, şeffaf tâvuşlar,
Ğışt kebi kıp-kızıl, törtbürçek mehnet.
1983

ŞAİRİN HAYATINA TAKRİZ
Ne güzel teşbih var, ne istiâre,
Ne yüksek hayalden vardır esaret,
Varı-yoğu tan gibi bir istihâle,
Torgay yüreği gibi küçük cesaret.

Ne bülbül var bunda, ne de tavuslar,
Ne vefâ insana ve ne hıyanet,
Varı-yoğu yuvarlak, şeffaf sesler,
Tuğla gibi kıpkızıl, dört köşe mihnet.
1983

USÛLLERDEN BİRİ
Yalğan
Yaşaş usûlleriden biridir.
Mekr-yaşamakning yene bir yolı.
Hiyle hem şunaka.
Demek, toğrı sözni aytış hem
Yaşaş usûlige kirer, şübhesiz.
1981

USÛLLERDEN BİRİ
Yalan,
Yaşama usûllerinden biridir.
Desîse, yaşamanın başka bir yolu.
Hile de onun gibi.
Yani, doğrusunu söylemek de
Yaşama usûlüne girer, şüphesiz.
1981

ERKEK
Erkek mektııb yazsa.
Ayal kolları
Titreydi ming fersah neride.

Konğırak kılsa u,
Ayal âvâzı
Erkek âvâzining pincige kirer.

Erkek üyge kirse, nihâyet,
Ayal kolları
Aylanar def’aten ikkite gülge…

Erkek üyde bolsa,
Çiraknı bemelâl öçiriş mümkin.
1983

ERKEK
Erkek mektup yazarsa,
Kadının elleri
Titrer bin fersah uzakta.

Telefon ederse o,
Kadının sesi
Erkeğin sesine nüfûz eder.

Erkek eve girerse, nihayet,
Kadının elleri
Dönüşür birdenbire iki güle…

Erkek evde olursa eğer,
Işığı korkusuzca söndürmek mümkün.
1983

SAVIB BARAYATGEN KOLLARNI UŞLEB
Uning savıb barayatgen kolını kısıb, sönib barayatgen közlerige tikildim:

-İşan, men bütünley kaytıb kelemen. Meni şeherge bağlab koyışgeni yok. Yazuv-çizüvimni şu yerde kılsam hem bolaveredi. Men sen ekken derahtnı terbiyeleymen, ükelerimge yardem beremen, ular bilen birge, dâim birge yaşaymen…

Köngling tok bolsın, endi heç kaçan şeherge ketmeymen, endi aklım kirdi…

Men öleyatgen adamnı şunday aldadım.
1982

SOĞUYAN ELLERİ TUTUP
Onun soğuyan elini tutarak sönmekte olan gözlerine baktım:

- İnan, ben tamamen dönüp gelirim. Beni şehre bağlayan bir sebep yok. Yazıp-çizmeyi burada da yapsam olur. Ben senin diktiğin ağaca bakarım, küçük kardeşlerime yardım ederim, onlarla beraber, daima beraber yaşarım…

Gönlün rahat olsun, artık asla şehre gitmem, şimdi aklım erdi…

Ben ölmekte olan adamı bu şekilde aldattım.
1982
UYKUDAN ÇARÇAGEN KUŞLAR
Tang yarışmakda. Ay tabara hıralanadi.

Ay, lâhza sayın buğlanıb barayatgen çeşme.
Ay, tüşlerimiz suv içedigen çeşme…

Tang yarışmakda. Kılt etgen şamal yok.
Lekin tal bergleride seziler-sezilmes bezavtalik bar.
Neçükdir zaif, neçükdir bemecâl titrak bar ularda.

Belki, bu uyğanayatgen kuşlar ayağıdagi titrakdır.
1982

UYKUDAN YORULAN KUŞLAR
Şafak sökmekte. Ay yavaş yavaş matlaşıyor.

Ay, her an biraz daha buğulanan bir pınar. Ay, düşlerimizin su içtiği pınar…

Şafak sökmekte. Rüzgârdan eser yok. Fakat ağacın
yapraklarında belli belirsiz bir kıpırtı var. Ne kadar zayıf,
ne kadar mecâlsiz bir titreyiş var onlarda.
Belki, bu uyanmakta olan kuşların ayağındaki titremedir.
1982

BERİBİR
Kimdir çin yürekden nefretlenseyu
İhlâs bilen tinmey karğasa meni,
Beribir, beribir yaşayalmasdım
Bugüngi künimden hem better.

Kimdir tilek kılsa hakımge her kün,
İlticâ icâbet bolıb tursa hem,
Bugüngi künimden hem ferâvânrak,
Şâdmânrak yaşalmas edim beri bir.
1981

HEPSİ BİR
Birisi gerçekten nefret etseydi ve
İhlâs ile durmadan lânetleseydi beni,
Hepsi bir, hepsi bir yaşayamazdım
Bugünkü günümden daha beter.

Birisi dileseydi hakkımda her gün,
Duası kabul olunsa bile,
Bugünkü günümden daha müreffeh,
Sevinçli yaşayamazdım, hepsi bir.
1981

AYNİNG ON BEŞİ
Yaruğ boldı ayning on beşi,
Kalgen on beşi hem yaruğ boldı-ku-
Men bir kemsukum kişi,
Yüregim kuvançge toldı-ku.

Erte kuvanıbmen, karengki,
Mükemmel eken dünyâning işi-
Mene, ay on beşi karanğı,
İkkilenib turar kalgen on beşi.
1983

AYIN ON BEŞİ
Aydınlık oldu ayın on beşi,
Kalan on beşi de aydınlık oldu.
Ben bir mütevazi kişi
Yüreğim kıvançla doldu.

Önceden sevinip ben, bakın ki
Mükemmelmiş dünyanın işi,
İşte, ayın on beşi karanlık,
İkirciklenip durur kalan on beşi.
1983

ANA BİLEN HAYRLAŞUV
Tabara akarar başıdagi saç,
Tabara uzaklaşar undan
Başını silegen ul mehribân kol.

Tabara uzaklaşar,
Uzak-uzaklarda hilpirer
Özge bir devletning bayrağı kebi.
1981

ANA İLE VEDÂLAŞMA
Yavaş yavaş ağarır başındaki saç,
Yavaş yavaş uzaklaşır ondan
Başını okşayan o müşfik el.

Yavaş yavaş uzaklaşır,
Uzak, çok uzaklarda dalgalanan
Başka bir devletin bayrağı gibi.
1981

SÖZLERNİ YARATIB
Sözlerni yaratıb,
Ularge boysunamız bir küni.
Her kimning boynıda asılıb turar
Ma’lum harflerden teşkillengen söz.
Deylik, “Ahmed!” dese uyğanmaymen men,
Uyğanmaymen “Taşmat!” deb bakırsalar hem.
İsmimni bilmese mamakaldırak
Uyğata almaydı meni heç kaçan.

Oylab köring endi, kançalar kıyın
Bütün halknı uyğatmakçi bolgen dehâge.
1980

SÖZLERİ YARATIP
Sözleri yaratıp,
Onlara boyun eğeriz bir gün.
Herkesin boynunda asılı durur
Malûm harflerden teşkil edilen söz.
Meselâ, “Ahmet!” denilse uyanmam ben,
Uyanmam “Taşmat!” diye bağırsalar da.
İsmimi bilmezse gökgürlemesi
Uyandıramaz beni hiçbir zaman.

Tasavvur edin şimdi, ne kadar müşkül
Bütün halkı uyandırmak isteyen dâhiye.
1980
ŞÂİR
Temeki hididen boğılgen devar,
Mehmandan çarçagen desturhan,
Unda almalarning kaldığı,
Ğıybetler kaldığı yatıbdı.

Kürside otırar közleri batık,
Saçları akarıb ketgen kuş.
Sayraşni unutgen,
Bizning tilimizge ötib algen u.

Bizning tilimizde gepirgen küni
Saçları akarıb kalgen kuş.
1980

ŞAİR
Tütün kokusundan boğulan duvar,
Misafirden yorulan sofra,
Onda elmaların artığı,
Gıybetlerin artığı yatar.

Sandalyede oturur gözleri çökük,
Saçları ağarıp giden kuş.
Ötmesini unutup,
Bizim dilimizde konuşan o.

Bizim dilimizde konuştuğu gün
Saçları ağarıp kalan kuş.
1980
SAN’AT
Adamnı ot bilen yakıb bolmaydı,
Adamge kar bilen ot koyış mümkin.
Maviy âsmânning bir parçası bilen
Ot koyıb yubarış mümkindir unge.

Koşıknı üstige sepingler,
Gül bilen
Bülbülni tutatkı kılıb,
Yakıng semender kuş adamnı!

Etrafda heç vaka bolmasa,
Kakragen çöl bolsa teverek.
Yakış mümkin tegige
Uning özi yazgen şe’rlerni kalab.
1980

SANAT
İnsanı yakmak mümkün değil ateşle,
Fakat karla yakmak mümkündür onu.
Mavi gökyüzünün bir parçası ile
Ateşe vermek mümkündür onu.

Mûsıkîyi üstüne serpiniz.
Gül ile
Bülbülü tütsü kılıp,
Yakın semender kuş insanı!

Etrafta hiçbir şey olmasa da,
Kupkuru çöl olsa da her yan,
Yakmak mümkündür altına
Onun kendi yazdığı şiirleri atıp.
1980

KAHRATAN
Ak româli başge tanğılgen,
Kımır etmey, tübenge karab,
Ferzendleri hıyânet kılgen
Ana kebi turar her deraht.

Her lâhzada bir ebediyet-
Çong fâcia huddi keçgendey,
Sükût içre turar tabiat
Bir dehşetli kasem içgendey.
1984

ŞİDDETLİ SOĞUK
Ak yazması başında bağlı,
Hiç kımıldamadan yere bakar,
Tıpkı çocukları ihanet eden
Bir ana gibi durur her ağaç.

Her lâhzada bir ebediyet,
Büyük bir facia yaşanır gibi,
Sükûnet içinde durur tabiat
Bir dehşetli yemin eder gibi.
1984

CİMCİLÂK
Bahârning kolı yok.
Cimcilâğı bar.
Oşa cimcilâğı bilen u
Şirin tegib koydı kuyaşge
Kuyaş bilmey kaldı
Külib yubargenin “hâ-hâ”leb.

Sel-pel nukıb kördi, sel türtib kuydı
Börtgen caylerige navdening.

Undan hem âhiste,
Yenede şirin,
Türtki emes, yengilrak hareket ile,
Nime desem eken, tegdi-tegmedi
Börtgen câylerige ma’sum kızlarning…

Yok, âdâb bilen yol berdi halâs
Çıkıb keleyatgen… hemmege!
1984

SERÇE PARMAK
Baharın eli yok.
Serçe parmağı var.
Bu parmağı ile o
Hoş bir şekilde dokundu güneşe.
Güneş anlamadı onun
Gülüp durduğunu “kahkaha” ile.

Biraz dokundu, biraz dürttü
Tomurcuklanan yerlerine dalın.

Ondan da yavaşça,
Fakat yine hoş bir şekilde,
Dürtmeden, çok hafif bir hareketle,
Nasıl desem ki, değdi-değmedi
Tomurcuklanan yerlerine masum kızların…

Hayır, nezaketle yol verdi sadece
Çıkıp gelmekte olan… herkese!
1984

KASEM İÇMEDİM MEN
Birar merte özim yalanğaç turıb,
Köylek kiydiremen, dedimmi, sizge-
Yığlaydigen câyda kahkaha urıb,
Kuvanç küyçisimen, dedimmi sizge?

Kasem içdimmi men “edeşmeymen”, deb.
“Günâh kılmaymen”, deb va’de berdimmi,
Kiyimingiz kiyib, nânıngizni yeb,
Sizning kulıngizmen mengü, dedimmi?

Kaysı e’tikâddan şunçaki kaytdım,
Şunçaki yaşadım, çekdim eziyet-
Ahir “yığlamaymen”, deb kaçan aytdım,
Kaçan imzâ çekdim “Bahtlımen” deye?!
1984

YEMİN ETMEDİM BEN
Kendim hiç çıplak olduğum hâlde,
Gömlek giydiririm, dedim mi, size?
Ağlanılan yerde kahkahalar atıp,
Kıvanç şarkıcısıyım, dedim mi size?

Yemin ettim mi ben “yanılmam” deyip,
“Günah işlemem”, deyip söz verdim mi?
Giyiminizi giyip, ekmeğinizi yeyip,
Sizin kulunuzum ebedî, dedim mi?

Hangi imandan kolayca vazgeçtim,
Veya ben boşuna çektim eziyet?!
Ne zaman size ben “ağlamam”, dedim,
Ne zaman imza attım “Mutluyum”, diye?!
1984

ÜYGE VAZİFE
Şamnı yâd al, nehârnı yâd al,
Karnı yâd al, bahârnı yâd al,
Vakt singeri akıb barayatgen
Yâdda turmas enhârnı yâd al.

Yâd al, közing körgen ne bolsa,
Ötkinçidir bu derdler-yâd al;
Tâki bir kün peymâneng tolsa,
U dünyâda esleş-çün yâd al.

Saddelerning cenneti bilen
Kıyasleş-çün bağlarnı yâd al,
Tâvuslarning tavuşlarıdan
Zerikersen-zağlarnı yâd al.

Tok künlerni yâd al behatâ,
Aç künlerni yâd algin, elbet,
Zerâ, açlık, açlık hem hattâ
Bu dünyâning ne’meti fakat!
1985

EVE VAZİFE
Akşamı yâd al, günü yâd al,
Karı yâd al, baharı yâd al,
Zaman gibi akıp giden
Hatırda durmayan nehri yâd al.

Yâd al, gözün gördüğü ne varsa,
Geçicidir bu dertler, yâd al;
Ta ki bir gün peymânen dolunca,
O dünyada hatırlamak için yâd al.

Basit insanların cenneti ile
Mukayese için bağları yâd al,
Tavusların seslerinden
Sıkılırsan, kargaları yâd al.

Tok günleri yâd al eksiksiz,
Aç günleri yâd al, elbet,
Zira, açlık, açlık da hatta
Bu dünyanın nimeti sadece!
1985

TELEFON
Maşina “şavkın salyapmen” deb oylamaydı,
“Akyapmen” deb hayalige keltirmeydi deryâ.
Kulak eşitib köz körmedi heli
Kürtek çıkargen birar derahtning
Tuğayatgen ayaldey dâd salgenini.
Telefon hem özining konğırağıdan
Sepçib ketmeydi özi.

Yahşıyam sepçib ketmeydi.
Bolmasa u hem bir küni ölerdi,
Mazarı üstide yığlab otırardık uning hem.
1978

TELEFON
Araba gürültü ettiğini farketmez,
Aktığının farkında değil ırmak.
Kulak işitip göz görmedi henüz
Tomurcuklanan hiçbir ağacın
Doğuran bir kadın gibi bağırdığını.
Telefon da kendi zil sesinden
Korkuyla sıçramaz.

Şükür ki korkuyla sıçramıyor.
Yoksa o da bir gün ölüp giderdi,
Mezarı üstünde toplanıp ağlardık onun da.
1978
AYDINGE
Arıkkınem mening, gözel nineçim,
Uruşkanım mening, ehilim mening,
Tavuşkanım mening, tezkâr gineçim,
Kemelek singeri, her hilim mening.

Sen mening ayımsen, mening mo’cizem,
Ay kebi heç kaçan tutılmagenim.
Sen yalğız küçlimsen, mening âcizem,
Def’atenim mening, kütilmegenim.

Tilimge heç kaçan çıkmaydı çıpkan
Sen hakda gepirsem, mening mo’cizem,
Sen üçün yaşasam-uzak yaşaymen,
Mening kerekkinem, mening becizem.

Mesrur mecnuntalım, müngli toranğıl,
Aydınginem mening, yarım karanğım.
1979

AYDIN HANIMA
Narinim benim, güzel kız böceğim,
Vuruşkanım benim, uysalım benim,
Tavşanım benim, tezcanlı kindarım,
Gökkuşağı gibi, rengârengim benim.

Sen benim ayımsın, benim mucizem,
Ay gibi hiçbir zaman tutulmayanım,
Sen yalnız güçlümsün, benim âcizem,
Birden görünenim, beklenilmeyenim.

Dilimde hiçbir zaman çıkmaz çıban
Senden bahsedersem, benim mucizem.
Senin için yaşarsam uzun yaşarım,
Benim zaruretim, benim beyhudem.

Mesrur salkım söğüdüm, mahzun torangıl,
Aydınım benim, yarı karanlığım.
1979

KURULTAY
Tang atar. Çimyançal öz çöntegiden
Kuyaşnı çıkarar horazkand kebi,
Bayramge aylanar hava def’aten,
Özgerer bu tahir âsmânning ta’mı,

Hâriciy koşıkdey yangrer “Beri gel”,
Cor bolıb, sümelek eriydi çek-çek,
Uzakda, dünyâning muz minberige
Tırmaşar pest boylı, azğın bayçeçek.
1985

KURULTAY
Tan atar. Çimyan dağı cebinden
Çıkarır güneşi horozşekeri gibi,
Bayrama döner hava o anda birden,
Değişir bu kekre gökyüzünün tadı.

Yabancı bir koşuk gibi yankılanır “Beri gel”,
Onunla birlikte, buzlar erir şıp-şıp,
Uzakta, dünyanın buzdan minberine
Tırmanır kısa boylu, narin kardelen.
1985

ŞİRİN CAN
Sen dünyânı yengiş üçün bağlagensen bel,
Men özimge karşı koydım fakat özimni.

Sen tayyarsen ğâye üçün otda küyişge,
Meni ese küydiredi ğâyening özi.

Sen mene şu adamlar-çün ölmakka tayyar,
Ular üçün yaşamakka tayyar ese-men.

Tatıb kördim:
Mening cânım senikiden şirinrak eken.
1983

TATLI CAN
Sen dünyayı yenmek için uğraşıyorsun,
Bense yalnız kendime karşı koydum kendimi.

Sen hazırsın gaye için ateşte yanmaya,
Beni ise yakmakta gayenin kendisi.

Sen işte şu insanlar için ölmeye hazır,
Oysa ben onlar için hazırım yaşamaya.

Tadına baktım:
Benim canım seninkindcn tatlıymış.
1983
FAL
Ming yarım yıl beri Şah İskenderden,
Kök hun Atilladan on asr yirak,
On üç asr keyin Yuliy Kayserden,
Mahmud Gazneviyden üç yüz yıl berrak.

Ammâ Bonapartdan tört yüz yıl neri,
Yene hem nerirak Âriy Bukadan!..
İnkılâbdan altı asr ilgeri,
Demek, altı yüz yıl bizden mukaddem.

Çünki u Bâbürge yakın cüde hem,
Ehtimâl, yetmiş yıl, yetmiş hem çıkmas,
Uluğbekke ese, şundak bir kadem
Saray bosağasın hatlab ötse, bes!
1985

FAL
Bin beş yüz yıl beri Şah İskender’den,
Gök-Hun Atillâ’dan on asır uzak,
On üç asır sonra Jül Sezar’dan,
Mahmud Gaznevî’den üç yüz yıl beride.

Fakat Bonapart’tan dört yüz yıl geri,
Yine de uzakça Ârî Boğa’dan!
İnkılâbdan altı asır ileri,
Yani, altı yüz yıl bizlerden önce…

Çünkü o Bâbür’e yakın pek çok hem,
İhtimal, yetmiş yıl, yetmiş de çıkmaz,
Uluğbey’e ise, şöyle bir adım,
Saray eşiğini atlayıp geçse, tamam!
1985

DEHKAN KOLLARI
Bir kolım köksimde turar muntazam,
Bir kolım reisge selâmlar berer,
İşge şonğıb keter kalgen ontesi-
Kalgen onte kolım pahteni terer.

Koldan ibâretdir mening vücûdım,
Közim-kol, yüzim-kol, ayağım hem-kol,
Neki türtib çıkkan bolsa içimden,
Beri-kol, hattâki… kulağım hem-kol!

Tüşde ayan boldı uluğ bir maksad,
Alğa keteyapmen, bakmay arkamge:
Hocelik yerige pahteni eksem,
Men kol ekecekmen öz tamarkamge!
1985

ÇİFTÇİ ELLERİ
Bir elim göğsümde durur muntazam,
Bir elim reise selâmlar verir,
İşe dalıp gider kalan on tanesi,
Kalan on elim pamuğu derer.

Elden ibarettir benim vücudum,
Gözüm el, yüzüm el, ayağım eldir.
Çıkıntı hâlinde ne varsa gövdemde,
Hepsi el, hatta… kulağım da eldir!

Düşte ayan oldu ulu bir maksat,
İleri gidiyorum, bakmam arkama:
Devlet arazisine pamuk ekersem,
El ekeceğim ben kendi tamarkama!
1985

TÜRKİSTAN
Her bir sâniyede yüz bar tintilgen.
Yüz bar soraklangen şeppetdey diyâr-
Senmi, heli oşa kökke intilgen,
Senmi, karanğuda ahtargen ziyâ?!

Ferâvân hayatdan nâşükür bende,
Nân emes, erk hakda küylegen senmi-
Yaman atlik bolıb hemmege bunda
Yene hemme hakda oylagen senmi?!

Senmi tııtıb kalgen Adl kamçısın,
Senmi hak cezâge halâkıt bergen-
Senmi nişan algen köz yaş tamçısın,
Senmi heli oşa tekebbür mergen?

Senmi heman boyınsunmagen boyın,
Kakragen leblerning al kahrı-senmi?!
Kullar sahrâsıda köterib kuyun,
Heç ne körmegendey, lâl dehriy senmi?!

Sakçı uykuda, deb ümid-le bakkan,
Kaçışnı közlegen senmi piyâde-
U ağır zencirni şeldiretmakka
Cür’et etgen senmi cimcit dünyâda?!
E-he, senmi?!
1985

TÜRKİSTAN
Her saniyede yüz defa aranan,
Soruşturulan avuç kadar diyar,
Sen mi, hâlâ aynı göğe yönelen,
Sen mi, karanlıkta ışık arayan?!

Bu güzel hayata şükretmeyen köle,
Ekmek değil, erk hakkında şakıyan sen mi,
Yaman isimle anılıp bu dünyada
Yine herkesi düşünen sen misin?!

Sen misin alan Adalet kamçısın,
Sen misin hak cezaya karşılık veren,
Nişan alan göz yaşı damlasın,
Sen misin hâlâ o kibirli avcı?

Sen misin asla eğmeyen boyun,
Kuruyan dudakların kızıl kahrı sen mi?!
Esaret çölünde fırtınalar yaratıp,
Hiçbir şey görmeyen, şaşkın dehrî sen mi?!

Bekçi uykuda, deyip ümitle bakan,
Kaçmayı gözleyen sen misin piyade,
O ağır zinciri şangırdatmaya
Cür’et eden sen misin sessiz dünyada?!
Evet, sen misin?!
1985

KUR’A
Aynı kış künlerining biride
Ya’ni kırk tokkızning dekabride
Men kur’a teşledim, dünyâge kelib.

Yerge tüşgeni yok hemân bu kur’a,
Turıbmen-ku hemân unge tikilib-
Yürek teke-püke:
Çikkemi, pükke,
Çikkemi, pükke?
1985

YAZI – TURA
Böyle kış günlerinin birinde
Yani kırk dokuzun Aralığında
Yazı-tura attım, dünyaya gelip.

Yere düşmüşlüğü yok henüz paranın,
Hâlâ ona bakıp duruyorum,
Yüreğim ağzımda:
Yazı mı, tura mı,
Yazı mı, tura mı?
1985

KORKUV
Korkayaptı.
Neri otır.
Yukmasın korkuv.
Undan çıkıb senge bu derd kılmasın hücum.
Hayatıning yarmın hâzır berer edi u,
“Men korkmaymen”, deye bir bar haykırmak üçün.

Keçir uni, niyetleri pâk edi uning,
“Tandım”, deye düşmanıge yalıngünçe tâ,
Ezgü yolda yürekleri çâk edi uning
Korkuv degen kesellikke çalıngünçe tâ…

“Kim kelyaptı”, deye hayran bolaverme sen
Bu tavuşning neligini undan soragin;
Bu-kökrekde eleng-celeng, zir yügüreyatgen
Yürek erür, korkayatgen insan yüreği!
1985

KORKU
Korkuyor.
Uzak otur.
Bulaşmasın korku,
Ondan çıkıp sana bu dert kılmasın hücum.
Hayatının yarısını şimdi verirdi o,
“Ben korkmuyorum”, diye bir defa haykırmak için.

Affet onu, niyetleri pak idi onun,
“İnkâr ettim”, diye düşmana yalvarıncaya kadar,
Hayır yolunda yüreği çâk idi onun
Korku denilen hastalığa tutuluncaya kadar. . .

“Kim geliyor”, diye hayret etme sen
Bu sesin mahiyetini ondan sor;
Bu, göğüste telâş içinde çırpınan
Yürektir, korkan insanın yüreği!
1985

YIKILGENNİ TEPME
Yıkılgenni tepme. Her hâlde, merhum..
Toğrı, u yıkıldı, lekin her hâlde,
Senü menge ohşab yıkılmadı-ku,
Ölmedi-ku balık kıltanağıdan.

Ölmedi u balık kıltanağıdan,
Uning tamağıge tuğ tıkılgen, bil-
Yıkılsa hem, uning leng ayağıge
Yalavlar orelib, yıkılgendir ul.
1985

YIKILANI TEPME
Yıkılanı tepme. Herhâlde, merhum..
Doğru, o yıkıldı, fakat herhâlde,
Sana bana benzer şekilde yıkılmadı o.
Ölmedi o bir balığın kılçığından.

Ölmedi o balığın kılçığından,
Onun boğazına tuğ tıkıldığını bil!
Yıkılmış olsa da, onun aksak ayağına
Bayraklar dolaşıp yıkılmıştır o.
1985

TABİAT MUHÂFAZASI HAKIDA
Senge nime boldı, cânım, Karakum-
Kayge ğâyib boldı büyük şamallar,
Uluğ isyan kanı, kanı telâtum,
Ceyranlar kayerde, kanı celâller?..

Bir kaşık kanımdan keçseng, aytamen:
Karakum, sen-kumsen, addiy kumsen-bes.
Seni teşleb ketdi yavvâyı semen,
Seni ellekaçan terk etdi yolbars!..

Tağlarım, sizge-de bir belâ boldı,
Salâbet yok bardaş kurışıngizde,
Kördimu közimge cıkka yaş toldı-
Tağlarım, şiddet yok turışıngizde..

Rahm etib, aybge buyurmasengiz,
Sizge hem çin gepni aytay şu nefes:
Bugün heç kim korkmas güldiresengiz,
Bugün homreysengiz heç kim çekinmes!..
1985

TABİAT MUHAFAZASI HAKKINDA
Sana ne oldu, canım Karakum,
Nereye kayboldu büyük rüzgârlar,
Ulu isyan hani, hani telâtum,
Ceylânlar nerede, hani celâller?..

Mazur görüp eğer bağışlarsan söylerim:
Karakum, sen kumsun, basit bir kum.
Terk edip gitti seni yabanî kula atlar,
Seni çok zamandır terk etti kaplan!..

Dağlarım, size de geldi bir belâ,
Salâbet yok bağdaş kuruşunuzda,
Gördüm ve gözüm yaşlarla doldu,
Dağlarım, şiddet yok duruşunuzda…

Merhamet edip, eğer ayıp saymazsanız,
Size de hakikati söyleyip anlatayım şimdi:
Bugün hiç kimse korkmaz gürleseniz bile,
Kaş çatsanız da hiç kimse çekinmez sizden!..
1985

PİYÂDE TAĞLAR
Biz tağlar kaşıdan poezdde uçdık,
Kol siltdik ularge gâha deryâdan.
Ming bar “selâm” laşıb, ming “hayr”laşdık,
Tağlar-çi piyâde … piyâde.

Ular cüde sekin barışayatır,
Uçış istekleri yokdır semâda.
Şundak hem yeterler bemeylihâtır
Özge asrlarge… piyâde.
1974

PİYADE DAĞLAR
Dağların önünden trenle uçtuk,
El salladık onlara bazen ırmaktan.
Bin defa “selâm”laşıp, “vedâ”laştık,
Dağlar ise piyade … piyade.

Onlar pek âheste giderler,
Uçmak arzusu yoktur semâda,
Böyle de varırlar olsa da âheste
Başka asırlara… piyade.
1974

KEÇİKKEN BAHAR
Heç kim şe’r yazmaydı bugün,
Navdening boğzıda kaldı kürtekler.
Yürekler-kökrekde veznsiz tügün,
Bulut kör kuyaşnı yürer yetekleb.

Derathlar bir-birige tikilgen,
Hayran bir-birining hâlige,
Göyâ mehmanlardey uzakdan kelgen
Ve heç kim çıkmagen istikbâlige.

Şâir-şe’r,
Navde-yaprak,
Turna kanatını yazmaydı nege?
Nehât “hayr”laşıb kış bilen, endi
Birar bir fasl yok “Selâm!” deyişge?!

Cin ursın!
Kütmeymiz endi, ortaklar-
Şâir şe’ringni yaz! Yazıl, ey tügün
Navdening boğzıdan çıkıng, kürtekler,
Bugüngi sözingiz aytingler bugün!

Bizge fasl kerek! Farkı yok bizge
Hattâki beşinçi fasl bolsa hem!
1975

GECİKEN BAHAR
Hiç kimse şiir yazmaz bugün,
Dalın boğazında kaldı tomurcuklar.
Yürekler sinede hafif bir düğüm,
Bulut kör güneşi sürükler yedeğinde.

Ağaçlar birbirine dikmiş gözünü,
Hayran birbirinin hâline,
Sanki misafir gibi uzaktan gelen,
Ve hiç kimse çıkmayan istikbâline.

Şair-şiir,
Dal-yaprak,
Turna kanat yazmıyor niye?
Acep neden “vedâ”laşıp kış ile, şimdi
Neden bir mevsim yok “Selâm!” demeye?!

Lânet olsun!
Bekleyemeyiz artık, dostlar,
Şair, şiirini yaz! Çözül, ey düğüm!
Dalın boğazından çıkın, tomurcuklar,
Bugünkü sözünüzü söyleyin, bugün!

Bize mevsim gerek! Farkı yok bizce
Hatta beşinci mevsim olsa bile.
1975

KÖKSİMDEGİ BAŞ
Men seni, yüregim, silegim keler,
Esiz, kalıb keter mende bu hakıng…
Köksimge sen kebi birarte dilber
Başını koymagen şunçalar yakın!..
1974

GÖĞSÜMDEKİ BAŞ
Benim seni, yüreğim, okşayasım gelir,
Ne çare, kalır bende bu hakkın…
Göğsüme senin gibi hiçbir dilber
Başını koymadı bu kadar yakın!..
1974

YER-DENGİZ
Tolkınlar yelmakda yıllardey, mene,
Dengiz dengiz emes. Aslı yer-dengiz.
Biz uning yüzide bolsak amânet,
Tübide mutlaka mengüdirmiz biz.

Kareng, kalkıb yürer million tonnalık
Kadimgi Mısrning taş pökekleri.
Yaratıb, ularge yapışmadı halk
Yığısız, şav-şuvsız çökdiler beri.

Hevedegi Kelte minâre kalkır,
Kalkıydı heli hem köhne Semerkand.
Biz ese çöküvçen. Biz uluğ, ahir,
Bizler ağırrakmız taş ehramlardan.
1975

YER-DENİZ
Dalgalar uçmakta yıllar gibi, işte,
Deniz deniz değil. Aslı yerdir denizin.
Biz onun üstünde olsak da emanet,
Dibinde mutlaka ebedîyiz biz.

Bakın, batıp çıkar milyon tonluk
Eski Mısır’ın taştan mantarları.
Yaratıp, onlara yapışmadı halk
Ağlamaksızın, sessizce çöktüler hepsi.

Hive’deki Kelte minare yüzer,
Yüzüyor hâlâ köhne Semerkand.
Biz ise çökücüyüz. Biz büyüküz, çünkü,
Biz daha da ağırız taş ehramlardan.
1975

AVGUST
Avgust.
Heç kimning könglige tegmeydigen ılık bir fasl.
Yapraklar serasimada
bu meyinlikden.
Tünde şivirleb kör,
Ayge eşitiledi şiviring.
Cim kadem basasen
Yulduzlar tökilib ketmesin deye…
Avgust.
Yapraklar serasimada.
1975

AĞUSTOS
Ağustos.
Hiç kimseyi üzmeyen ılık bir mevsim.
Yapraklar şaşkın
bu mülâyemetten.
Gece fısılda da gör,
Aya ulaşır fisıltın.
Sessiz adım atmalısın
Yıldızlar dökülmesin diye…
Ağustos.
Yapraklar şaşkın.
1975

ENG SADDE KOŞIK
Derezem artıda: bağlar
Köçeler,
Şeherler,
Tağlar.
Undan hem neride dengizler,
Yollar.
Yol,
Yolning ahiride bir me’yus közler…
1974

EN SADE KOŞUK
Pencerenin ardında: bağlar,
Sokaklar,
Şehirler,
Dağlar,
Onun da ötesinde denizler,
Yollar.
Yol,
Yolun sonunda me’yus gözler..
1974

SOKMAK
Şam tüşer.
Sokmak cim kirib keter bağ taman.
Şu zehâtı meyseler unı
Kıtıklay başlaydı ikki tarafdan.
Sokmak kıkırlaydı,
Buralıb, buralıb küledi… yene
Devam eter yolıda sâkin.
Amma bağning töride birden
Ehtiraslı, yaşıl derahtlar
Hansireb engeşer uning üstige!

Şunda sokmak erib ketedi…
1976

PATİKA
Akşam olur.
Patika sessizce gider bağdan yana.
O anda birden çimenler onu
Gıdıklamaya başlar iki taraftan.
Patika kıkırdar,
Katıla katıla güler… yine
Devam eder yolunda sâkin.
Ama bağın üst tarafında birden
İhtiraslı, yeşil ağaçlar
Nefes nefese eğilir onun üstüne!

O anda patika eriyip gider…
1976
KÜZ
Kuyaş dehâ kebi
perişanhâtır.
Karaydı-nigâhı muallak.
Erinçak bir şebede eser
Huvillegen hıyâbân ara.
Hâlden taygen mecnuntal ese
Peypesler boş skameykeni…
Fakat âsmân küçli her kaçangidey-
Maviy.
1975

GÜZ
Güneş dâhi gibi
düşünceli.
Bakar boş nazarlarla.
Tembel bir rüzgâr eser
Boşalan parka doğru.
Mecali kalmayan salkım söğüt ise
Karıştırır boş kanapeyi…
Sadece âsumân güçlü her zamanki gibi,
Mavi.
1975

UHLEYATGEN AT
Athanada…
At uhler tikke.
Uhler uning boynıda boran.
Dünyada canzât yok,
Uhleyatgen atdan ğamginrâk!

Uni sileş üçün,
Eçiniş üçün
Yüzte suluv kızning kolları kerek,
Yüzte!.

Athanada at ııhler tikke,
Me’yus boran boynıda uhler.
1978

UYUYAN AT
Tavlada…
At uyur ayakta.
Uyur onun boynunda boran.
Dünyada canlı yok,
Uyuyan attan daha gamlı!

Onu okşamak için,
Ona acımak için
Yüz güzel kızın elleri gerek,
Yüz!

Tavlada at uyur ayakta,
Me’yus boran boynunda uyur.
1978
VEHİME
… U yene çirakni yakadı,
Karaydı-
Stolde bemelâl yatıbdı piçak.
Çiraknı öçirer
Ve yatar:
“Heli hem stolde yatgenmikin u?”
Çiraknı yakadı,
Karaydı-
Heli hem stolde yatardı piçak…
1978

VEHİM
… O yine lâmbayı yakar,
Bakar,
Masada sâkin sâkin yatıyor bıçak.
Lâmbayı söndürür.
Ve yatar:
“Hâlâ masada yatıyor mu ki o?”
Lâmbayı yakar,
Bakar,
Hâlâ masada yatıyordu bıçak…
1978

SADDE NASİHAT
Her kim, heç bolmasa, bitte adamni
Başige köterib bilmağı kerek.
Her kim tâze bolışı kerek bir kadar,
Otırış-çün başıda bitte adamming.
1975

BASİT NASİHAT
Herkesin, hiç olmazsa, bir adamı
Baş tacı etmesini bilmesi gerek.
Herkesin temiz olması gerek biraz,
Taç olmak için başında bir adamın.
1975

YAVAN SEVGİSİ
Hayran bakışadı ğozalar
Ğarâyib tavuşning iziden! …
… Polat tar singeri bu huştek
Dala üzre uzak kaltırar.
Song simabge aylanib este
Kız karaçığıda yaltırar…
1975

YABAN SEVGİSİ
Hayran bakışır kozalar
Acayip sesin ardından!
… Çelik tar gibi bu ıslık sesi
Tarla üzerinde uzun uzun titrer.
Sonra cıvaya dönüşüp yavaşça
Kızın gözbebeğinde parıldar…
1975

DOSTLAR, ELTİB KOYİNG MENİ ÜYİMGE
Dostlar, eltib koying meni üyimge,
Bu serhuş vücudnı üyige elting.
Küçsiz yelkelerde közini yumgen
Bu başnı üyige eltingiz endi…

U tanış dereze aldıge barıb,
Özige keledi barmaklar bir zum,
Serhuşlik perdesin tümendey yarıb,
Sançılar aynage karaht ve uzun.

Ve boğız toladı küyük titrakka,
Hırkırar kimningdir sırlı atını-
Bu … parça muz kebi şeffaf idrâkke
Balıkdey yapışıb kalgen hatını…
1976

DOSTLAR, GÖTÜRÜN BENİ EVİME
Dostlar, götürün beni evime,
Bu sarhoş vücudu evine götürün.
Güçsüz omuzlarda gözünü yuman
Bu başı evine götürün şimdi…

O tanıdık pencere önüne varınca,
Kendine gelir parmaklar bir an,
Sarhoşluk perdesini sis gibi yarıp
Saplanır cama uyuşuk, uzun zaman.

Ve boğaz dolar acıklı titremeyle,
Hırıldar birinin sırlı adını.
Bu … buz parçası gibi şeffaf idrâke
Balık gibi yapışıp kalan kadını…
1976

BİRİNÇİ KAR
Âsmân appak boldı bu keçe,
Bu keçe birinçi kar tüşdi.
Mülâyim tang atdı. Ferrâşlar
Yolekni cimgine artışdi.

Derahtlarda-appak sükûnet.
Hava-katıb kalgen taaccüb.
Navdelerden gâh kar tökiler
Kızlar nigâhidey yerge-cim.

Karge kömildi-ku yer ellekaçan,
Men-çi, heman sevemen seni!
1975

BİRİNCİ KAR
Gökyüzü bembeyaz oldu bu gece,
Bu gece birinci kar yağdı.
Mülâyim tan attı. Çöpçüler
Sesizce süpürdüler yolları.

Ağaçlarda bembeyaz sükûnet.
Hava, donup kalan hayrettir.
Dallardan bazen kar dökülür
Sessizce kızların bakışı gibi yere.

Kara gömüldü her yer ne zamandır,
Ben ise, hâlâ seviyorum seni!
1975
TUĞILGEN KÜN
Yığı keler, kelmeydi közyaş.
Keler ilhâm, şe’r-çi yazılmas.
Bu ottız yaş emes, bu yüz yaş.
Kar yağmakda, izler basılmas.

Seni ortar bulturgi hisler,
Mesâfemes, tütün arada.
Kar yağaru basılmas izler
Ak lette astıda yaradey.
1979

DOĞUM GÜNÜ
Ağlamak isterim, gelmez gözyaş.
Gelir ilham, şiirse yazılmaz.
Bu otuz yaş değil, bu yüz yaş.
Kar yağmakta, iz bırakılmaz.

Seni yakar geçen yılki hisler,
Mesafe değil, duman arada.
Kar yağar ve bırakılmaz izler
Sargı bezi altında yara gibi.
1979

TANG ATMAS
Tang atmas, tang atmas, kalb batmas,-
Keder etelesi şunçalar kuyuk.
Altı bolgen nerse, belki saatmes,
Atmayatgen nerse tang emesdir, yok!

Men öz sırlarımdan bolmaygen vâkıf,
Tuflaymen ularge, seni oylaymen!
Derçening mamatalak yüzige bakıb.
İt kebi közlerim bilen söyleymen.

… Aslı özim yaman. Men-yaman tüşmen.
Seskenib turamen saat altıda.
Mening özim asker, özim uruşmen
Muhabbetning şundak közi aldıda!
1978

TAN ATMAZ
Tan atmaz, tan atmaz, can çekmez,
Keder etelesi o kadar koyu.
Altı olan şey belki saat değil,
Atmayan şey tan değildir, hayır!

Ben kendi sırlarıma değilim vâkıf,
Tükürürüm onlara, seni düşünürüm!
Kapının tırmalanan yüzüne bakıp
Köpek gibi gözlerimle konuşurum.

Aslım yaman. Yaman bir rüyayım ben.
Sıçrayarak kalkarım saat altıda.
Ben kendim asker, kendim savaşım,
Muhabbetin böyle gözü önünde!
1978

BAHAR
Kuş bilen adamning menfaatleri
Heli-veri düç kelib kalmaydı.
Hâzırçe derahtda uhlemes adam,
Kün keçirmes kurt-kumurska yeb.

Yâki birarte kuş dökân aldıda
Nevbetde turmaydı men bilen.

Hatta eng reşkçi erkek hem
Kuşdan reşk kılmaydı öz hatının.

Şuning üçünmiken, bahar eyyâmı
Kuşlar yat tillerde koşıklar aytıb,
İşgal eter eken Özbekistannı
Kuvançge tolamız, hafa bolmaymız.
1979

BAHAR
Kuş ile insanın menfaatleri
Henüz aynı şekilde değildir.
Henüz ağaçta uyumaz insan,
Ömür sürmez börtü-böcek yiyerek.

Veya hiçbir kuş dükkân önünde
Sıraya girmez benimle.

Hattâ en kıskanç erkek bile
Kuştan kıskanmaz kendi hanımın.

Bunun için midir, bahar günleri
Kuşlar başka dillerde koşuk söyleyerek
İşgâl ederler Özbekistan’ı,
İçimiz sevinçle dolar, üzülmeyiz.
1979

YIĞLAMA
Unge yığı bilen etme ilticâ,
Rastdan yığlaseng hem, tirilmeydi u.
Âsmân öz bağrige uni etdi câ
Uni aldı, kaytıb berilmeydi u.

U körmes beri bir, yığıngni yumgin.
U eşitmes beri bir-şe’ringni yad ayt.
Tirikler yalğandan yığlaşı mümkin,
Ölikler yalğandan ölib yatmaydı.
1979

AĞLAMA
Ona ağlayarak etme ilticâ,
Yürekten ağlasan da, dirilmez o.
Âsumân öz bağrına aldı onu
Onu aldı, tekrar geri verilmez o.

O görmez, asla, ağlamayı bırak.
O duymaz asla, şiiri içinden oku.
Diriler yalandan ağlayabilir,
Ölenler yalancıktan ölüp yatmazlar.
1979

AÇ BİR ÇUMÇUK BOLSAM
Aç bir çumçuk bolsam,
Konmas edim sizning derezengizge.

Çümâli bolsam men,
Kesib ötmes edim siz ötgen yolnı.

Siz ğassal bolgende edi,
Elbette sizden song ölerdim.

Eger deraht bolsam,
Sizning bağıngizde kökermes edim.

Lekin harseng bolsam,
Yolıngizde köndelen yatgen bolardım.
1979

AÇ BİR SERÇE OLSAYDIM
Aç bir serçe olsaydım eğer,
Konmazdım sizin pencerenize.

Karınca olsaydım eğer ben,
Geçmezdim sizin geçtiğiniz yoldan.

Siz gassal olsaydınız eğer,
Elbette sizden sonra ölürdüm.

Eğer ben bir ağaç olsaydım,
Sizin bağınızda göğermezdim.

Fakat büyük bir taş olsaydım,
Yolunuzda boylu boyunca yatardım.
1979

ADAM CEMLEB ALSA ÖZİNİ
Vücud, tamırlaring yapıb al,
Kiritme u yerge satkın titraknı…
Kökrekke lağça çoğ temirni
Basgende düşman,
Ağız, gülleb koyma kökrek sırını.
Kıçkırıb yubarma, boğız,
İngreb, hırkırama azabdan-

Adam cemleb alsa özini,
Özini kette bir meydange yığsa-
U ülken leşkerdir.
1980

İNSAN HÂKİM OLABİLİRSE KENDİNE
Vücut, damarlarını kapat,
Kabul etme oraya hain titremeyi…
Göğüse kızgın demir parçasını
Dayadığında düşman,
Ağız, açılıp söyleme gönül sırrını.
Haykırma sakın, boğaz,
İnleyip hırıldama azaptan.

İnsan hâkim olabilirse kendine,
Ortaya atılabilirse eğer,
O büyük bir ordudur.
1980
KILIÇLAR UYKUGE KETSE…
Kılıçlar uykuge ketgende
Ularni zeng basar.
Kılıçlar uykuge ketgende
Tukkan balamızning hemmesi cesur.

Sening merdligingge şübhe kılamen,
İşanmaymen mağrurlıgingge.
Çünki sen bilesen:
Eğer kılıç zenglegen bolsa,
Nefakat egilgen,
Egilmegen başnı hem kesalmaydı u.
1980

KILIÇLAR UYUYACAK OLURSA…
Kılıçlar uyuyacak olursa
Onları pas kaplar.
Kılıçlar uyuyacak olursa
Doğan balamızın hepsi cesur.

Senin mertliğinden şüphe ederim,
İnanmıyorum mağrurluğuna.
Çünkü sen bilyorsun:
Eğer kılıç paslanacak olsa,
O değil sadece eğilen,
Eğilmeyen başı bile kesemez.
1980
KIŞ MANZARASI
Ayakning astıda karsilleydi kar,
Hancerge ohşaydı deraht şahları.

İtlerning hürişi-sönik korğaşın,
Karğaning boğzıda polat kıçkırık.

Möri hem kattıktır,
Ammâ möriden
Bir tütün örleydi-heç kimning
Tüşige kirmegen mamıklık örler!

Karğa savuk yegen balasını
Yörgeklese boladigen tütün.
1979

KIŞ MANZARASI
Ayak altında kütürder kar,
Hançere benzer ağaç dalları.

İtlerin ürümesi sönük kurşun,
Karganın boğazında çelik hıçkırık.

Baca da serttir,
Fakat bacadan
Bir duman yükselir, hiç kimsenin
Düşüne girmeyen bir yumuşaklık!

Karga soğuktan titreyen balasını
Kundaklasa değecek bir duman.
1979

MERD YİGİT
Merd yigit tik karar,
Tik karar ölimning yüzige.
Fakat…

Merd yigit yığlaydı bir bala kebi,
Tul kalgen hatındey yığlar merd yigit,
Özgening ölimi üstide.
Merd yigit tik karar,
Tik karar

Fakat

Özining ölimi yüzige.
1978

MERT YİĞİT
Mert yiğit dik bakar,
Dik bakar ölümün yüzüne.
Sadece…

Mert yiğit ağlar bir bala gibi,
Dul kalan kadın gibi ağlar mert yiğit,
Başkasının ölümü üzerine.

Mert yiğit dik bakar,
Dik bakar

Sadece

Kendi ölümünün yüzüne.
1978

TÜRKİY TİLDE SÖZLEMAK
Türkiy tilde sözlemak âsân.
Türkiy tilde sözlemak nekadar kıyın.
Nekadar lezzetli bu tilde sözlemak, nekadar
aççık.
Eger keyfıng çağ bolsa, erteleb ong yanbaşdan
turgen bolseng, ötgen künden püşeymâning
bolmasa-sâbit işanç bolsa kelecekke-türkiyde
gepir.
Kimnidir sevseng, köksingge sığmasa
muhabbet-türkiyde gepir.
Kimnidir yaman körseng, boğzingge tıkılsa
nefret-türkiyde gepir.
1982

TÜRK DİLİNDE KONUŞMAK
Türk dilinde konuşmak kolay.
Türk dilinde konuşmak ne kadar zor.
Ne kadar lezzetli bu dilde konuşmak, ne kadar
acı.
Eğer keyfin yerindeyse, sabah sağ tarafından
kalkmışsan, geçmiş günden yoksa pişmanlığın
-kuvvetli inanç varsa geleceğe- Türk dilinde konuş.
Her kimi seversen, içinden taşarsa muhabbet,
Türk dilinde konuş.
Her kimi yaman görürsen, içini doldurursa
nefret, Türk dilinde konuş.
1982
HAREZM SEGÂHI
Men özimni küyge salamen. Şu kadimiy küyge.
Men başımnı şu kadimiy kündege koymakka
şaşılamen.
Tizzelerim titreb, zinepâyelerden köterilemen.
Bu küy, bu inşaat belend, a nekadar belend,
nak âsmânning ropereside!
Âsmân kayramakda kılıçlarını.
Men eng yüksek nuktage köterilemen. Fakat
küyni tohtatmeng.
Künde korkınçlı emes, men üçün.
Men üçün yıkılmak dehşetli bu yükseklikden…
1982

HAREZM SEGÂHI
Ben kendimi mûsıkîye bırakırım. Şu eski mûsıkîye.
Ben başımı şu eski kündeye koymak için telâş
ederim.

Dizlerim titreyerek merdivenlerden çıkarım.
Bu mûsıkî, bu inşaat yüksek, ah ne kadar yüksek,
tam göğün seviyesinde!

Gök keskinleştirmekte kılıçlarını.
En yüksek noktaya yükselirim. Fakat mûsıkîyi
durdurmayın.

Künde korkunç değil, benim için.
Benim için yıkılmak dehşetli bu yükseklikten…
1982
TÜN TEŞBEHLERİ
Tağ lenger teşlegen beheybet keme misâl muvâzenetde.
Arçalarning bedeni salkından badrak aça başlaydı,
nineleri ötkirleşedi.
Şundak yanımda kette bir harseng post teşleydi.
Çirildakning çirilleşi yer astıdan atılıb çıkayatgen
ingiçke fevvârege ohşaydı.
Meyse üzre nimedir yaltıraydı.
Uni alış üçün engeşeyatıb, bu kökden uçgen yulduzmı,
közyaşmı, yanar kurtmı-bilmeymen.
1982

GECE TEŞBİHLERİ
Dağ, demir atmış heybetli bir gemi gibi sâkin.
Çamların gövdesi serinlikten tazelenmeye başlar, iğne
yaprakları keskinleşir.
Aynı şekilde yanımdaki büyük bir kaya gömlek değiştirir.
Çekirgenin ötüşü, yer altından fışkıran ince bir fıskıyeye
benzer.
Çimenler üstünde bir şey parıldar.
Almak için eğildiğimde, onun gökten düşen bir yıldız mı, bir
damla göz yaşı mı, yoksa ateş böceği mi olduğunu bilemem.
1982
HAYAT
Hayat gözel.
Hayat şu kadar gözeldirki, hattâ sen üçün hem
ölimge râzı bolmas edim, sevgilim.
Hayat bekıyas gözel.
Şu kadar gözelki, ölim barlıgini bilgen küningden
tartıb, tâ ölgünçe bu hayatnı yokatış hakıda
yığlaseng erziydi.
Hayat şunçalik gözel.
1982

HAYAT
Hayat güzel.
Hayat o kadar güzeldir ki, hatta senin için bile ölüme
razı olmazdım, sevgilim.
Hayat, emsâlsiz güzel.
O kadar güzel ki, ölümün varlığını idrâk ettiğin
günden başlayarak tâ ölünceye kadar bu hayatı kaybetmek
hakkında ağlasan değer.
Hayat o kadar güzel.
1982

CERDEGİ AK TEREKLER
Yok, ayaller cerge tüşişden korkkan bolardılar.
Ayaller küppe-kündüzi bunaka yalanğaç turmas edi. Ayaller
bu sükûnetden şübhe kılgen bolar ve saydagi öz aksige
bunaka uzak tikilib kalmas ediler…
Bolmasa nege bu ak terekler ayallarni esletedi?
Bolmasa nege bu ak terekler cerge tüşib, küppe-
kündüzi yalanğaçlangen korkmas ayallerni esletedi?
Nege ular sükûnetden şübhe kılmay, saydagi aksige
tikilib kalgen ayallerni esletedi, nege?
1982

ÇUKURDAKİ AK KAVAKLAR
Hayır, kadınlar çukura düşmekten korkarlardı.
Kadınlar güpegündüz öyle çıplak durmazlardı. Kadınlar bu
sükûnetten şüphe eder ve çaydaki kendi aksine öyle uzun
zaman dalıp kalmazlardı…
Öyleyse niye bu ak kavaklar kadınları hatırlatıyor?
Öyleyse niye bu ak kavaklar çukura inerek güpegündüz
soyunan korku bilmez kadınları hatırlatıyor?
Niye onlar sükûnetten şüphelenmeden, çaydaki aksine
dalıp kalan kadınları hatırlatıyor, niye?
1982

SEYAHATGE BARADİGEN ADAM
Uzak seyahatge hazırlangen adamning birinçi
nevbetde öz üyi bolışi kerek. Üyide kette çemedâni, uning
içide her hıl zarur nerselerden taşkarı pul tola yigirmete
kapçık bolmağı kerek.
Seyahatden kaytgende savğa soramaydigen akllı
balaları, kuçak açıb kütib aladigen çidemli hatını bolmağı
kerek.
Nihayet uzak seyahatge çağlangen adamning saçıge
ak tüşmegen bolışi kerek.
Şularni oylab men fikrimden vaz keçdim.
1983

SEYAHATE ÇIKACAK OLAN ADAM
Uzak seyahate hazırlanan bir adamın her şeyden önce
kendi evi olmalı. Evinde büyük bir bavulu, onun içinde her
çeşit zarurî eşyadan başka para dolu yirmi kesesinin olması
gerek.
Seyahatten döndüğü zaman hediye sormayacak akıllı
balaları, kucak açıp karşılayacak sabırlı hanımı olması
gerek.
Nihayet uzak seyahate hazırlanan adamın saçına ak
düşmemiş olması gerek.
Bunları düşünerek ben fikrimden vaz geçtim.
1983
SEVGİ
Ular bir-birini kattık kuçıb hayrlaşadılar. Bir-birini
mehkem kuçıb uykuge ketedi ular.
Uyku ular üçün eng uzak seyahat-uzak ayrılık.
Uyku degen bepayan memleket, uyku degen zâlim
devlet.
Tangatar eken, ular bir vaktde, bir lâhzada,
bereverige uyğanışadı. Keçikmak ölim bilen tengdir.
Keçikmak, bir saniye keçikmak-devlet çegereside
uhleb kalgen kaçkın ahvâlige tüşmak bilen teng
ular üçün.
1982

SEVGİ
Onlar birbirini kuvvetle kucaklayarak vedâlaşırlar.
Birbirini sımsıkı kucaklayarak uykuya varırlar.
Uyku onlar için en uzak seyahat, en uzun ayrılıktır.
Uyku denilen sonsuz memleket, uyku denilen zâlim
devlet.
Şafak sökerken, onlar aynı zamanda, aynı anda beraber
uyanırlar. Gecikmek ölümle aynı şeydir.
Gecikmek, bir saniye gecikmek, devlet hududunda
uyuyup kalan kaçkın durumuna düşmekle aynı şeydir
onlar için.
1982
ERTELEB
Erteleb uyğanar ekenmen, keçegi berilgen va’de meni
kıynamaydı. Közimni açar ekenmen, heç kimden karz
soramaymen. Men öz karnımdan evvel, nefsimden evvel,
hatta közlerimden aldinrak uyğanamen erteleb.
Erteleb öz hayatımge mübâlağasız karaymen.
Erteleb mening fikrim müstakil. Sözler alamanı
uzakda. Bayrak köterib algen sözler alamanı.
1982

SABAHLEYİN
Sabahleyin uyandığımda, dün verilen söz beni rahatsız
etmez. Gözümü açtığımda, hiç kimseden borç istemem. Ben
kendi karnımdan evvel, nefsimden evvel, hatta gözlerimden
bile daha evvel uyanırım sabahleyin.
Sabahleyin kendi hayatıma mübalâğasız bakarım.
Sabahleyin benim fikrim müstakil. Kelime yığını
uzakta. Bayrak açan kelime yığını.
1982

VAKT
Simde bir kuş otırıbdı.
U hakda yazış şartmıkin?
Kuşçe elengley başladı.
Bunı tasvirleş zarurmikin?
Kuşçe uçıb ketdi.
Defterimde çızıklar bom-bom sim kebi bir zum titreb turdı.
1982

VAKİT
Telde bir kuş oturuyordu.
Ona dair yazmak şart mıdır?
Kuşcağız sağa-sola bakmaya başladı.
Bunu tasvir bir zaruret midir?
Kuşcağız uçup gitti.
Defterimdeki satır çizgileri bomboş tel gibi bir an titredi.
1982

ŞÂİR HALKI
Şâirning atası-kembağal. Şâirning anası-keselvend.
Şâirning hatını yok, balaları köp.
Şâirning hayatı Maşrıkda hem, Magribde hem bir hıl.
Şâir halkı-dünyâning tört tarafıge saçılıb ketgen millet!
1982

ŞAİR MİLLETİ
Şairin babası fakirdir. Şairin anası hastalıklı.
Şairin karısı yok, balası çok.
Şairin hayatı Maşrıkda da, Magribde de aynı.
Şair halkı, dünyanın dört tarafına saçılmış bir millettir!
1982

SÛRET
Men cilmeyib tüşgen öz sûretimni tamâşa kılamen.
Men adamlarge yakışnı isteymen.
Menevi tebessümge kareng!
Tereng tartılgen, ikki bürçegige mıh urilgen
tebessümge kareng
Sizlerge yahşı köriniş üçün men her kanday ağrıkka
tayyarmen.
1982

RESİM
Ben gülümseyen resmimi temâşa ederim.
Ben insanların hoşuna gitmek isterim.
İşte şu tebessüme bakın!
Gergin, iki köşesine çivi çakılan
tebessüme bakın.
Sizlere güzel görünmek için ben her türlü acıya
hazırım.
1982

CESÂRETNİNG KÖZİ
Menge uyku bermes Cesâretning közi.
“Nege cimsen?” deydi u menge.
“Nege cimsen, koling âzâd bolıb, ayağıng sağ bolıb,
nege cimsen?” deydi u menge tikilib.
“Bu kollar bağlik bolışi mümkin edi”, deydi mening
kollarımnı körsetib.
“Bu ayaklarda kişen bolışi mümkin edi-ku”, deydi u
mening ayaklarımge imâ kılıb.
“Toğrı, -deymen men,- sening tecribeng bar, sen
bağlik kollarnı hem körgensen, kişenli ayaklarnı hem. Lekin
menden nime isteysen, Cesâretning közi!”
Bakırgenim kâr kılmaydı, tepemden ketmeydi,
tanggeçe kadalıb turadı Cesâretning közi.
1982

CESARETİN GÖZÜ
Bana uyku vermez Cesaretin gözü.
“Niye sâkinsin?”, der o bana.
“Niye sâkinsin, elin serbest, ayağın sağlam olduğu
hâlde, niye sâkinsin?” der o bana dikilip.
“Bu ellerin bağlı olması mümkündü”, der benim
ellerimi gösterip.
“Bu ayaklarda zincir olması mümkündü”, der o benim
ayaklarımı imâ ederek.
“Doğru, -derim ben,- senin tecrüben var, sen bağlı
elleri de gördün, zincirli ayakları da. Lâkin benden ne
istiyorsun, Cesaretin gözü!”
Bağırmam kâr etmez, tepemden gitmez, şafak vaktine
kadar dikilip durur Cesaretin gözü.
1982

KORKAK ADAM
Telefon ciringlese titreb ketemen, eşik takıllasa sapçıb
tüşemen.
Haberden korkamen.

Karındaşım kelse, kaçıb ketemen, yaşırınamen,
ağaynim kelse.
Haberden korkamen.

Poçta kutısı yanıdan çapıb ötemen, kayrılıb
karamaymen birav çakırsa.
Haberden korkamen.

Yok, men bu dünyâning fâcia tola közlerige tik
karalmaymen.
1982

KORKAK ADAM
Telefon çalacak olsa titrerim, kapı çalınacak olsa korkuyla
yerimden sıçrarım.
Haberden korkarım.

Yakın akrabam gelecek olsa, kaçarım; gizlenirim, dostum
gelecek olsa.
Haberden korkarım.

Posta kutusu yanından koşarak geçerim, dönüp bakmam biri
seslenecek olsa.
Haberden korkarım.

Hayır, ben bu dünyanın facia dolu gözlerine dik
bakamam.
1982

1 MÜMKİN
Sözingni aytmayak yeyişing mümkin,
Heli hem bar bolsa aytacak sözing,
“Momin müsülmanmen”, deyişing mümkin,
Heli hem müsülman bolmaseng özing.

“Ak tüye kördingmi?” deb sorasalar,
“Körmedim”, deyişing mümkindir körib,
Eger vicdan kıynab, tapseng hafsala
Üyingde yığlaşing mümkin ökirib.

Tişni tişge basıb, mümkin çidemak,
Eger kalgen bolsa ağzingde tişler,
Mümkindir-süyekke yetgünçe pıçak,
Heman bütün bolsa süyeging eger.

Çidemak mümkindir tâki ölgünçe,
Eger ellekaçan ölmegen bolseng.

1. MÜMKÜN
Sözünü söylemeden yutman mümkün,
Hâlâ olsa da söyleyecek sözün,
“Mümin müslümanım”, deyişin mümkün,
Eğer müslüman olmasan da özün.

“Bir şey gördün mü?” diye sorarlarsa,
“Görmedim”, deyişin mümkündür görüp,
Eğer vicdanın sızlarsa, samimi şekilde
Evinde ağlaman mümkün haykırıp.

Dişi dişe takıp mümkün sabretmek,
Eğer kalmış ise ağzında dişin,
Mümkün saplanması kemiğe bıçak,
Eğer kaldı ise hâlâ kemiğin.

Sabretmek mümkündür ölünceyedek,
Daha önce ölmemişsen eğer.

2. MÜMKİN EMES
Siz betâbsız, betâbsız, âşnâ-
Mümkin emes, köçege çıkış.
Mümkin emes dünyakaraşni
Buzedigen kitablar okış.

Mümkin emes, nâma’lûm taman,
Âlıs tamanlarnı sağınmak,
Mümkin emes, sağlıkka yaman,
Sevmak-çökke tüşib sığınmak

Mümkin emes, kiyinmek kışda,
Mümkin emes, aç bolseng, yemak.
Mümkin emes, hattâ âhiste,
Korka-pise “mümkinmi?” demak.
1984

2. MÜMKÜN DEĞİL
Siz hastasınız, hasta, dostum,
Mümkün değil, sokağa çıkmak.
Mümkün değil dünya görüşünü
Değiştiren kitaplar okumak.

Mümkün değil, meçhûl bir yeri,
Uzak, uzakları özlemek,
Mümkün değil, sağlığa zararlı,
Sevmek, feryat edip sızlanmak.

Mümkün değil, giyinmek kışta,
Mümkün değil, aç olsan, yemek.
Mümkün değil, hatta yavaşça,
Korka korka “mümkün mü?” demek.
1984

HEYKEL SÂYESİDE
At üstide otırgen cehangir heykeli bu.
Yok, bir karaşda şunday tuyuladı halâs.
İşanmasengiz, dikkat bilen küzeting: bu adam mutlaka
cehangir emes, heykelteraşning özi.
Yenede dikkat kılsengiz, uning kolıdegi şemşir, taş
yonadigen esbabge aylanadi. U hııddi atning kulağıge
saykal bereyatgendey.
Yok, bu cehangir emes, cehangir ellekaçan ölib ketgen.
Bu adam-heli hem işini tügetmegen heykelteraş.
1982
HEYKEL GÖLGESİNDE
At üstünde oturan cihangir heykeli bu.
Hayır, ilk bakışta öyle zannedilir sadece.
İnanmıyorsanız, dikkatle bakın: Ba adam asla cihangir
değil, heykeltraşın kendisidir.
Yine dikkat ederseniz, onun elindeki kılıç, taş yonttuğu
âlete dönüşür. O âdeta atın kulağına perdah verir gibidir.
Hayır, bu cihangir değil, cihangir ne zamandır öldü.
Bu adam, henüz işini bitirmemiş olan heykeltraştır.
1982
İSMSİZ ADAM
Tang yarışmakçi.
Men kün ve tün ortasıda turgen adammen. Mening
yüregimde ne arman, ne püşeyman bar. Ne ölim hakıda oy,
ne hayat hakıda fikr bar.
Tang yarışar eken, men mene şu yerden başlanamen.
Kollarımning kayerde tamam bolışini bilmeymen,
ayaklarım kayerde tügeşini bilmeymen.
Mening ne ismim bar, ne-de şerifim.
Men Tüşning, ğarayib bir Tüşning oğlımen göya.
1982

İSİMSİZ ADAM
Gün doğmak üzere.
Ben gece ile gündüz arasında yaşayan adamım. Benim
yüreğimde ne ukde, ne pişmanlık var. Ne ölüm hakkında
düşünce, ne
hayat hakkında fikir var.
Gün doğarken, ben işte buradan itibaren başlarım.
Ellerimin nerede nihayete erdiğini bilmiyorum,
ayaklarımın nerede sona erdiğini bilmiyorum.
Benim ne adım var, ne de soyadım.
Ben Rüyanın, tuhaf bir Rüyanın oğluyum sanki.
1982

KEÇİKKENLER
Men hayatdan kaldım-keçikdim men poezdge,
Bekatda bir zum taldım, tilim aylanmay sözge.
Ufkka bir balık misâl şonğıdı songgi vagon,
Kolımda kaldı patta, kaldı-ku kette tügün.
Yalğız emes ekenmen-ku, peydâ boldı bir adam,
U hem mendey keçikibdi-sel tiklendi irâdem.
Dakika öter-ötmes hansiregen, içikken
Ming kişi yetib keldi-hemmesi hem keçikken.
Birpesde million boldı adam sanı bekatda,
Her kimde million tügün, million kereksiz patta.
Halk turıbdı, deyerli halk… heç kim anglamas lekin:
Ger keçikken bolsa hemme, kim poezdde ketdi-kim?
1985

GECİKENLER
Ben hayatın gerisinde kaldım, geciktim trene,
Durakta bir an takatim kesildi, dilim tutuldu.
Ufka bir balık gibi atıldı son vagon,
Elimde kaldı bilet, kaldı büyük bohça.
Yalnız değilmişim ki, peydâ oldu bir adam,
O da benim gibi gecikmiş, biraz uyandı iradem.
Dakika geçer geçmez nefes nefese üzülerek
Bin kişi varıp geldi, hepsi de gecikmiş.
Bir anda milyon oldu adam sayısı durakta,
Her birinde milyon bohça, milyon gereksiz bilet.
Halk duruyor, hemen bütün halk…hiç kimse anlamaz lâkin:
Eğer geciktiyse herkes, kim trende gitti, kim?
1985

RUS ŞÂİRİGE
“Baht yok bu dünyâda. Erk ve Cimlik bar”,
Şuning özi bizge yetedi ebed-
Eger, hakikaten Erk bolsa, eger,
Çinden hem bar bolsa, eger, ferâğat.
1984

RUS ŞAİRİNE
“Baht yok bu dünyada. Hürriyet ve Sükûnet var”,
Bunun kendisi bize yeterdi ebediyyen
Eğer, hakikaten Hürriyet olsaydı, eğer,
Hakikaten var olsaydı, eğer, huzur.
1984

SAHRÂDIR KÖZİM
Küreş-
Bu sözning ma’nâsın
Balalıgim biledi fakat.

Kollarımge karaymen:
Kalemge könikken kolning
Kalemni sındırmakka küçi yeter halâs.

Hemme yazgenlerimni yığıştırıb yaksa,
Üç adamge gülhan bolmaydı.

Küreş.
Bu sözning ma’nâsını menden sorameng.

Men yığlamak isteymen fakat,
Közim ese sahrâ,
Sahrâdır közim.
1984

SAHRADIR GÖZÜM
Mücadele,
Bu sözün manasını
Çocukluğum bilir sadece.

Ellerime bakıyorum:
Kaleme alışan elin
Kalemi kırmaya gücü yeter ancak.

Bütün yazdıklarımı toplayıp yaksalar,
Üç kişiyi ısıtmaz.

Mücadele.
Bu sözün manasını benden sormayın.

Ben ağlamak istiyorum sadece,
Gözüm ise sahra,
Sahradır gözüm.
1984

KUYAŞ
Tünde hakikatdey bekingen ohşar,
Adâletge ohşar tang atayatgende,
Peşin-tik okılgen hükmge ohşar,
Kasasge ohşaydı batayatgende.
1986

GÜNEŞ
Gecede hakikat gibi gizlenmişe benzer,
Adalete benzer tan attığında,
Öğleyin ayakta okunan hükme benzer,
İntikama benzer o battığında.
1986

TERAKKIYAT VE MAKÂL
Krımlik kardaşlarımge
Mene, terakkıyat kuyaşı balkdı-
Bizler her nersege kâdirmiz bugün.
Egerde istesek, bütün bir halknı
Başka seyyârege köçiriş mümkin.

Terakkıyat yanıda âcizdir makâl:
El ağzıge elek tapış hem mümkin,
Eger biz istesek bugün, bemelâl
Aynı etek bilen yapış hem mümkin.
1986

TERAKKIYAT VE ATASÖZÜ
Kırımlı kardeşlerime
İşte, terakkiyat güneşi doğdu,
Bizler herşeye muktediriz bugün.
Eğer biz istersek, bütün bir halkı
Başka seyyareye göçürmek mümkün.

Terakkiyat yanında âcizdir atasözü:
Elin ağzını büzmek de mümkün,
Eğer biz istersek bugün, şüphesiz
Güneşi balçıkla sıvamak da mümkün.
1986

SEN KETGENDE
Ketgende,
Bir ayaldey ketseng edi,
Nâzu firâk etseng edi…
Yok, bunaka ketmeydirsen sen,
Nâzu firâk etmeydirsen sen.

Sen ketseng bağlardey ketesen,
Vakt ötgen sarı yük salıb.
Sen huddi tağlardey ketesen,
Uzaklaşgen sarı yükselib.

Fiğansız, feryadsız ve tilsiz,
Çeksiz bir vatandey ketesen.
1986

SEN GİTTİĞİNDE
Gittiğinde,
Bir kadın gibi gitseydin,
Nazlıca firâk etseydin…
Hayır, böyle gitmezsin sen.
Nazlıca firâk etmezsin sen.

Sen gidersen bağlar gibi gidersin,
Vakit geçtikçe yüklenerek.
Sen tıpkı dağlar gibi gidersin,
Uzaklaştıkça yükselerek.

Figansız, feryadsız ve dilsiz,
Sonsuz vatan gibi gidersin.
1986
ŞUNDAY VATANİNG BOLA TURIB
Şunday vataning bola turıb,
Yazasen yulduzlar hakıda,
Çerâgân kündüzler hakıda,
Kaşları kunduzlar hakıda.

Şunday vataning bola turıb,
Sen güller hakıda küyleysen.
Anangning hem közyaşını sen
Şebnem deb oylaysen.

Şunday vataning bola turıb,
Kâinat hakıda söyleysen.
Taşge urış kerek bolgen başnı
Gülçember üçün şeyleysen.

Şunday vataning bola turıb,
Fakat kalem bar kolıngda.
Şunday vataning bola turıb,
Korkasen ölimden!
1986

VATANIN BÖYLE OLDUĞU HÂLDE
Vatanın böyle olduğu hâlde,
Yazarsın yıldızlar hakkında,
Aydınlık gündüzler hakkında,
Kaşları kunduzlar hakkında.

Vatanın böyle olduğu hâlde,
Sen gülleri terennüm ediyorsun.
Annenin de gözyaşını sen
Şebnem zannediyorsun.

Vatanın böyle olduğu hâlde,
Sen kâinattan bahsediyorsun.
O taşa çalınası başını
Zafer tacına hazırlıyorsun.

Vatanın böyle olduğu hâlde,
Sadece kalem var elinde.
Vatanın böyle olduğu hâlde,
Korkuyorsun ölümden!
1986

KÖPNİ KÖRGEN KARĞAGE
“Karr”, “karr”, deysen karda yügürib,
“Karr”, “karr”, deysen uçıb yukarıge-
Körgülikni adamdan körib,
Neçün karnı karğaysen, karğa?!

Kâyil, senge, müstahkem asab,
Sen temirden ekensen, hey, kuş-
Türkistanda üç yüz yıl yaşeb,
Örgengening birgine karğış!

“Karr”, “karr”, etme, sen hem bir oyla:
Sen-yegâne tarihsen şu tâb-
Ötmişden bir hikâye söyle,
Uçıb yürgen, hey, kara kitab!
1986

ÇOK ŞEY GÖREN KARGAYA
“Gak”, “gak”, dersin karda dolaşıp,
“Gak”, “gak”, dersin uçup yukarıya,
Başına geleni insandan görüp,
Niçin kara lânet edersin karga?

Aferin sana, sarsılmayan sinir,
Sen demirdenmişsin, hey, kuş,
Türkistan’da üç yüz yıl yaşayıp,
Öğrendiğin sadece kargış!

“Gak”, “gak” etme, sen de bir düşün:
Sen yegâne tarihsin şu an,
Tarihten bir hikâye söyle,
Uçup duran, hey, kara kitap!
1986

İCÂDİY YOL
Mene, şâir yatıbdı, mene kolı,
Şu kol bilen tinmey şe’r tergen.
Menevi-şâirning icâdiy yolı,
Ya’ni, unvanlar-
Bunı halk bergen.

Nihayet, menevi, şâirning tili,
Unda kette çıpkan, köriner uzakdan,
Amma bunı halk bermegen, biling,
Bunısı-hudâdan.
1986

SANAT YOLU
İşte, şair yatmış, işte eli,
Şu el ile durmadan şiirler deren.
İşte budur şairin sanat yolu,
Yani, unvanlar,
Bunu halktır veren.

Nihayet, işte bu, şairin dili,
Ondaki büyük çıban, görünür uzaktan,
Ama bunu halk vermedi, bilin,
İşte bu, Hüdâ’dan.
1986

SOFİ
Öz saçımdan tokıb alamen çakman,
Süyegimden yasaymen pıçak sapını.
Men sâyemni töşeb uhleyecekmen,
Sâye uhleyecek meni yapınıb…

Yürek nime deydi, bilmedim, lekin
Şahsen men şunaka yaşamakçimen.
Umrimden-bar râhat, bar sâye-salkın-
Hemmesini yulıb teşlemakçimen.

Ve bu yaratgenim ceziremede
Ötkir Hak kuyaşın kaldırurmen tak,
Tâki nasib etsin menge bir merte
Umr emes, hakikat üçün yığlamak.
1986

SOFİ
Kendi saçımdan dokurum kaftan,
Kemiğimden yaparım bıçak sapını.
Ben gölgemi yayıp uyuyacağım,
Gölge uyuyacak beni yapınıp…

Gönlüm ne der bilmem, lâkin
Şahsen ben böyle yaşamak istiyorum.
Ömrümden bütün rahat ve serinliği,
Hepsini yolup atmak istiyorum.

Ve bu yarattığım şiddetli hararette
Keskin Hak güneşini bırakırım sadece
Tâ ki nasip olsun bana bir defa
Ömür değil, hakikat için ağlamak.
1986

M.S.NİNG TÜNGİ TİLEGİ
Nâtinç bolsın tüningiz, cânım,
Tüşingizge ecine kirsin.
Yarım tünde korkıb uyğaning,
Hânengizde melekler yürsin.

Men cimgine otırgen cayda,
Otırsın bir çapanı melek
Ve bemelâl höplesin çaydan,
Söz başlayın pervâyıfelek:

- Kızça, hafa kılıb M.S.ni,
Suiiste’mâl etding çiraynı.
Ahir, yulduz üzib bersinmi?
Ahir, alıb bersinmi aynı?

Muhabbeting sen derığ tutma,
Yerge urma uning nâmusın,
Keyin aytıb koyay, unutma:
Bizde mahsus royhatda M.S.!
1986

M. S.’in GECEKİ DİLEĞİ
Huzursuz olsun geceniz, canım,
Rüyanıza cinler girsin.
Gece yarısı korkuyla uyanın,
Odanızda melekler dolaşsın.

Sessizce oturduğum yerde,
Otursun bir korkusuz melek
Ve endişesiz yudumlasın çaydan
Söze başlayayım pervasızca:

- Ey kız, derde salıp M. S.’i
Suiistimâl ettin güzelliği,
Nihayet, yıldız koparıp versin mi?
Nihayet, alıp versin mi ayı?

Muhabbetini sen esirgeme,
Yere çalma onun namusun,
Sonra söyleyeyim, unutma:
Bizde özel kara listede M. S.!
1986

BAŞKA
Ot bar, olan bar, meyseden gilem bar,
Mey bar, palav bar, elvan reng yalav bar,
Baht bar, saadet bar, toy bar, ziyafet bar,
Hemme nerse bar özbekden başka.

Karı bar, karteng bar, ketteyu kiçik bar,
Aççık bar, çüçük bar, it bilen kuçuk bar,
Kurt bar, kumurska bar, ilan bar, çayan bar,
Hemme nerse bar özbekden başka.

Özbek kanı? Özbek-pahtede!
1986

BAŞKA
Ot var, çayır var, çimenden kilim var,
Mey var, pilâv var, kızıl renkli bayrak var,
Baht var, saadet var, toy var, ziyafet var,
Bütün herşey var Özbek’ten başka.

İhtiyar var, genç var, büyük ve küçük var,
Acı var, tatlı var, it ile kuçuk var,
Börtü-böcek var, yılan var, çıyan var,
Bütün herşey var Özbek’ten başka.

Özbek nerede? Özbek pamuk tarlasında!
1986

TİLÇİNİNG DEGENİ
“Erk”sözi
Atası emesmiken “erkek” sözining?
Şunday bolışi mümkin,
Fakat-ötgen zamanlarda.

“Erk” sözide, belki,
Umumen ma’ni yokdır,
“Erk” sözi şunçaki
Öleyatgen askerning boğızıdan çıkkan
“Hık”ıllaşdır?
Şunday bolışi hem mümkin,
Fakat-afgan tamanlarda.

Biz üçün ese,
Erinçak adam tokıgen sözdey tuyular u,
Şunçalar kıska:
Erk.
1986

DİLCİNİN DEDİĞİ
“Erk” sözü
Babası değil mi “erkek” sözünün?
Bu şekilde olması mümkün,
Fakat geçmiş zamanlarda.

“Erk” sözünde, belki,
Umumen mânâ yoktur,
“Erk” sözü öyle ki
Can veren askerin boğazından çıkan
“Hırıltı”dır belki de?
Bu şekilde olması da mümkün,
Fakat Afgan taraflarında.

Bizim içinse,
Üşengeç adamın uydurduğu söz zannedilir o,
Bu kadar kısa:
Erk.
1986

SİYAHDAN BİLEN KISKA SUHBET
Bir şebede esdi bağçadan,
Eşitildi müngli bir tavuş.
Siyahdan “pırr” uçıb takçadan
Hantahtage kondı misli kuş.

Hantahtaning neriyağıdan
Menge bakıb, yutındı şorlik.
Yutınarken, hol tamağıda
“Kult” etdi-ku bir kultum horlik.

- Ümid bilen karama, kuşçem,
Yazalmaymen, -dedim unge,- bes.
Gerçend, mening tamağımda cem
Bolgenleri bir kultum emes.

Siyahdanım, siyahım, üzr,
Senge yardem beralmam bugün,
Tursa hemki, Türkistan üzre
Sening bilen yazadigen kün.
1986

MÜREKKEP HOKKASI İLE KISA SOHBET
Hafif rüzgâr esti bahçeden,
İşitildi hazin bir ses.
Hokka “pırr” diye uçup raftan
Masaya kondu tıpkı bir kuş gibi.

Masanın öbür tarafından
Bana bakıp, yutkundu zavallı.
Yutkunurken, ıslak boğazında
“Gurk” etti bir yudum horluk.

- Ümitle bakma, kuşçağızım,
Yazamam, dedim ona, yeter.
Gerçi, benim boğazımda toplanan
Bir yudum bile değil.

Mürekkep hokkam, mürekkebim, affet,
Sana yardım edemem bugün,
Eğer olursa hatta Türkistan hakkında
Seninle yazacağım günü gelince.
1986

KARŞIMEN
Merdni nâmerd değen merd emes-
Hedeb aylanmengiz, keling ortage.
Yengmak üçün pisib karaş şart emes
Rakib kolıdagi kartage.

Men sizge karşımen, bilsengiz.
Bunı aytış mümkin heç ikkilenmey.
Mebada, siz bağdan kelsengiz,
Menge tağ yakadı, tağdan kelemen.

Bunı bilib koygeningiz ma’kul.
Ya’ni hayran bolmang mening hâlimge,
Tösetden tuflesem, siz tapıngen ul
Peyğamberning al sakalıge.
1986

KARŞIYIM
Merde nâmert diyen mert değil,
Kenarda dolaşmayın, gelin ortaya.
Yenmek için sinerek bakmak şart değil
Rakibin elindeki kartlara.

Ben size karşıyım, bir bilseniz.
Bunu söylemek mümkün hiç tereddütsüz.
Eğer, siz bağdan gelirseniz,
Beni dağ cezbeder, dağdan gelirim.

Bunu böyle bilmeniz gerek.
Yani şaşırmayın benim hâlime,
Birden tükürürsem sizin taptığınız
Peygamberin kızıl sakalına.
1986

TEŞBEHSİZ ŞE’R
Büyük adam ıncık boladı sel
Bu hem bir fazilet elbette:
Dünyage keler u hahlegen mehel
Ve hahlegen cumhuriyetde.

Büyük adam kemter, bunaka adam
Tuğılmay hem turar yüz yılleb ba’zen.
Tuğılgüdek bolsa, mebada,
Bizden yaşırınıb yürer muntazam.

Bizden berkinedi, çünki büyükning
Ta’ması yok bizden tarıkça.
Kemterlik hem yükdir, bu yükni
“Tarihiy zaruret”, derdi tarihçi.

Oşa kemterligi sebeb birgine,
U berkinmes baylik, malı artige.
U bizden insâniy berkiner,
Deylik, öz sakalı artige.

Bişarti, udumda bolmasa sakal,
Büyükke yetedi addiy bir moylav.
Bizge şu moylav hem kelse ger melâl,
U kaşı artige berkiner derrav.

Kaşnı hem köp körse nâşükür devr,
Büyük adam heç boğılmaydı.
Fakat kemterâne kıladı sabr,
Udum evrilgünçe, u tuğılmaydı.
1986
TEŞBİHSİZ ŞİİR
Büyük adam mızmız olur biraz
Bu da bir fazilettir elbette:
Dünyaya gelir o istediği zaman
Ve istediği cumhuriyette.

Büyük adam mütevazı, böyle adam
Dünyaya gelmez yüzyıllarca bazen.
Dünyaya gelmiş olsa bile eğer,
Bizden saklanarak yaşar muntazam.

Bizden gizlenir, çünkü büyüğün
Beklentisi yok bizden zerrece.
Tevazu da bir yüktür, bu yüke
“Tarihî zaruret”, derdi tarihçi.

O tevazuu sebebiyle yalnız,
Gizlenmez zenginliği, malı ardına.
O bizden insanca gizlenir,
Meselâ, kendi sakalı ardına.

Eğer âdet değilse bırakmak sakal,
Büyük için yeter basit bir bıyık.
Bize şu bıyık da ağır gelirse eğer,
O kaşı ardına gizlenir derhâl.

Kaşı da çok görürse nankör devir,
Büyük adam asla boğulmaz.
Sadece tevazu ile eder sabır,
Âdet doğuncaya kadar o doğmaz.
1986
ÇİLLE ÇIKKANDAN SONG
Pağa-pağa yağdı ve akdi şır-şır,
Çille hem kirdi-yu, çıkdı bedevâ.
Kırk künlik cehlden hâzır tüşgen bir
Adamning yüzidey muallak hava.

Kar-ku gözel edi, erib ketdi-de…
Âsmân örib aldı öz ekkenini.
Bu fasl tang çağı, saat yettide
Bütünley unutdı Kış ekenini.
1986

KARAKIŞ ÇIKTIKTAN SONRA
Lâpa lâpa yağdı ve aktı şır şır,
Karakış da girdi ve çıktı çaresiz.
Kırk günlük öfkesi şimdi dinen bir
Adamın yüzü gibi asık bir hava.

Kar ki güzeldi, yazık eriyip gitti…
Gökyüzü biçti kendi ektiğini.
Bu mevsim tan vakti, saat yedide
Tamamen unuttu Kış olduğunu.
1986

AFSUN
“Yokalsın zulm!” dedik,
Zulm derrav yokaldı.
“Yaşasın hürriyet!” dedik,
Hürriyet yaşadı.

“Yokalsın baylar!” dedik,
Yokaldı baylar.
“Yaşasın yoksıllar!” dedik,
Yaşayaptı yoksıllar.
1987

BÜYÜ
“Yok olsun zulüm!”, dedik,
Zulüm derhâl yok oldu.
“Yaşasın hürriyet!”, dedik,
Hürriyet yaşadı.

“Yok olsun zenginler!”, dedik,
Zenginler yok oldu.
“Yaşasın yoksullar!”, dedik,
Yaşıyor yoksullar.
1987

HEZİLNİ TÜŞÜNMAK
“Yolge hazırlik kör, turakal”, derdim.
Bizni kütib turgen bolsa edi yol.
“Çirayli köyleging kiyib al”, derdim.
Eğer köyleklering bolgenide mol.

Hezilni tüşünmey, cânım, egerde
“Kayerge?” deseng sen ağız toldırıb,
“Dengizge ketemiz!” der edim şartta…
Dengizni koymasak edi öldirib.

“He, he, dengiz ölgen. Hahleseng, cânım,
Tağlarge kelemiz!” derdim şu anda,
Birar-bir zeheru zakkumdan hâli
Göşe bolsa edi Özbekistanda!

Sevgilim, şunda hem meni tüşünmey
Kiyine başlaseng edi tösetden,
“Ketdik!” derdim, basıb tişge tişimni,
“Keldik!” deyvererdim bu arasatdan!
1987

NÜKTEYİ ANLAMAK
“Yol hazırlığı gör, haydi”, derdim.
Eğer bizi bekleyip dursaydı yol.
“En güzel gömleğini giy”, derdim.
Eğer gömleklerin olsaydı bol.

Nükteyi anlamadan, canım, eğer
“Nereye?” dersen sen ağzını açıp,
“Denize gidiyoruz!” derdim hemen.
Denizi öldürmemiş olsaydık- eğer.

“Evet deniz öldü. İstersen, canım,
Dağlara gideriz!” derdim o anda,
Herhangi bir zehirden uzak kalmış
Bir köşe olsaydı Özbekistan’da!

Sevgilim, nükteyi anlamadan sen
Giyinmeye başlasaydın birden,
“Gidelim!” derdim, büyük bir sabırla,
“Gidelim!” deyiverirdim bu arasattan!
1987

ÇET TİLİNİ ÖRGENİŞ
Türkiyde sözler bar, hancerdey ötkirdir.
Bir hata kılseng bes, til derrav tiliner.
Aynıksa, biravge aytmakçi bolseng sır,
Aynıksa, haykırmak isteseng, biliner.

Türkiyde sözler bar, ötkirdir neyzedey.
Amma men bilemen işimning közini:
Erteleb tilimge, darıvar meysedey,
Koyamen Englishning on-on beş sözini.

On-on beş söz ile tüzelgeç bu yara,
Kaytadan tilimni neyzege teşleymen.
Eng ötkir sözlerge men uni koyarak,
Eng yumşak sözlerni keltire başlaymen.

Men endi bilemen, eng kadim âbide-
“Erk” sözi til üçün eng havfli kelime.
Ve lekin birar söz yumşaklik bâbıda
Heç tilde teng kelmes bu türkiy “Ölüm”ge.
1987

YABANCI DİLİ ÖĞRENME
Türkçede sözler var, hançer gibi keskindir.
Bir hata edersen, dil derhâl dilinir.
Bilhassa, birine anlatmak istersen sır,
Bilhassa, haykırmak istersen, bilinir.

Türkçede sözler var, sivridir mızrak gibi.
Fakat ben bilirim işimin gözünü:
Sabah dilime, şifalı bir bitki gibi,
Koyarım İngilizcenin on-on beş sözünü.

On-on beş söz ile düzelince bu yara,
Yeniden dilimi mızrağa atarım.
En keskin sözlere ben onu bırakarak,
En yumuşak sözleri getirmeye başlarım.

Ben şimdi bilirim, en kadim âbide,
“Erk” sözü dil için en korkunç kelime.
Velâkin hiçbir söz yumuşaklık hususunda
Hiçbir dilde denk değildir Türkçe “Ölüm”e.
1987

EDEŞGENLER KOŞIĞI
Biz, ahir, heç kimni öldirmedik-ku,
Lekin nege bizning kollarımız kan-
Günah kuşı turar baş üzre mengü,
Yanayatgen evliyadey çırpanar vicdan?

Ehtiras kamçısı astıda dir-dir
Titreyatgen tüyedey, tüşav ayakda,
Yürişge mecburmız, yürmakka mecbur,
Bilmey, mağrib kayda, maşrık kayakda.

Âciz küçli bolıb, bir merte başın
Merdlik kündesige koymaknı ister,
Küçli âciz bolıb, tökib köz yaşın,
Bir merte mehrge toymaknı ister.

Lekin âsmân uzak, yer ese kattık
Bizlerden karzdâr emes bu âlem-
Hakikat yüzige bakalmaymız tik,
Amma istemeymiz baş egişni hem.

Ba’zıda köklerge karaymız yanıb,
Göyâ kökde bardey yerde yok nerse-
Kanı, mehr izlegen şorlik insannı,
İnsan sevmese hem, bir Hudâ sevse!
Yolunu kaybedenler Türküsü

Biz hiç kimseyi öldürmedik ki,
Öyleyse neden ellerimiz kan?
Neden Günah kuşu döner başımız üzre
Yanmakta olan evliya gibi çırpınır vicdan?..

İhtiras kamçısı altında tır-tır
Titreyen deve gibi, ayakta zincir,
Yürüyüşe mecburuz, yürümeğe mecbur,
Bilmeden Batı nerde, Doğu ne yanda…

Aciz güçlenerek mertçe başını
İdam kündesine koymayı ister.
Güçlü acizlenip, döküp gözyaşını
Birer mihribana ağlamak ister.

Lakin gök uzaktır, yer ise katı
Bu âlem hiç razı değildir bizden!
Gerçeğin yüzüne bakamıyoruz dik.
Beceremiyoruz baş eğmeyi de!

Bazen hasret ile bakıyoruz göğe
Gökte var gibi yerde olmayan şey…
Keşke biz zavallı insan zatını,
İnsan sevmese de, bir Tanrı sevse!

Lakin Allah sevse, O sevse eğer,
Bir kişiyi sevip zaman kaybetmez,
Kendine yaraşır gibi sever O,
Bütün bir milleti sever O sevse!

Lekin Hudâ sevse, bolıb âvâre,
Fakat bir adamnı sevib otırmas-
Özige yaraşa ülgürci sever,
Bütün bir milletni sevedi u-bes.

Şuningdek, karğasa mâlik-yevmiddin,
Meydekeşlik kılıb yürmeydi asla,
İnsannı ecretmes uning kavminden,
Bütün bir milletni karğar, karğasa.

Karğalgen milleti hökizdey işleb,
Rahmetning ornıge eşiter minnet,
Bar-yoğını dünya pâyige teşleb,
“Oğrı” deb nam alar karğalgen millet.

Karğalgen milletning kelecegi tul,
Deryaları kurıb, çirir yerleri,
Karğalgen milletning balaları-kul,
Ayalleri tumsa, bepuşt erleri.

Karğalgen milletning kâzısı-fâsih,
Âlimi-sevdâger, ilm satıb yaşar,
Şâirleri ese, akldan azıb,
Düşmandan mükâfat almakka şaşar…

Kargış hem özige yaraşa kette,
Tüşse, anca caynı kamrar hâynehây-
Tahminen aytgende, Aralning sathın
Bemelâl kaplaydı kargış tüşgen cay.
1983-1987
Eğer lânetlese Malik-i yevmiddin
Bir tek insanı lânetlemez hiç
İnsanı ayırmaz kendi kavminden
Bütün bir milleti lânetler Allah!

Lânetli milleti öküz gibi çalışıp
Rahmetin yerini kuşatır mihnet,
Ve tüm varlığını dünyaya verip,
‘’Hırsız’’ diye namlanır lânetli millet.

Lânetli milletin yarını kısır,
Nehirleri kuruyup, çatlar yerleri;
Lânetli milletin çocuğu esir,
Kadınları köle, korkak erleri.

Lânetli milletin kadısı fasik,
Âlimi tüccardır, ilmini satıp yaşar,
Şairleri ise aklını yitirip
Düşmanından mükâfat almağa koşar…

Lânet de büyüktür, şayet o düşse,
Geniş bir alanı kaplar mutlaka!
Takriben, Aral Denizin yüzünü
Kaplayacak, kadar büyüktür, eyvah!

1983-1987
YALĞIZLIK
Nekadar vehimeli yalğızsen taksen
Hasanı ölgen bir Hüsen kebi.
Ne yarsen, ne oğıl, ne-de ortaksen,
Tiksen-ilmağı yok “1″ sanı kebi.

Bağlarge kiresen, amma ulardan
Özing yaratgendey hayretlenmeysen.
Şu kadar yalğızsen, hattâ suvlarda
Aks etmeydirsen-suvretlenmeysen.

Sen Hudâ emessen, lekin hemmege
Teng karay alasen âşkâr ve gizli-
Sen Hudâ emessen, şunge karamay
Senge yaraşar bu yalğızlik.
1987

YALNIZLIK
Ne kadar korkunç yalnızsın, teksin
Hasan’ı ölen bir Hüseyin gibi.
Ne yarsın, ne oğul, ne de dostsun,
Dosdoğrusun, çengelsiz “1″ rakamı gibi.

Bağlara girersin, ama onlardan
Kendin yaratmış gibi hayretlenmiyorsun.
Bu kadar yalnızsın, hatta sularda
Aksetmiyorsun, sûretlenmiyorsun.

Sen Tanrı değilsin, fakat herkese
Aynı gözle bakıyorsun, aşikâr ve gizli.
Sen Tanrı değilsin, öyle olsa da
Sana yaraşır bu yalnızlık.
1987

GEPİR, TÜRKİSTAN!
Rappa-rasa ming yıldan buyan
Roza turıb, ağız açmagen heman
Türk serkerdesi-
Tiyanşan.

Ming yıl devâmıda u yemegen nan,
Uning nasibesi-ming yıllik uval-
Tuzge tolıb barayatgen tuzdan-
Aral.

Serkerdening gözel kızı otlakda
Ak ilannı basıb, degenide “Vay!”
Çıkkan tavuş, kümüşreng halka-
Ay!

Otlakka şitirleb singib barayatgen,
Bebaht Asiyadan kaçayatgen mengü
Bu ak ilan, mukaddes ilan-
Amu…

Yene “Vay!” deme kız. Yeter bitte Ay.
Ağzıng açma gözel, etme âvâze.
Fakat atangge ayt: ağzını açsın-
Tügedi roza.
1987

KONUŞ, TÜRKİSTAN
Tastamam bin yıldan beri
Oruç tutup, ağız açmayan hiç
Türk başbuğu:
Tiyanşan.

Bin yıl boyunca o yemeyen ekmek,
Onun nasibi bin yıllık vebal,
Tuza garkolup ölen tuzdan:
Aral.

Başbuğun güzel kızı otlakta,
Ak yılana basıp dediğinde “Vay!”
Çıkan sada, gümüş renk halka:
Ay!

Otlağa hışırtıyla sızıp gitmekte olan,
Talihsiz Asya’dan ebediyyen kaçan
Bu ak yılan, mukaddes yılan:
Amu…

Yine “Vay!”, deme kız. Yeter bir tane Ay.
Ağzını açma güzel, etme âvâze.
Sadece babana söyle: Ağzını açsın,
Artık bitiyor oruç.
1987

RUHİMGE
Bir kün çıkseng, erteleb
Âzâd bolgen esirdey,
Sâlih deye atalıb,
Yemirilgen kasrdan.

Ruhim hayalle andak
Ve yulıb al yüzimden
Çirmavuknı yulgendek
Iztırabning izlerin.

Hayalle yene bir dem:
Açık kalmasın közim-
Keterken, kasrnı hem
Bekitib ketgin özing!
1987

RUHUMA
Bir gün çıkarsan erkenden
Âzâd olan bir esir gibi,
Sâlih diye adlandırılan
Köhnemiş saraydan.

Ruhum âheste davran biraz,
Ve yolup al yüzümden
Sarmaşığı yolar gibi
Iztırabın izlerin.

Âheste davran yine bir dem:
Açık kalmasın gözüm,
Giderken sarayı da
Kapatıp git özün!
1987

BEDİİY YALĞAN
Bugün hem şâirler gülni bülbülge
Kâfiye etseler, işanmeng: yalğan!
Çünki bu eletde bülbüller ölgen,
Çünki kurıb kalgen gül ellekaçan!

Eğerde bugün hem şâir bemelâl
Törtte gözel dese törtte faslnı,
İşanmeng: fasllar yüzidegi al
Gülgûnlik hüsn emes, tamğası silning.

Pahteni “altın” deb kimdir bolsa hak,
Unge hem işanmeng, kalkıng ayakka-
Çünki hakikat hem yalğandır mutlak,
Eğer karşı bolsa hakikat halkka!
1987

BEDİÎ YALAN
Bugün de şairler gülü bülbüle
Kafiye yaparsa, inanmayın, yalandır!
Çünkü bu diyarda bülbüller ölmekte,
Çünkü kurumakta gül çok zamandır!

Eğer bugün de şair tereddütsüz
Dört güzel sayarsa dört mevsimi,
İnanmayın, mevsimlerin yüzündeki al
Gülgûnluktan değil, damgasıdır veremin.

Pamuğa “altın” derse biri hak olarak,
Ona da inanmayın, kalkın ayağa.
Çünkü hakikat de yalandır mutlak,
Eğer karşı olursa hakikat halka!
1987

ÖZBEK AYALİGE
Munisim, pahteden başıngni köter-
Kün batdı, keldi baş kötermak peyt!
Çölni kuvaverib, özing hem, dilber,
Çölge kuvğın bolding, yeter, üyge kayt.
Pahteni teresen… vatange berib,
Dang katıb uhleysen, fakat uhleysen-
Uykungda yatasen kuçağıng kerib,
Kaysı saadetni bunday yoklaysen?!
Bular kesek emes, emesdir harseng,
Bular-oğıllaring, aytyapmen-ku.
Her biri, sen eğer közingni açseng,
Közlerin yummakka tayyardır mengü!
Cânım, uhlemegin!.
Aytalmaymen men
Bundan hem sadderak, bundan hem better-
Nehat, öz cigerim, tüşünmeseng sen,
Düşmanlar hem meni tüşüngen peytde?!
1985

ÖZBEK KADININA
Munisim, pamuktan başını kaldır,
Gün battı, geldi baş kaldırmak vakti!
Çölü kovarken kendin de dilber,
Çöle sürüldün, yeter, eve dön.
Pamuğu toplarsın… vatana verip,
Taş gibi uyursun, sadece uyursun.
Uykunda yatarsın kucağın açıp,
Hangi saadeti böyle kucaklarsın?!
Bunlar kesek değil, değildir kaya,
Bunlar oğullarındır, söylüyorum.
Her biri, sen eğer gözünü açarsan
Gözünü yummaya hazırdır ebedî!
Canım, uyuma artık!..
Anlatamıyorum ben
Bundan daha sade, daha beter,
Mümkün mü, ciğerim, anlamazsan sen,
Düşmanların bile beni anladığı zamanda?!
1985

İYMÂNİNG UYĞANIŞİ
Akşam cür’et etib, babam bisâtı-
Yem-yeşil belbağnı hufiya aldım.
Ve uni yazdımu yazgen zehâtı
Yem-yeşil alavning içide kaldım.

Alavning zabtige çidemay, tuykus
Belbağnı silkitgen edim, şu zaman
Cerengleb, tüşdi-ku yerge bir yulduz,
Yarkırab ketdi-ku tünde beaman!

Lekin yanaverdi lav-lav yeşil reng,
Men uni songgi bar siltdim, haynehay-
Huşdan keteyatıb kördim-ku ereng,
Bu sefer cerengleb tüşdi yarım ay!
1985

İMANIN UYANIŞI
Akşam cür’et edip dedeme ait
Yemyeşil kuşağı gizlice aldım.
Ve onu açtım, açar açmaz birden
Yemyeşil alevin içinde kaldım.

Aleve tahammül edemeyip birden
Kuşağı silkmiştim, işte o zaman
Gürültüyle düştü yere bir yıldız,
Parlayarak karanlıkta bîaman!

Yanmaya devam etti yemyeşil renk,
Ben onu son bir defa daha silktim.
Kendimden geçerken gördüm ki şiddetle
Bu defa gürültüyle düştü bir hilâl.
1985

ĞALATI AĞAÇ
Şâirler kebi men dünyanı kezib,
Yazaalmadımku şe’r ve türkümler.
Çünki atayurtdan çıkkanım sezib,
Terk eterler meni hicâ, rüknler.

Çünki aylanış-çün közimde köz yaş
Zâhir bolsın üçün ilham yürekde.
Menge lâzım bolar aççık bir kuyaş,
Keskin kontinental iklim kerekdir.

Menge gözel dengiz kırğaklarıdan
Yeşil ormanlardan, dostım, söz açma.
Men yalgız Türkistan tupraklarıda
Öse aladigen ğalatı ağaçmen…
1994

GARİP AĞAÇ
Şairler gibi ben dünyayı gezip,
Yazamadımki şiir ve türküler.
Çünkü atayurttan çıktığım sezip,
Terk eder beni hece ve rükünler.

Çünkü dolaşması için gözümde yaş,
Zâhir olması için yürekte ilham,
Bana gerektir acı bir güneş,
Keskin kara iklimi gerektir bana.

Bana güzel deniz sahillerinden,
Yeşil ormanlardan söz etme dostum.
Ben yalnız Türkistan topraklarında
Yaşayabilen garip bir ağacım…
1994

MIŞ-MIŞ
‘’Öşe sizler bilgen şair M. Salih
Allakaçan ölgen, yok bölgen, singen!
Dünyani terk edip derviş misali
Berilgen emiş u tamamen dinge!’’…

Kani, tögri bölsa avomning gepi,
Avvalgi M. Salih ölgen bolsaydi,
Yüregi dervişler yüregi kebi
Dinge, fakat dinge tolgan bolsaydi!
2003

DEDİKODU

‘’Sizin bildiğiniz şair M. Salih
Çoktan ölmüş, çoktan sınmıştır!
Dünyayı terk edip derviş misali
Kendini tamamen dine vermiştir!’’…

Keşke, doğru olsa halkın dediği
Evvelki M. Salih ölmüş olsaydı!
Ve kalbi dervişin yüreği gibi
Dine, ancak dine dolmuş olsaydı.
2003

MAHŞER KÜNİDE

Arzu etmaktemen: hisab künide,
Rabbim körer iken menim işimni,
Menge ‘’kulum Salih’’ deyiş örnige
‘’salih kulum’’ diye seslenişini…
2003

MAHŞER GÜNÜNDE

Arzu etmekteyim Hesap Gününde
Rabbim görür iken benim işimi
Bana ‘’kulum Salih’’ demek yerine,
‘’salih kulum’’, diye seslenişini!
2003

KORKUV

Bu dünya mestlikdir. Korkayapman karab:
Heç kimden korkmasmiş insan mestlikde –
Senden korkmasliktan korkayapman ya Rab
Senge sığınayapmen sığınmeslikten!
2003

KORKU

Bu dünya mestliktir, bakıyorum ya Rab –
Sarhoşken kimseden korkmazmış insan.
Senden korkmamaktan korkuyorum ya Rab
Sana sığınıyorum sığınmamaktan!
2003

HAYÂ

Allahim, evliyalar cennetni Senden
Haya etgeni-çün söremediler.
Men ise söredim, söremeslikden
Haya etgenim-çün söredim, ya Rab.
2003

HAYÂ

Allah’ım, evliyalar cenneti Senden
Haya ettikleri için istemediler.
Ben ise istedim. İstememekten
Haya ettiğim için istedim, ya Rab!
2003

Konuşma özgürlüğü destek!

Arkadaşım bana:

Posted by on Oca 1st, 2010 and filed under KİTAPLAR. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0. You can leave a response by filling following comment form or trackback to this entry from your site

2 Responses for “AĞAÇLAR ŞÂİR OLSA”

  1. Ferzan Sel diyor ki:

    Sn. Muhammed Salih eski bir tanidigim ve ona ulasmaya calisiyorum. O da bana ulasmaya calisiyor ancak ulasamiyoruz. Lutfen kendisine ulasabilecegim bir email adresini bana veriniz veya bu mesaji ona iletiniz. sagolun. Kendisini nasil tanidigimi buraya yazamam ancak kendisini Kazakistan’dan Akademi Nauk’tan taniyorum. O anlar.
    Ferzan Sel
    Turkiyeliyim, Daha once Kazakistan’da bulunuyordum ancak simdi Amerikada yasiyorum.

    Dear Friends,
    I am trying to reach to Mr. Muhammed Salih (Erk Party).
    He is also trying to reach me but we can not.
    Can you please pass my message to him or send me his personal email addres.
    I can not write here how I know him but I know him from Kazakhstan, Academy Nauk. He understands me.
    Thanks you.
    Ferzan Sel
    Turkish citizen who worked and lived in Kazakhstan now in USA.

  2. editor diyor ki:

    merhabalar,

    sizi taniyabilir miyiz?
    irtibat icin aloqa4@gmail.com adresine yazabilir kendiniz hakkinda detayli bilgi birakabilir siniz.

    saygilarimizla,
    editor

Leave a Reply